Tarih:

Paylaş:

İsrail’in “Büyük Reset” Arayışı, BOP-BİP Çatışması ve Türkiye’yi Batı ile Çatıştırma Stratejisi

Benzer İçerikler

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

Ortadoğu’daki güvenlik mimarisi tarihinin en kaygan ve öngörülemez dönemlerinden birini yaşamaktadır. Gazze ile başlayan, Lübnan ve Suriye hatlarına yayılan bölgesel gerilim hatları, yapısal bir dönüşüm geçirerek küresel güç denklemlerini zorlamaktadır. Bu süreçte en dikkat çekici dinamiklerden biri, Tel Aviv yönetiminin doğrudan ya da dolaylı hamlelerle Türkiye’yi bölgesel bir çatışmanın kurucu öznesi haline getirme çabasıdır. İsrail’in bu stratejisi, salt konvansiyonel bir askeri tehdit değil; Türkiye’yi Batı blokuyla karşı karşıya getirmeyi amaçlayan asimetrik ve çok katmanlı bir jeopolitik kurgudur.

Doğu Akdeniz’de keşfedilen yaklaşık 3,5 trilyon metreküplük hidrokarbon rezervi, bölgeyi İsrail-Yunanistan-Fransa bloku ile Türkiye’nin “Mavi Vatan” doktrini arasında topyekûn bir enerji savaş alanına dönüştürmüştür. Aynı zamanda Suriye sınırında tahkim edilen 60-70 bin kişilik PKK/YPG vekil gücü, İsrail’in Türkiye’yi hem karadan hem denizden kuşatma stratejisinin saha ayağını oluşturmaktadır. İsrail’in, 2009’daki “One Minute Krizi” ile deklare edilen bu kuşatma çabası, Türkiye’nin Afrika’dan Orta Asya’ya uzanan otonom nüfuz alanlarını daraltmayı amaçlayan, küresel sistemik dönüşüm sancılarının bölgesel bir izdüşümüdür.

Tel Aviv, revizyonist emellerini örtbas etmek amacıyla Türkiye’yi haksız bir tırmanışın müsebbibi olarak göstermek için her türlü istihbarı ve hibrit dezenformasyon mekanizmasını küresel ölçekte devreye sokmaktadır. Bu küresel dezenformasyon stratejisi, Amerikan merkezli Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile Tel Aviv’in dinsel-yayılmacı ajandası olan Büyük İsrail Projesi (BİP) arasındaki doktrinel yarılmayı maskeleme gayreti taşımaktadır. Ankara ise bu asimetrik illüzyonu deşifre ederek uluslararası diplomatik zeminlerde küresel adaleti savunan rasyonel bir dengeleyici aktör olarak konumunu tahkim etmektedir.

İki İsrail-Tek Gerçek

İsrail’in Türkiye’ye yönelik sertleşen retoriği ve örtülü operasyonel hamlelerinin arkasındaki aktör analizi yapıldığında, karşımıza iki katmanlı bir yapı çıkmaktadır. Bu çift katmanlı yapı, kurumsal istihbarat raporlarında Türkiye’nin yerli savunma sanayii hamlelerini doğrudan tehdit olarak sınıflandırırken, siyasi mekanizmanın da rasyonel diplomasi kanallarını tamamen tıkamasına ve saldırganlığı bir devlet politikası haline getirmesine yol açmaktadır.

Bu yapıda, “İsrail devlet aklı ve güvenlik eliti” bölgesel hegemonyayı koruma adına yapısal bir mutabakat içinde hareket ederken, “Netanyahu Doktrini” siyasi beka ve “sonsuz savaş” kurgusu üzerinden taktiksel bir kırılma yaratmaktadır. Bu kapsamda İsrail güvenlik bürokrasisi, askeri istihbarat (AMAN) ve MOSSAD gibi kurumlarda, Türkiye’nin askeri-endüstriyel kapasitesinin büyümesi ve otonom dış politikası uzun vadeli bir “stratejik risk” olarak kodlanırken, devlet aklında yapısal bir mutabakatın varlığı da dikkatlerden kaçmamaktadır.

