Tarih:

Paylaş:

Japonya’nın Orta Asya Açılımı ve Avrasya’da Değişen Güç Dengesi

Benzer İçerikler

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

21.yüzyılın küresel jeopolitik mücadelesi, artık sadece coğrafi sınırların askeri tahkimi veya geleneksel paktların genişlemesi üzerinden okunmamaktadır. Günümüzün ve geleceğin asıl savaş alanı; yüksek teknoloji, yeşil enerji dönüşümü ve nükleer rönesansın ana motoru olan kritik ham maddelerin, uranyumun, lojistik hatların ve nadir toprak elementlerinin kontrolüdür. Bu küresel eko-politik satranç tahtasında, Japonya ile Orta Asya devletleri arasında kurulan işbirlikleri, küresel enerji bağımlılık haritalarını yeniden gündeme getiren bir ortaklık modeli olarak karşımıza çıkmaktadır.

Nitekim Orta Asya devletleri dengeye dayalı çok vektörlü dış politika uygulamaları kapsamında uranyum, nadir toprak elementleri (NTE) ve su-enerji potansiyellerini Japonya’nın da teknolojik sermayesi ve pazar gücüyle birleştirerek ilişkilerini en üst seviyeye çıkarmaya çalışmaktadırlar. Bu entegrasyon, hiç kuşkusuz, bölgeyi iki geleneksel güç olan Rusya’nın nüfuz, Çin’in ise inşa halindeki stratejik işbirliği alanından çıkararak çok kutuplu dünyanın en dinamik cephelerinden biri haline getirmektedir.

Tam da bu noktada, Japonya’nın finansal gücü ve teknoloji transferi vaadi, Orta Asya başkentlerine egemenliklerini pekiştirme ve dış politikalarını çeşitlendirme noktasında tarihi bir kaldıraç sunmaktadır. Dolayısıyla bu stratejik hamle, sadece bölgesel bir tedarik zinciri operasyonu değil, Avrasya’nın kalbindeki güç dengelerini kökten sarsan tektonik bir jeopolitik kaymadır. Bu derin bağımlılık ilişkisi, tarafların jeopolitik yalnızlıklarını ve ham madde krizlerini aşmalarını sağlayan yapısal bir kaldıraç vazifesi görürken; aynı zamanda bölge ülkelerinin dengeye dayalı çok boyutlu dış politika anlayışlarına da büyük bir katkı sunmaktadır.

Liderler Zirvesi ve Küresel Fonlama Mekanizması

İki taraf arasındaki ilişkiler, kurumsal olarak en üst seviyeye taşınmıştır. Bu kapsamda, üye ülkeler arasındaki işbirliğini en üst düzeye çıkarmak amacıyla liderler düzeyinde ilk kez 19-20 Aralık 2025 tarihinde Tokyo’da gerçekleştirilen “Central Asia plus Japan Dialogue (CA+JAD) Liderler Zirvesi”, bu stratejik yakınlaşmanın yol haritasını somutlaştırmış, taraflar arasında asimetrik simbiyoz ilişkisine dikkatleri çekmiştir.

Bilindiği üzere, Japonya ileri teknolojiye, devasa sermayeye ve altyapı mühendisliğine sahipken toprağın altındaki elementlerden yoksundur. Orta Asya ise element zengini ve stratejik konumda olmasına rağmen bunu katma değere dönüştürecek teknolojiden mahrumdur. Bu iki yapının kusursuz bir yapboz gibi birleşmesi, Tokyo’nun bölgeye yönelik finansal taahhütlerini de hızlandırmıştır.

Japonya, söz konusu liderler zirvesinde Orta Asya genelinde yeşil dönüşüm, lojistik hatların dijitalleşmesi ve kritik mineral tedarik zincirlerinin kurulması amacıyla önümüzdeki 5 yıl için 3 trilyon yen (yaklaşık 19 milyar dolar) değerinde iş projesi hedefi koymuştur. Bu hedef, uluslararası finansman mekanizmalarıyla da desteklenmektedir. Japonya Maliye Bakanlığı, gelişmekte olan ülkelerde esnek tedarik zincirleri inşa etmek amacıyla Dünya Bankası ile ortaklaşa RISE+ ve DRIVE gibi fonlama programlarını devreye almıştır. Bu fonlar, Orta Asya’daki stratejik madenlerin Batı dünyasının kabul ettiği standartlarda işlenmesi ve uluslararası pazarlara güvenle ulaştırılması için finansal bir güvence kalkanı oluşturmaktadır.

