Bölgesel ve küresel altüst oluşların yaşandığı mevcut dünya düzeninde, kriz odaklarının ürettiği söylemsel manipülasyonlar bazen sınırları aşan bir kibir boyutuna ulaşmaktadır. Nitekim İsrail merkezli The Jerusalem Post gazetesinde yayımlanan ve Türkiye’yi hedef alan askeri-politik projeksiyonlar, tam olarak bu türden bir jeopolitik miyopluğun ve hesap hatasının yansımasıdır. Dolayısıyla yazıda yer alan, Türkiye’yi “İdlib’den İstanbul’a kadar” doğrudan bir askeri hedef çizgisine oturtma cüreti, yalnızca bir bölge gücüne yönelik tehditkar bir retorik olarak değerlendirilemez. Zira, gayet net farkındayız ki, şeklen bağımsız bir yayın organı olmasına rağmen, ülkenin en eski İngilizce gazetesi sıfatıyla aslında “kurulu düzenin sesini yansıtan” The Jerusalem Post, İsrail dışişleri, ordusu ve MOSSAD/AMAN gibi istihbarat elitlerinin uluslararası kamuoyuna mesaj iletmek için kullandığı bir “siyaset belirleme aracı” ve “kamu diplomasisi ekranı”dır.
Bu bağlamda söz konusu yazının zamanlaması, içeriği, Netanyahu ve ekibinin söylem ve eylemlerini büyük ölçüde ortaya koyan çıkışı, bunun masum bir görüş olarak, sadece yazarını bağlayan bir yorum yazısı olarak değerlendirilemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla bu mecra, dolaylı diplomasinin bir parçası olarak teolojik ve jeopolitik nihai hedeflerin zemin etüdünü yapmaktadır.
Tarihsel realite çok nettir: Osmanlı İmparatorluğu tasfiye edilmeden “İsrail Devleti” kurulamadığı gibi, bugün de Türkiye Cumhuriyeti Devleti tasfiye edilmeden Büyük İsrail Projesi’nin (BİP) hayata geçirilemeyeceği gerçeği bu stratejik aklın merkezindedir. Bundan ötürü, söz konusu yazıda İstanbul hedef alınarak, İsrail’in teolojik sınırlarının önündeki en büyük yapısal engeli ortadan kaldırma arzusu açıkça itiraf edilmektedir. Hiç kuşkusuz Ankara, söz konusu yazıdaki ifadeleri, örtülü mesajları ve yayının yapıldığı mecrayı bu jeopolitik derinlikle not etmiştir.
“Stratejik Cehalet” ya da Saptırmanın Diğer Adresi
Bu söylem, tarihin en eski imparatorluk merkezlerinden birini, bugünün ise küresel güç dengelerini dengeleyen en hassas terazi kefesini yanlış okuma niyetinin en somut tezahürlerinden biridir. Zira,Ukrayna-Rusya savaşı ile Ortadoğu’daki bölgesel yangınların eş zamanlı olarak küresel sistemi felç ettiği kırılgan bir konjonktürde, Karadeniz ve Akdeniz havzaları enerji ve gıda güvenliği açısından kritik hale gelmiştir. Türkiye, bu gerilimli dönemde her iki kriz odasında dengeleri elinde tutan vazgeçilmez bir düzen kurucu aktör olarak öne çıkmaktadır.
Batı ile Doğu arasındaki fay hatlarının bu derece gerildiği bir iklimde İstanbul’u hedef tahtasına koymak, bölgesel yangınları nükleer veya konvansiyonel bir dünya savaşına tahvil edecek ve sallantıda olan küresel güvenlik mimarisini tamamen çökertecektir. Dolayısıyla The Jerusalem Post’ta yayımlanan söz konusu analiz, zamanlaması itibarıyla da küresel dengelerden kopuk bir stratejik cehaleti barındırmaktadır.