Diğer taraftan, Başbakan Benjamin Netanyahu’nun içerideki yargısal süreçleri ve toplumsal muhalefeti bastırmak için dış tehdit algısını sürekli canlı tutmak zorunda olduğu bilinen bir sırdır. Bu bağlamda Netanyahu için rasyonel bir barış, “siyasi ölüm” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, Türkiye gibi bölgesel bir dev gücü hedef göstermek, içerideki “varoluşsal tehdit” konsolidasyonunu tahkim etmektedir.

ABD’deki Yahudi-Siyonist Lobinin Rolü ve Eylemsizliği

Washington’daki AIPAC ve benzeri güçlü lobi kuruluşları, Netanyahu’nun irrasyonel ve agresif politikalarını engellemek bir yana, ona adeta lojistik ve diplomatik zırh sağlamaktadır. Bunun temel nedenleri şunlardır:

  1. Varlık Nedeninin Kaybı Korkusu: Lobiler, İsrail’in mağduriyet ve “kuşatılmışlık” mitosu üzerinden Amerikan siyasetini rehin almaktadır. “İsrail olmazsa ABD’nin Ortadoğu’daki varlık nedeni ortadan kalkar” tezi, lobinin Washington’daki en büyük pazarlık kozudur.
  2. Hristiyan Siyonizmi ile Evlilik: ABD iç siyasetinde Evanjelik tabanın oy gücü, lobinin Netanyahu’yu engellemesini rasyonel bir siyasi seçenek olmaktan çıkarmaktadır. Trump veya sonraki yönetimlerin bu baskı çemberini yarması, lobinin kurduğu yapısal mekanizmalar tarafından engellenmektedir.

Dolayısıyla bu kurumsal eylemsizlik, lobilerin Amerikan dış politikasını kendi ideolojik körlüklerine ortak etmesiyle sonuçlanmakta; Washington’ı, müttefiki Türkiye ile geri dönülemez bir kriz eşiğine sürükleyerek küresel stratejik vizyonunu tamamen felç etmektedir.

Suriye Saldırıları ve Çok Adresli Jeopolitik Mesajlar

Bu bağlamda, İsrail’in Suriye topraklarına gerçekleştirdiği periyodik ve derinlemesine hava saldırıları, sadece Şam rejimini ya da İran unsurlarını hedef almamaktadır. Bu saldırılar, çok katmanlı bir mesaj ağını barındırmaktadır. Burada öncelikle Ankara ve Şam’a verilen bir mesaj söz konusu olup, Türkiye’nin Suriye ile normalleşme arayışlarına ve sınır güvenliği hattı oluşturma çabalarına doğrudan bir müdahale durumu söz konusudur. Söz konusu askeri tırmanma, bölgede sınır bütünlüğünü savunan rasyonel koalisyonları sabote etmeyi amaçlamakta; Şam’ın otoritesizliğini kalıcı kılarak Ankara’nın güney güvenliğini derinlemesine tehdit eden kronik bir istikrarsızlık kuşağı üretmektedir. Dolayısıyla İsrail, Suriye’nin istikrarsız kalmasını kendi güvenliğinin ön şartı olarak görmektedir.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında filizlenen, İslam dünyasının güvenlik eksenini yeniden tanımlayabilecek potansiyel “Mekke Paktı” (veya benzeri çoklu savunma vizyonları), Tel Aviv için en büyük kabustur. Bu kapsamda, Suriye ve Irak’a “Mekke Paktı” hususunda verilen bir “uzak dur” mesajı söz konusudur.

Bunun yanında, bölgesel istikrarsızlık ve Suriye üzerinden verilen gözdağı, Mısır gibi ekonomik ve siyasi kırılganlıkları olan aktörleri de bu tür paktlara karşı mesafeli durmaya zorlamaktadır. Nitekim Kahire, ABD ve İsrail ile ilişkilerini bozma riskini göze alamadığı için bu stratejik eksenin çeperinde kalmayı tercih etmektedir. Dolayısıyla bu saldırılar, Mısır’a “çeperde kalmaya devam et” mesajı olarak da değerlendirilebilir.