Uranyum Rönesansı ve Enerji Ortaklığının Detayları

Dünya genelinde iklim kriziyle mücadele kapsamında nükleer enerjiye geri dönüşü simgeleyen küresel bir uranyum rönesansı yaşanmaktadır. Fukuşima felaketinin ardından nükleer reaktörlerini aşamalı olarak yeniden devreye alan Japonya, nükleer yakıt döngüsünü Rusya’dan bağımsızlaştırmak için Orta Asya’ya yönelmiştir. Bu yönelim, Japon dış politikasında tam anlamıyla bir tedarik zinciri korumacılığı ve risk azaltma stratejisinin en somut tezahürüdür. Tokyo, nükleer yakıtta Rusya’nın (Rosatom aracılığıyla) küresel dominasyonuna karşı kendi stratejik güvenliğini bu bölge üzerinden tahkim ederken, hidrokarbon ve hidroelektrik alanında da diğer Orta Asya devletleriyle entegre bir enerji hattı kurmaktadır.

Bu kapsamda dünyanın en büyük doğal uranyum üreticisi olan Kazakistan devlet şirketi Kazatomprom, Japonya’nın en büyük nükleer enerji operatörlerinden biri olan Kansai Electric Power ile uzun vadeli uranyum oksit konsantresi tedarik sözleşmesi imzalamıştır. Kazakistan’ın tek başına dünya uranyumunun yaklaşık %40’ını üretmesi, Japonya’nın enerji sepetini çeşitlendirmesini sağlayan en büyük güvencedir.

Dünyanın 5. büyük uranyum üreticisi konumundaki Özbekistan’da ise Japonya’nın dev ticaret evi ITOCHU Corporation, Navoi Madencilik Şirketi ile uranyum tedarik anlaşmalarını yürütmektedir. Aynı zamanda Japon Devlet Metal ve Enerji GüvenliğiTeşkilatı (JOGMEC), Özbekistan’daki yeni uranyum yataklarının aranması ve geliştirilmesinde aktif rol üstlenmektedir. Özbekistan Nükleer Enerji Ajansı (Uzatom) ile Japon ortaklar, barışçıl nükleer enerji kullanımı ve reaktör güvenliği teknolojileri üzerinde ortak mühendislik programları uygulamaktadır.

Uranyum arzını Kazakistan ve Özbekistan ile güvenceye alan Japonya, fosil yakıtların temiz enerjiye dönüştürülmesi aşamasında Türkmenistan’ı kilit ortak seçmiştir. Kawasaki Heavy Industries, Mitsubishi Corporation ve Sojitz gibi Japon devleri, Türkmenistan’ın devasa doğal gaz rezervlerini işleyerek katma değerli sıvı yakıtlara (GTG – Gas to Gasoline), yüksek saflıkta gübreye ve plastiğe dönüştüren milyarlarca dolarlık gaz-kimya tesislerini inşa etmiştir. Tokyo, bu hamleyle nükleer döngüsünü tahkim ederken, Türkmenistan’ın mavi yakıtını Çin’e olan tek yönlü bağımlılıktan kurtarmakta ve Avrasya enerji mimarisinde çok vektörlü bir denge yaratmaktadır.

Uranyum ve gaz projelerinin yanı sıra Japonya, Kırgızistan ve Tacikistan’ın su-enerji potansiyelini nükleer rönesansın bölgesel tamamlayıcısı olarak konumlandırmaktadır. Japon Uluslararası İşbirliği Ajansı (JICA), Kırgızistan’daki mikro-hidroelektrik santrallerinin modernizasyonunu fonlamakta ve yeşil dönüşüm projeleri yürütmektedir. Tacikistan’da ise ulaştırma ve enerji koridorlarının rehabilitasyonu için hibe sağlayan Tokyo, hidroelektrik potansiyelini bölgedeki akıllı madencilik tesislerinin elektrifikasyonunda kullanmayı hedeflemektedir. Böylece Japonya, nükleerden hidrokarbona, hidrolikten yeşil enerjiye uzanan bütünsel bir “Orta Asya Enerji Kalkanı” inşa etmektedir.