Büyük İsrail Projesi (BİP) ve Türkiye’nin Tasfiyesi Yanılgısı
Bunun dışında, gazetedeki söz konusu yazı, “İsrail’in “Büyük Reset” Arayışı, BOP-BİP Çatışması ve Türkiye’yi Batı ile Çatıştırma Stratejisi” başlıklı analizimde de derinlemesine bir şekilde ortaya konulduğu üzere, arka plandaki en çıplak ve gizlenemez tarihsel-teolojik hakikati sarsıcı bir netlikle ifşa etmektedir. Siyonist jeopolitik, geçmişte Osmanlı İmparatorluğu tasfiye edilmeden kendileri için bir devletleşme zeminini kuramadıklarını gayet iyi bildiği gibi, bugün de Türkiye Cumhuriyeti Devleti varlığını korudukça Büyük İsrail Projesi’ni (BİP) asla nihayete erdiremeyeceğini çok net bir şekilde görmektedir.
Bu bağlamda “İdlib’den İstanbul’a” çekilen hat, sadece askeri bir harekât planı değil, teolojik sınır iddialarının (Arz-ı Mev’ud) ve eskatolojik bir genişleme iştahının coğrafi haritasıdır. İstanbul, bu teolojik yayılmacılığın önündeki en büyük direnç odağının, yani Türk devlet aklının ve egemenliğinin simgesel şah damarıdır. Projenin mimarları, kendi nihai hedeflerine ulaşabilmek için Türkiye Cumhuriyeti’nin jeopolitik bir tasfiyeye uğramasını zorunlu bir ön şart olarak kabul etmektedir. Ancak bu kabul, bölgenin tarihsel genetiğini ve Türk devletinin omurgasını oluşturan beka refleksini tamamen göz ardı eden, intihardan farksız bir stratejik yanılgıdan ibarettir.
İstanbul: Sadece Bir Kent Değil, Küresel Sistemin “Eksen-Merkezi”
Söz konusu metinde geçen “İstanbul” ifadesi, rastgele seçilmiş ya da sadece coğrafi bir uç noktayı işaret etmek üzere kurgulanmış bir kelime değildir. İstanbul’un sembolik ve jeo-stratejik anlamı, tarihin hiçbir döneminde tek bir ulusun ya da dar bir coğrafyanın sınırlarına sığmamıştır. O, Roma’dan Osmanlı’ya uzanan küresel egemenlik iddialarının somutlaştığı, Doğu ile Batı’nın, Kuzey ile Güney’in kesişim kümesidir.
Bugün yeniden inşa edilmekte olan çok kutuplu uluslararası sistemde İstanbul, çok boyutlu diplomasi ağlarının, lojistik koridorların ve enerji hatlarının “kurucu düğüm noktası” (omurga-merkezi) konumundadır. Dolayısıyla İstanbul’a yönelik örtülü ya da açık herhangi bir tehdit veya saldırı girişimi, sadece Türk-İslam dünyasının mukaddesatına ve hafızasına yapılmış bir taarruz olarak kalamaz. Zira İstanbul, Avrasya’nın kalbidir. Bu kalbe yönelecek bir darbe, yükselmekte olan Avrasya jeopolitiğinin tüm inşa merkezlerini, Çin’in Kuşak ve Yol projeksiyonlarından Rusya’nın sıcak denizler dengesine, Avrupa’nın güvenlik mimarisinden Körfez’in yeni finansal koridorlarına kadar her şeyi temelinden sarsacaktır. Bu yönüyle İstanbul, dokunulduğu an tüm Avrasya levhasını harekete geçirecek küresel bir jeopolitik fay hattıdır.