Kışkırtma Enstrümanları ve Vekalet Savaşları

İsrail, dünyadaki yalnızlığına, Gazze’de işlediği savaş suçlarına ve uluslararası hukuk nezdindeki izolasyonuna bir kılıf bulmak için Türkiye’yi kışkırtarak “meşru müdafaa” pozisyonuna geçmek istemektedir. Ankara’yı agresif bir hamleye zorlamak, Batı kamuoyunda “Hristiyan-Yahudi medeniyetine karşı radikal ittifak” algısını canlandıracaktır.

Vekil Güçler Haritası ve Etnik-Dini Fay Hatları

İsrail’in vekil güç enstrümanları üç temel sacayağı üzerine oturmaktadır. İlk olarak, Suriye ve Irak’ta bölgesel bir koridor oluşturmak amacıyla PKK/YPG gibi terör yapıları sahada aktif olarak desteklenmektedir. İkinci olarak, Dürzi, Nusayri ve Kürt etnik/dini fay hatları kaşınarak bölge ülkelerinin merkezi otoriteleri zayıflatılmaktadır. Üçüncü stratejik enstrüman ise jeopolitik rekabeti körüklemek adına Türkiye-İran hattındaki Şii kartının manipüle edilmesidir. Bu kapsamda İsrail’in söz konusu kartlar ile olan ilişkisi ve hedefleri şu şekilde sıralanabilir:

  1. Suriye ve Irak’ta PKK/YPG Kartı: İsrail’in bölgedeki en stratejik enstrümanı, Suriye’nin kuzeyindeki ayrılıkçı Kürt koridorudur. Türkiye’yi yıpratmak için bu yapıya lojistik, istihbarı ve askeri destek sağlanmaktadır.
  1. Dürziler ve Nusayriler: Suriye ve Lübnan’daki Dürzi nüfuz alanları (özellikle Süveyda ve Golan çevresi) ile Nusayri elitler arasındaki kırılganlıklar, Şam merkezi yönetimini zayıflatmak için manipüle edilmektedir.
  2. Türkiye-İran Rekabetinin İstismarı: Tel Aviv, Ankara ile Tahran arasındaki tarihsel ve bölgesel rekabeti (Suriye ve Irak’taki nüfuz mücadelelerini) körükleyerek, Şii milis dalgasını Türkiye’nin üzerine yönlendirme veya iki büyük bölgesel gücü birbirine kırdırma stratejisi gütmektedir.

Bu çok aktörlü terör ve manipülasyon mimarisi, sınır hatlarındaki demografik yapıyı bozarak Türkiye’nin asimetrik tehditlerle sürekli meşgul olmasını hedeflemekte; ülkenin enerjisini iç güvenlik endişelerine hapsetmeye ve bu bağlamda “Terörsüz Türkiye/Terörsüz Bölge” sürecini akamete uğratmaya çalışmaktadır.

Doğu Akdeniz Enerji Savaşı ve Vekil Güçlerin Konumlanması

Bölgesel ittifaklar, enerjiyi ve sahada konuşlu vekil güçleri doğrudan birer silaha dönüştürmüştür. İsrail; “EastMed Projesi” (her ne kadar ABD destek vermese ve raftan kalkmış görünse de), “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” ve “Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC)” hamleleriyle Türkiye’yi tamamen bypass etmeyi ve deniz alanlarından dışlamayı hedeflemektedir. Bu hedefi askeri olarak tahkim etmek için sınır hatlarında Dürzi/Nusayri fay hatlarını ve PKK/YPG’yi kullanarak Ankara’yı asimetrik bir yıpratma savaşına zorlamaktadır. Bu bağlamda, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan ile kurulan askeri ortaklıklar, Fransa’nın deniz gücü ve Hindistan’ın Pakistan karşıtı jeopolitik hırslarıyla birleşerek “Anti-Türkiye Ekseni”ne dönüştürülmüştür.