Nadir Toprak Elementleri ve “Orta Aşama” Devrimi

Orta Asya, Çin’in nadir toprak elementleri üzerindeki %70’i aşan küresel tekelini kırmak isteyen Japonya açısından kritik bir ortak olarak ön plana çıkmaktadır. Ancak buradaki en büyük detay, bölge ülkelerinin geçmişteki sömürgeci madencilik modellerine karşı sergilediği “kaynak egemenliği direnişi” yaklaşımıdır. Orta Asya devletleri, geçmişte olduğu gibi sadece ham cevher çıkarıp ucuz fiyata ihraç etmeyi reddetmektedir. Japonya ile yapılan anlaşmaların merkezinde, elementlerin ayrıştırılması, eritilmesi ve saflaştırılması anlamına gelen “Orta Aşama İşleme” (Midstream) tesislerinin doğrudan bölge topraklarında kurulması yer almaktadır. Nitekim, Özbekistan Cumhurbaşkanı Mirziyoyev nadir toprak elementleri projelerinin geliştirilmesi için 500 milyon dolarlık bir vizyoner hedef koymuş ve bu doğrultuda Japon ileri teknoloji şirketleriyle yarı iletkenler ve bataryalar için hayati olan yüksek saflıkta silikon ve grafit gibi bileşenlerin işlenmesi için ortaklıklar başlatmıştır. Kazakistan tarafında ise Japonya, Kazak maden yataklarının yapay zekâ yardımıyla dijitalleştirilmesi ve sürdürülebilir şekilde çıkarılması amacıyla “SmartMining Plus” projesini fonlamaktadır. Kazakistan, özellikle havacılık endüstrisinde kullanılan titanyum, tantal ve niyobyum işleme kapasitesini bu ortaklık vasıtasıyla Japon sanayisine tahsis etmektedir. Kırgızistan ve Tacikistan’ın zengin dağlık havzalarındaki NTE potansiyeli de JOGMEC çatısı altında Japon jeologlar tarafından haritalandırılmaktadır.

Lojistik Tıkanıklık ve Orta Koridor’da Yükselen Yeni Bir Ortak

Bu ortaklığın hayata geçebilmesi ve kâğıt üzerindeki anlaşmaların fiziki bir gerçeğe dönüşebilmesi için en kritik faktör, hiç kuşkusuz lojistiktir. Kara ile çevrili Orta Asya’dan çıkan bu stratejik ve hassas maddelerin Japonya’ya güvenle ulaşması gerekmektedir. Kuzeydeki Rusya rotası küresel yaptırımlar nedeniyle, güneydeki İran rotası ise yüksek jeopolitik riskler sebebiyle devre dışıdır. Bu noktada devreye giren Hazar Geçişli Doğu-Batı Orta Koridoru, Rusya topraklarını tamamen baypas eden yapısıyla bu ittifakın ana can damarı haline gelmiştir.

Japonya, Kazakistan’ın Aktau Limanı’ndaki gümrük prosedürlerinin dijitalleştirilmesi ve liman altyapısının modernizasyonu için doğrudan mühendislik ve finansman desteği vermektedir. Lojistik hatların bu şekilde çeşitlendirilmesi, bölge ülkelerinin iki dev komşusu karşısında geliştirdiği çok vektörlü enerji diplomasisi doktrininin en somut başarı hikayesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kapsamda Japonya’nın bölge devletlerine tek taraflı bir bağımlılık ilişkisiyle değil, karşılıklı teknoloji transferine dayalı “egemen bir ortaklık” sunarak yaklaşması, bölgede kalıcı ve kabul edilebilir bir aktör olmasını hızlandırıcı bir rol oynamaktadır.

Japonya’nın Dönüşü ve Orta Asya Merkezli “Büyük Oyun”da Hareketlenme

Japonya’nın Orta Asya’daki bu bütünsel ve derinlemesine hamleleri hiç kuşkusuz Rusya ve Çin’in dikkatlerinden kaçmamakta, şimdiden bu jeo-ekonomik açılıma karşı çok boyutlu karşı önlemler alma yolun gitmektedirler. Bu kapsamda Rusya, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü ve Avrasya Ekonomik Birliği gibi kurumsal mekanizmaları kullanarak Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan üzerinde diplomatik bir veto gücü oluşturmaya çalışırken, Orta Asya başkentlerine “dış aktörlerle kurulan aşırı yakınlığın” bölgesel istikrara ve tarihi bağlara zarar vereceği yönünde örtülü siyasi uyarılarda bulunmaktadır. Tacikistan ve Kırgızistan’daki askeri üsleri üzerinden bölgedeki sert güç tekelini korumaya devam eden Moskova, aynı zamanda, sınır güvenliği ve terörle mücadele adı altında düzenlenen ortak askeri tatbikatlar ile bölge devletlerine güvenlik mimarisinin asıl sahibinin kim olduğunu da hatırlatmaktan geri kalmamaktadır.