Savaşın Coğrafyası: Sınırlandırılamaz Bir “Küresel Pandora”
The Jerusalem Post ve arkasındaki stratejik aklın düştüğü en büyük yanılgı, olası bir çatışmanın coğrafyasını ve doğasını bölgesel bir paranteze alabileceklerini sanmalarıdır. İstanbul’u hedef alan bir savaşın coğrafyası asla bu kentin sınırları içinde ya da Türkiye’nin yakın çevresinde lokalize edilemez. İstanbul’a uzanacak bir el, küresel jeopolitiğin en tehlikeli “Pandora’nın Kutusu”nu açmak demektir. Bu kutu bir kez açıldığında, Doğu Akdeniz’den Karadeniz’e, Kafkaslar’dan Orta Asya’ya kadar uzanan devasa bir havzada mevcut tüm statükolar, sınırlar ve güvenlik mimarileri havaya uçacaktır. Dolayısıyla böylesi bir süreç, Ortadoğu’da yürütülen asimetrik ve vekalet savaşlarına benzememektedir. Doğrudan doğruya küresel sistemin ana taşıyıcı sütunlarının çökmesiyle sonuçlanacak küresel bir domino etkisi yaratma kapasitesine sahiptir.
Stratejik Derinlik Yanılgısı: Türkiye’yi Diğer Aktörlerle Karıştırmak
Tel Aviv merkezli bu stratejik kibir, bölgedeki diğer bölgesel aktörlerle kurduğu asimetrik mücadele modelini Türkiye üzerinde de test edebileceği zannına kapılmaktadır. Örneğin, İran’ın veya bölgedeki diğer devlet dışı/yarı devlet niteliğindeki aktörlerin stratejik derinliği, etki alanı ve kriz anlarında ürettikleri sonuçlar ile Türkiye’nin devlet geleneği ve jeopolitik kapasitesi birbirine karıştırılmamalıdır.
Türkiye, vekil unsurlar üzerinden yürütülen yıpratma savaşlarının sınırlarına hapsedilebilecek gevşek yapılı bir bölgesel güç değildir. Bin yıllara dayalı kesintisiz devlet aklı, kurumsallaşmış ordu geleneği ve “merkez üs” olma vasfı, Türkiye’ye diğer aktörlerde bulunmayan bir “stratejik bağışıklık” ve “mukabele derinliği” kazandırmaktadır.
Bunun dışında, Türkiye’nin stratejik derinliği; krizleri kendi sınırlarının çok ötesinde göğüsleme, ittifak mimarilerini dönüştürme ve gerektiğinde asimetrik tehditleri konvansiyonel bir güce dönüştürerek kaynağında yok etme kabiliyetine dayanmaktadır. Bu kabiliyeti, daha dar alanda sıkışmış aktörlerin refleksleriyle eş değer görmek, askeri tarih bilmemekle eş anlamlıdır.
Türk Stratejik Aklı ve Sabrın Sınırları
Türk devlet geleneğinin en belirgin vasıflarından biri, “stratejik sabır” ve krizleri zamana yayarak eritme kabiliyetidir. Ancak bu sabır, bir zafiyet veya kararsızlık göstergesi olarak okunmamalıdır. Türk stratejik aklı, satranç tahtasındaki hamleleri çok önceden sezen, hamle sırası kendine geldiğinde ise oyunun kurallarını tamamen değiştiren pragmatik ve sert bir karaktere sahiptir.
İdlib’den İstanbul’a uzanan o hayali çizgide yürütülmek istenen psikolojik harp hamleleri, bu stratejik akıl tarafından titizlikle not edilmektedir. Bu akılla ve sabırla fazla oynamak, statik duran devasa bir gücü kinetik bir fırtınaya dönüştürme riskini barındırmaktadır. Tarih, bu coğrafyada sabrın bittiği yerde hangi imparatorlukların ve bölgesel iddiaların tarihin tozlu sayfalarına gömüldüğünün sayısız örneğiyle doludur.