GKRY, İsrail’in istihbarat toplama, özel kuvvetler eğitimi ve olası bir bölgesel savaşta lojistik derinlik sağlama üssü haline getirilmiştir. Bu hibrit terör koridoru, Akdeniz’deki deniz egemenliği mücadelesiyle tam bir senkronizasyon içinde yürütülmektedir. Böylece Türkiye’nin güney sınırlarında istikrarlı bir komşuluk ilişkisi inşa etmesi engellenirken, Mavi Vatan’daki meşru hakları da çok uluslu bir kuşatma ile gasp edilmek istenmektedir.

Küresel Felaket Senaryosu: Türkiye-Batı Savaşı, BOP-BİP Çatışması ve “Bataklık” Riski

Olası bir Türkiye-İsrail çatışması, asla iki ülke arasında lokal bir savaş olarak kalmayacaktır. Netanyahu ve arkasındaki Siyonist akıl, bu çatışmayı kaçınılmaz olarak bir “Türkiye-ABD” ve “Türkiye-Batı” savaşına evrilterek küresel bir hesaplaşmaya dönüştürmek istemektedir. Netanyahu’nun teolojik tabanlı savaş senaryoları ve vadedilmiş topraklar hezeyanı, NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip olan Türkiye ile Batı dünyasını karşı karşıya getirme potansiyeline sahiptir. Böylesi bir olasılıkta, Türkiye’nin stratejik bir hamleyle Boğazları ve Doğu-Batı enerji/lojistik koridorlarını kapatması, zaten kırılgan olan küresel ekonomiyi derin bir stagflasyona sürükleyecektir.

Bu düzlemde, ABD’nin kurumsal projesi olan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile Tel Aviv’in dinsel-yayılmacı ajandası olan Büyük İsrail Projesi (BİP) keskin bir çatışmaya doğru gitmektedir. Küresel stratejik odağını Asya-Pasifik’e kaydırarak Ortadoğu’vu kademeli olarak terk etmeye başlayan ABD, böyle maliyetli bir yapısal tercihle yüzleşmek istemez. Washington, rasyonel devlet aklıyla hareket ettiğinde, sömürgeci bir ütopya olan “Büyük İsrail Projesi” uğruna bölgede daha fazla zaman kaybetmeyi ve 1,8 milyarlık İslam dünyasını bütünüyle karşısına almayı küresel liderliği için intihar kabul edecektir. ABD’nin bu büyüklükte bir çatışmanın içine çekilmesi, Washington’ı Ortadoğu bataklığına bir daha çıkamayacak şekilde kalıcı olarak gömecektir.

Daha da ötesi, Batı’nın güvenlik şemsiyesi bu geniş coğrafyada tamamen çökecek ve İslam dünyasıyla nesiller boyu sürecek sınır tanımayan bir savaş başlayacaktır. Bu küresel kaos, TRÇ (Türkiye-Rusya-Çin) veya TRÇİ (Türkiye-Rusya-Çin-İran) gibi revizyonist eksenlerin önünü sonuna kadar açacaktır. Moskova, Doğu Avrupa ve Karadeniz’de mutlak hakimiyet kurup Ukrayna savaşının seyrini kendi lehine bitirirken; Çin, Tayvan ve Pasifik’te ABD’nin bıraktığı stratejik boşluğu dolduracaktır. Bu senaryo, küresel güç dengesini Batı’dan Doğu’ya geri dönülemez biçimde kaydıracaktır. Savaşın asimetrik çarpan etkisiyle Akdeniz limanları tamamen kilitlenecek, küresel tedarik zincirleri Süveyş’ten Cebelitarık’a kadar felç olacaktır. Balkanlar ve Kafkasya’daki donmuş çatışmalar yeniden tetiklenecek, nükleer caydırıcılık dengeleri sarsılacak ve Amerikan küresel hegemonyası eşi benzeri görülmemiş askeri ve ekonomik bir aşınma evresine girerek nihai çöküşünü yaşayacaktır.