Çin ise ŞİÖ zemininde, Asya-Pasifik kökenli aktörlerin Orta Asya’ya sızmasını “bölgesel güvenlik tehdidi” olarak kodlamakta ve ortak blok vizyonuna dikkatleri çekmekte, Japonya’nın NTE saflaştırma yatırımlarına karşı kendi işleme tesislerini daha ucuz maliyetlerle bölgeye sunmaktadır.

Bu karşı hamleler, 19. yüzyılın klasik sömürgeci rekabetini dijital ve teknolojik bir “Jeo-Ekonomik Büyük Oyun” sürümüne yükseltmektedir. Bölge, küresel kutuplaşmanın yeni fay hattı haline gelmektedir. Bu durumun en net sonucu, Orta Asya devletlerinin yürüttüğü çok vektörlü dış politika doktrininin sınırlarını zorlaması olacaktır. Baskılar arttıkça, bölge devletleri kritik mineralleri, su kaynaklarını ve enerji hatlarını sadece bir gelir kapısı değil, dev güçler arasında bir hayatta kalma ve pazarlık enstrümanı (mineral ve enerji diplomasisi) olarak kullanmak zorunda kalacaktır. İttifakların bu denli keskinleşmesi, bölgeyi ya tam bağımsız bir küresel lojistik merkeze dönüştürecek ya da hegemonların ekonomik yaptırım ve ambargolarının ortasında bırakacaktır.

Bu kapsamda, önümüzdeki on yıllık perspektifte, bu stratejik ortaklığın küresel dengeleri nasıl değiştireceğine dair şu öngörülerde bulunulabilir:

  • Öngörü 1: Orta Asya, Küresel Yeşil Teknolojinin Yeni Episantrı Olacaktır.
    Japonya’nın bölgeye kuracağı nadir toprak elementi işleme ve yeşil enerji altyapı tesisleri sayesinde, Orta Asya sadece ham madde tedarikçisi olmaktan çıkacaktır. 2030’ların başında Kazakistan ve Özbekistan bileşen üreticisi olurken; Kırgızistan ve Tacikistan bölgesel temiz enerji ağının (batarya ve hidroelektrik) kilit halkalarına dönüşecektir.
  • Öngörü 2: “CA+JAD Paktı”, G7’nin Bölgedeki Ana Çıpası Haline Gelecektir.
    Japonya’nın açtığı bu öncü diplomatik yoldan, önümüzdeki dönemde ABD ve Avrupa Birliği de daha agresif şekilde geçecektir. Tokyo’da taahhüt edilen 3 trilyon yenlik (yaklaşık 19 milyar dolar) iş hacmi, Batı blokunun Orta Asya’yı Rusya ve Çin ekseninden yapısal olarak koparma stratejisinin ekonomik alt yapısını oluşturacaktır.
  • Öngörü 3: Nükleer Güvenlik ve Altyapıda “Japon Standartları” Dönemi Başlayacaktır.

Bölgede kurulması planlanan nükleer santraller ve akıllı şehir projelerinde Japonya’nın nükleer mühendislik, dijital koridor ve afet yönetimi konusundaki derin tecrübesi standart haline gelecektir. Bu durum, Rusya’nın bölgedeki nükleer ve teknolojik tekelini kırarak Orta Asya’yı Batı entegrasyonuna yaklaştıracaktır.

  • Öngörü 4: Dijital ve Akıllı Madencilik (Smart Mining) Standart Haline Gelecektir.
    Japonya’nın fonladığı “SmartMining Plus” gibi yapay zekâ destekli maden arama ve çıkarma projeleri, Orta Asya’daki hantal ve Sovyet döneminden kalma madencilik kültürünü tamamen dönüştürecektir. Çevre dostu, karbon ayak izi düşük ve yüksek verimli madencilik, bölge ülkelerinin küresel ESG (Çevresel, Sosyal ve Yönetişim) kriterlerine uyum sağlamasını kolaylaştıracaktır.