Mevcut Paktların Sonu ve ABD’nin Taşıyamayacağı Küresel Yük
İstanbul eksenli bir kırılma, dünyadaki mevcut ittifakların, askeri paktların (başta NATO olmak üzere) ve devam etmekte olan tüm bölgesel savaşların seyrini dramatik bir şekilde değiştirecektir. Böyle bir senaryoda, Batı ittifak sisteminin doğu kanadı tamamen çökeceği gibi, Avrasya bloğu ile Batı dünyası arasındaki köprüler de tamamen yıkılacaktır.
Bu durumun yaratacağı küresel maliyeti, jeopolitik kaosu ve askeri yükü bugün hegemonyası ciddi şekilde aşınmakta olan Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) kaldırması ya da absorbe etmesi kesinlikle mümkün değildir. Washington, küresel liderliğini korumak için Pasifik’ten Avrupa’ya kadar çok sayıda cephede denge kurmaya çalışırken, İstanbul gibi bir merkez üzerinden tetiklenecek bir kıyamet senaryosunun altında kalacaktır. ABD’nin böyle bir savaşı finanse edecek, lojistik olarak destekleyecek ya da siyasi olarak rasyonalize edecek ne nefesi ne de küresel meşruiyeti kalmıştır.
Sonuç
Netanyahu ve ekibinin aşırılıkçı eylemlerinin ve genişlemeci BİP ajandasının adeta birer basın bülteni niteliğindeki bu makaleler, İsrail güvenlik ve istihbarat bürokrasisinin arka planda neyi tartıştığını, neyi kurguladığını ve sistemi yöneten hâkim zihniyetin neleri dışa vurduğunu gösteren birer belgedir. Dolaylı diplomasinin bir parçası olarak yürütülen bu asimetrik psikolojik harp hamleleri, Türkiye Cumhuriyeti’ni tasfiye etmeden hedeflerine ulaşamayacaklarını itiraf eden çaresiz bir zihniyetin yansımasıdır. Ancak unuttukları şey, bu devletin kurucu iradesinin ve beka kodlarının, teolojik hezeyanları yutacak büyüklükte bir mukavemet gücüne sahip olmasıdır.
Geleceğe dönük rasyonel ve orijinal bir öngörüyle sabittir ki; İstanbul’u teolojik sınırların önündeki en büyük engel görerek hedef alanlar, Osmanlı’yı tasfiye ettikleri dönemin şartlarının çok gerisinde bir küresel hegemonyaya sahiptir. İstanbul eksenli üretilen her tehdit senaryosu, iddia sahiplerinin kendi bölgesel ve kurumsal varlığını radikal bir tasfiye ve gerileme sürecine sokacaktır. Ankara’nın sabrı, kırmızı çizgileri ve tasfiye edilemez devlet aklıyla oynamaya cüret etmek, bölgedeki tüm geçici taktiksel kazanımları bir anda sıfırlayacak konvansiyonel bir fırtınayı ve karşı koyulamaz bir jeopolitik geri tepmeyi tetikleyecektir.
The Jerusalem Post sayfalarından fırlayan bu tür tehditkâr analizler, gerçek askeri ve siyasi realitelerden tamamen kopuk, iç siyasi sıkışmışlığı örtmeye yarayan rasyonellik dışı hezeyanlardan ibarettir. İstanbul’a ve Türkiye’nin egemenlik alanına yönelik her türlü pervasız vizyon, onu kurgulayanların üzerine yıkılacak bir küresel enkaz yaratmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Tarihin derinliklerinden gelen stratejik akıl, bu tür saman alevi parlamalarını sükunetle izlemekte; ancak sınır çizgileri aşıldığında coğrafyanın ve tarihin nasıl yeniden yazılacağını çok iyi bilmektedir.
İstanbul, tarihsel kodlara dönüş sürecinde yeniden tahkim edilirken, eski ve yeni dünyanın bazı kibirli aktörlerinin bu tahkimatı doğru okuması, kendi bekaları adına en rasyonel ve yegâne yol olacaktır. Aksi takdirde, örneğin İsrail, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olabilir!