Ankara’nın Soğukkanlı Rasyonelliği ve “Sabote Edilen” Türk-Amerikan Stratejisi

Diğer taraftan, tüm bu kışkırtmalara karşı Türkiye Cumhuriyeti Devleti, en azından şimdilik, derin bir stratejik akılla hareket etmektedir. Ankara’nın rasyonel duruşu, kriz anlarında dahi devlet mekanizmasının duygusal değil, tamamen jeopolitik ve uluslararası hukuka dayalı kararlar almasını sağlayarak Tel Aviv’in oyun planını bozmaktadır. Bu kapsamda Türkiye’nin “Yahudilik ile Siyonizm ayrımı” oldukça dikkat çekicidir. Nitekim Ankara, kesin bir dille Yahudi karşıtlığını (antisemitizmi) reddetmekte, eleştirilerini tamamen Siyonizm ideolojisi ve Netanyahu hükümetinin irrasyonel saldırganlığı üzerine kurmaktadır. Bu tutum, Netanyahu ve Batı dünyasındaki bazı kesimlerin “medeni savaş” kurgusunu boşa çıkarmaktadır. Ankara’nın Trump ve ABD ile ilişkileri güçlü tutma iradesi de burada oyun bozucu bir diğer stratejik tutum olarak karşımıza çıkmaktadır. Ankara, Washington’daki yönetim kim olursa olsun (özellikle rasyonel ticari ve askeri anlaşmalara açık olan Trump dönemi ve sonrası), kurumsal ve lider bazlı ilişkileri güçlü tutmaya çalışmaktadır. Hedef, iki müttefik arasındaki stratejik ortaklığı korumaktır.

Obama Dönemi Senaryosunun Yeniden Vizyona Sokulması

Ankara’nın bu dengeli ve rasyonel tutumu, Siyonist şebekeyi ve Netanyahu kliğini daha da saldırganlaştırmaktadır. Çünkü Amerikan devlet aklının Türkiye ile uzlaşması, İsrail’in bölgesel tiranlığının sonu demektir. Geçmişte Barack Obama döneminde inşa edilmeye çalışılan Türk-Amerikan stratejik işbirliği (“Model Ortaklık”), Suriye krizi üzerinden nasıl sabote edildiyse, bugün de çok benzer bir oyun sahnelenmektedir. O dönem kullanılan “Yeni Osmanlıcılık”, “Eksen Kayması” gibi içi boş kavramsallaştırmalar, bugün yeniden tedavüle sokularak ABD-Türkiye ilişkileri yine Suriye ve Doğu Akdeniz hatları üzerinden dinamitlenmek istenmektedir. Bu çılgınlık öylesine bir boyuttadır ki, Türkiye ile rasyonel bir diyalog zeminini savunan Tom Barrack gibi figürler ve hatta zaman zaman bizzat Donald Trump dahi lobinin medya ve finans gücü tarafından hedef alınmakta, “istenmeyen adam” veya “İsrail’in çıkarlarına ihanet eden lider” pozisyonuna itilmeye çalışılmaktadır.

Sonuç ve Öngörüler:

İsrail’in Türkiye’yi hedef alan kışkırtma politikası ve bu bağlamda Türkiye sınırına çok yakın bir noktada Suriye topraklarında gerçekleştirdiği son saldırı, Ortadoğu sınırlarını aşan küresel bir güvenlik tehdidi olarak karşımıza çıkmaktadır. Netanyahu’nun kendi siyasi ikbali için dünyayı ateşe atma stratejisine karşı, bölgesel-küresel aktörlerin acilen devreye girmesi yapısal bir zorunluluktur. Washington, Londra ve Brüksel, Siyonist lobinin prangalarından kurtularak İsrail üzerinde gerçekçi, caydırıcı ve önleyici tedbirler almalı, Tel Aviv’e uluslararası hukuk sınırlarını kesin olarak çizmelidir. Zira İsrail adına, onun menfaatleri uğruna Türkiye ile girilecek doğrudan ya da dolaylı bir gerilimin Batı bloku için kazananı olmayacaktır.