Sonuç

Kazakistan ve Özbekistan’ın uranyum yataklarından, Kırgızistan ve Tacikistan’ın su-enerji potansiyeline ve Türkmenistan’ın gaz-kimya endüstrisine uzanan Japonya’nın bütüncül Orta Asya hamlesi, basit bir ticaret anlaşmasının çok ötesinde, küresel güç dengelerini sarsacak tektonik bir hareketlilik olarak dikkatleri çekmeye başlamıştır. Bu stratejik hamle, Orta Asya devletlerine çok vektörlü dış politikalarında devasa bir manevra alanı açarken, Japonya’ya da küresel tedarik zinciri savaşlarında hayati bir nefes borusu sağlamaktadır. Toprağın altındaki uranyum ve nadir elementler, Avrupa Birliği sonrası Tokyo’nun teknolojisi ve Orta Koridor’un lojistik güvenliğiyle birleştiğinde, Avrasya’nın jeopolitik kalbi çok kutuplu dünyanın en stratejik merkezlerinden biri haline gelecektir. Diğer taraftan, bu dönüşümün sancısız olmayacağı da açıktır. Bir diğer ifadeyle, Orta Asya merkezli “Yeni Büyük Oyun” daha da sertleşeceğe benzemektedir. Zira, önümüzdeki dönemde bu topraklarda kurulacak ortaklıklar, sadece şirketlerin kârlılık oranlarını değil, küresel teknoloji ve enerji rejiminin liderini belirleyecektir. Nihayetinde gelecek, ham maddeye tek başına sahip olanların değil, onu en akıllı stratejilerle işleyebilen ve çok yönlü jeopolitik ortaklıklara dönüştürebilen aktörlerin olacaktır.

Bu bağlamda beş Orta Asya devletinin sergileyeceği kolektif ve diplomatik duruş, sadece Avrasya’nın gelecekteki sınırlarını ve bağımsızlık limitlerini değil, küresel hegemonya ve yeni uluslararası sistemin yönünü, içeriğini ve adını da büyük ölçüde tayin edecektir. Tam da bu noktada Orta Asya devletleri açısından en temel ve öncelikli hedef, bekalarının devamlılığı ve bu yeni sistemde güçlü bir şekilde var oluş olarak kendisini göstermektedir. Dolayısıyla, egemenlik haklarını koruyarak küresel sermayeyi kendi topraklarına çekmeyi başaran Orta Asya başkentlerinin önümüzdeki süreçte dengeye dayalı çok vektörlü politikalarını devam ettirmeleri kaçınılmaz görülmektedir. Bu kapsamda Japonya bölgede yükselen geç bir aktör konumunda kabul görmektedir. Nitekim, Avrasya’nın kalbinde, sadece Orta Asya ile sınırlı kalmayacak gibi görünen, Hazar’ın her iki yakasını ve Güney Asya’nın önemli bir kısmını da içine alan yeni bir güç dengesinin inşasına hep birlikte şahitlik etmekteyiz.

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL
Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL
1969 Dörtyol-Hatay doğumlu olan Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol, Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden 1993 yılında mezun oldu. BÜ’de 1995 yılında Yüksek Lisans çalışmasını tamamlayan Erol, aynı yıl BÜ’de doktora programına kabul edildi. Ankara Üniversitesi’nde doktorasını 2005’de tamamlayan Erol, 2009 yılında “Uluslararası İlişkiler” alanında doçent ve 2014 yılında da Profesörlük unvanlarını aldı. 2000-2006 tarihleri arasında Avrasya Stratejik Araştırmaları Merkezi (ASAM)’nde görev yapan Erol, ASAM’ın Genel Koordinatörlük görevini de bir dönemliğine yürütmüştür. 2009 yılında Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün (SDE) Kurucu Başkanlığı ve Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerinde bulundu. Uluslararası Strateji ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi (USGAM)’nin de kurucu başkanı olan Prof. Erol, Yeni Türkiye Stratejik Araştırmalar Merkezi (YTSAM) Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Başkanlığını da yürütmektedir. Prof. Erol, Gazi Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi (GAZİSAM) Müdürlüğü görevinde de bulunmuştur. 2007 yılında Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı (TÜRKSAV) “Türk Dünyası Hizmet Ödülü”nü alan Prof. Erol, akademik anlamdaki çalışmaları ve medyadaki faaliyetlerinden dolayı çok sayıda ödüle layık görülmüştür. Bunlardan bazıları şu şekilde sıralanabilir: 2013 yılında Çağdaş Demokratlar Birliği Derneği tarafından “Yılın Yazılı Medya Ödülü”, 2015 yılında “APM 10. Yıl Hizmet Ödülü”, Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) tarafından “2015 Yılın Basın-Fikir Ödülü”, Anadolu Köy Korucuları ve Şehit Aileleri “2016 Gönül Elçileri Medya Onur Ödülü”, Yörük Türkmen Federasyonları tarafından verilen “2016 Türkiye Onur Ödülü”. Prof. Erol’un 15 kitap çalışması bulunmaktadır. Bunlardan bazılarının isimleri şu şekildedir: “Hayalden Gerçeğe Türk Birleşik Devletleri”, “Türkiye-AB İlişkileri: Dış Politika ve İç Yapı Sorunsalları”, “Avrasya’da Yeni Büyük Oyun”, “Türk Dış Politikasında Strateji Arayışları”, “Türk Dış Politikasında Güvenlik Arayışları”, “Türkiye Cumhuriyeti-Rusya Federasyonu İlişkileri”, “Sıcak Barışın Soğuk Örgütü Yeni NATO”, “Dış Politika Analizinde Teorik Yaklaşımlar: Türk Dış Politikası Örneği”, “Krizler ve Kriz Yönetimi: Aktörler ve Örnek Olaylar”, “Kazakistan” ve “Uluslararası İlişkilerde Güncel Sorunlar”. 2002’den bu yana TRT Türkiye’nin sesi ve TRT Radyo 1 (Ankara Radyosu) “Avrasya Gündemi”, “Stratejik Bakış”, “Küresel Bakış”, “Analiz”, “Dosya”, “Haber Masası”, “Gündemin Öteki Yüzü” gibi radyo programlarını gerçekleştirmiş olan Prof. Erol, TRT INT televizyonunda 2004-2007 yılları arasında “Arayış”, 2007-2010 yılları arasında Kanal A televizyonunda “Sınır Ötesi” ve 2020-2021’de de BBN TÜRK televizyonunda “Dış Politika Gündemi” programlarını yapmıştır. 2012-2018 yılları arasında Millî Gazete’de “Arayış” adlı köşesinde dış politika yazıları yayımlanan Prof. Erol’un ulusal-uluslararası medyada çok sayıda televizyon, radyo, gazete, haber siteleri ve dergide uzmanlığı dahilinde görüşlerine de başvurulmaktadır. 2006-2018 yılları arasında Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde ve Ankara Üniversitesi Latin Amerika Araştırmaları Merkezi’nde (LAMER) de dersler veren Prof. Erol, 2018’den bu yana Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak akademik kariyerini devam ettirmektedir. Prof. Erol, 2006 yılından itibaren Ufuk Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde de dersler vermiştir. Prof. Erol’un başlıca ilgi ve uzmanlık alanları ve bu kapsamda lisans, master ve doktora seviyesinde verdiği derslerin başlıcaları şu şekilde sıralanabilir: “Jeopolitik”, “Güvenlik”, “İstihbarat”, “Kriz Yönetimi”, “Uluslararası İlişkilerde Güncel Sorunlar”, “Türk Dış Politikası”, “Rus Dış Politikası”, “ABD Dış Politikası”, “Orta Asya ve Güney Asya”. Çok sayıda dergi ve gazetede yazıları-değerlendirmeleri yayımlanan Prof. Erol’un; “Avrasya Dosyası”, “Stratejik Analiz”, “Stratejik Düşünce”, “Gazi Bölgesel Çalışmalar”, “The Journal of SSPS”, “Karadeniz Araştırmaları gibi” akademik dergilerde editörlük faaliyetlerinde bulunan Prof. Erol, “Bölgesel Araştırmalar”, “Uluslararası Kriz ve Siyaset Araştırmaları”, “Gazi Akademik Bakış”, “Ege Üniversitesi Türk Dünyası İncelemeleri”, “Ankara Uluslararası Sosyal Bilimler”, “Demokrasi Platformu” dergilerinin editörlüklerini hali hazırda yürütmekte, editör kurullarında yer almaktadır. 2016’dan bu yana Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) Kurucu Başkanı olarak çalışmalarını devam ettiren Prof. Erol, evli ve üç çocuk babasıdır.