Bu noktada Türkiye ise milli teknoloji hamlesiyle tahkim ettiği savunma sanayii otonomisini ve caydırıcılığını en üst düzeyde tutarken; Mısır, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleriyle normalleşme süreçlerini derinleştirmelidir. Doğu Akdeniz’deki deniz hakimiyeti mücadeleleri, Mavi Vatan’ın korunması ve sınırlardaki hibrit terör tahkimatına karşı yürütülen operasyonlar, önümüzdeki dönemde küresel nizamın ve bölgesel enerji hatlarının geleceğini belirleyecektir. Ankara, uluslararası hukuka dayalı çok vektörlü dış politikasına ve stratejik sabrına asimetrik devlet aklıyla devam ederek bu küresel tuzağı bozma kapasitesine sahiptir.

Küresel istihbarat ağlarının ve düşünce kuruluşlarının analizleri, önümüzdeki on yılda enerjinin ve konvansiyonel askeri caydırıcılığın en baskın jeopolitik para birimi olacağını göstermektedir. Batı merkezli nizam, İsrail’in saldırgan genişlemeciliğini dizginlemediği müddetçe kendi meşruiyet zeminini tamamen tüketecektir.

Ankara, İsrail’in bu tür kışkırtma ve oyun kurma girişimlerine karşı, krizleri çok boyutlu birer diplomatik fırsata dönüştürerek, “Küresel Güney” ile “Küresel Kuzey” arasında kırılmaz bir köprü pozisyonu inşa etmeye devam etmelidir. Bu kapsamda, geleceğin çok kutuplu dünyasında, Ankara’nın soğukkanlı stratejik aklı, Ortadoğu ve Akdeniz havzasının en güvenilir nirengi noktası olma hedefini sürdürmelidir. Zira nihai kertede, değişen-dönüşen bölgesel-küresel jeopolitik, Washington’ın Tel Aviv’e yönelik müttefiklik ilişkisini köklü bir revizyona tabi tutmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Bu derin uyanış, küresel güç merkezlerinin asimetrik şantajları tasfiye ederek Ankara ile rasyonel, adil ve kalıcı ortaklıklar inşa etmesini zorunlu hale getirecektir.

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL
Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL
1969 Dörtyol-Hatay doğumlu olan Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol, Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden 1993 yılında mezun oldu. BÜ’de 1995 yılında Yüksek Lisans çalışmasını tamamlayan Erol, aynı yıl BÜ’de doktora programına kabul edildi. Ankara Üniversitesi’nde doktorasını 2005’de tamamlayan Erol, 2009 yılında “Uluslararası İlişkiler” alanında doçent ve 2014 yılında da Profesörlük unvanlarını aldı. 2000-2006 tarihleri arasında Avrasya Stratejik Araştırmaları Merkezi (ASAM)’nde görev yapan Erol, ASAM’ın Genel Koordinatörlük görevini de bir dönemliğine yürütmüştür. 2009 yılında Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün (SDE) Kurucu Başkanlığı ve Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerinde bulundu. Uluslararası Strateji ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi (USGAM)’nin de kurucu başkanı olan Prof. Erol, Yeni Türkiye Stratejik Araştırmalar Merkezi (YTSAM) Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Başkanlığını da yürütmektedir. Prof. Erol, Gazi Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi (GAZİSAM) Müdürlüğü görevinde de bulunmuştur. 2007 yılında Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı (TÜRKSAV) “Türk Dünyası Hizmet Ödülü”nü alan Prof. Erol, akademik anlamdaki çalışmaları ve medyadaki faaliyetlerinden dolayı çok sayıda ödüle layık görülmüştür. Bunlardan bazıları şu şekilde sıralanabilir: 2013 yılında Çağdaş Demokratlar Birliği Derneği tarafından “Yılın Yazılı Medya Ödülü”, 2015 yılında “APM 10. Yıl Hizmet Ödülü”, Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) tarafından “2015 Yılın Basın-Fikir Ödülü”, Anadolu Köy Korucuları ve Şehit Aileleri “2016 Gönül Elçileri Medya Onur Ödülü”, Yörük Türkmen Federasyonları tarafından verilen “2016 Türkiye Onur Ödülü”. Prof. Erol’un 15 kitap çalışması bulunmaktadır. Bunlardan bazılarının isimleri şu şekildedir: “Hayalden Gerçeğe Türk Birleşik Devletleri”, “Türkiye-AB İlişkileri: Dış Politika ve İç Yapı Sorunsalları”, “Avrasya’da Yeni Büyük Oyun”, “Türk Dış Politikasında Strateji Arayışları”, “Türk Dış Politikasında Güvenlik Arayışları”, “Türkiye Cumhuriyeti-Rusya Federasyonu İlişkileri”, “Sıcak Barışın Soğuk Örgütü Yeni NATO”, “Dış Politika Analizinde Teorik Yaklaşımlar: Türk Dış Politikası Örneği”, “Krizler ve Kriz Yönetimi: Aktörler ve Örnek Olaylar”, “Kazakistan” ve “Uluslararası İlişkilerde Güncel Sorunlar”. 2002’den bu yana TRT Türkiye’nin sesi ve TRT Radyo 1 (Ankara Radyosu) “Avrasya Gündemi”, “Stratejik Bakış”, “Küresel Bakış”, “Analiz”, “Dosya”, “Haber Masası”, “Gündemin Öteki Yüzü” gibi radyo programlarını gerçekleştirmiş olan Prof. Erol, TRT INT televizyonunda 2004-2007 yılları arasında “Arayış”, 2007-2010 yılları arasında Kanal A televizyonunda “Sınır Ötesi” ve 2020-2021’de de BBN TÜRK televizyonunda “Dış Politika Gündemi” programlarını yapmıştır. 2012-2018 yılları arasında Millî Gazete’de “Arayış” adlı köşesinde dış politika yazıları yayımlanan Prof. Erol’un ulusal-uluslararası medyada çok sayıda televizyon, radyo, gazete, haber siteleri ve dergide uzmanlığı dahilinde görüşlerine de başvurulmaktadır. 2006-2018 yılları arasında Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde ve Ankara Üniversitesi Latin Amerika Araştırmaları Merkezi’nde (LAMER) de dersler veren Prof. Erol, 2018’den bu yana Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak akademik kariyerini devam ettirmektedir. Prof. Erol, 2006 yılından itibaren Ufuk Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde de dersler vermiştir. Prof. Erol’un başlıca ilgi ve uzmanlık alanları ve bu kapsamda lisans, master ve doktora seviyesinde verdiği derslerin başlıcaları şu şekilde sıralanabilir: “Jeopolitik”, “Güvenlik”, “İstihbarat”, “Kriz Yönetimi”, “Uluslararası İlişkilerde Güncel Sorunlar”, “Türk Dış Politikası”, “Rus Dış Politikası”, “ABD Dış Politikası”, “Orta Asya ve Güney Asya”. Çok sayıda dergi ve gazetede yazıları-değerlendirmeleri yayımlanan Prof. Erol’un; “Avrasya Dosyası”, “Stratejik Analiz”, “Stratejik Düşünce”, “Gazi Bölgesel Çalışmalar”, “The Journal of SSPS”, “Karadeniz Araştırmaları gibi” akademik dergilerde editörlük faaliyetlerinde bulunan Prof. Erol, “Bölgesel Araştırmalar”, “Uluslararası Kriz ve Siyaset Araştırmaları”, “Gazi Akademik Bakış”, “Ege Üniversitesi Türk Dünyası İncelemeleri”, “Ankara Uluslararası Sosyal Bilimler”, “Demokrasi Platformu” dergilerinin editörlüklerini hali hazırda yürütmekte, editör kurullarında yer almaktadır. 2016’dan bu yana Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) Kurucu Başkanı olarak çalışmalarını devam ettiren Prof. Erol, evli ve üç çocuk babasıdır.