Fransa-İsrail ilişkileri, son yıllarda oldukça dikkat çekici ve bir o kadar da ilginç bir seyir izlemektedir. Fransa’nın Levant, Kafkasya ve Doğu Akdeniz’deki nüfuz arayışı ile İsrail’in bölgesel güvenlik doktrini arasındaki ilişki, ilk bakışta bir “stratejik ittifak” gibi görünse de aslında kırılgan uzlaşmalara ve derin asimetrilere dayanmaktadır. Paris’in Şam, Beyrut, Erivan, Atina ve Lefkoşa ekseninde attığı adımlar, İsrail’in çevreleme stratejisine doğrudan ve dolaylı katkılar sunarken; iki aktörün nihai bölgesel vizyonları sık sık karşı karşıya gelmektedir. Ancak Fransa’nın İsrail merkezli bu politikaları, bölgedeki çok katmanlı dinamikler nedeniyle süreç içerisinde Paris adına yıkıcı bir bumerang etkisine yol açma potansiyeli taşımaktadır.
“Macron’un Jeopolitik Kumarı: Levant’tan Kafkaslar’a Fransız İhtirası ve Olası Sonuçları” başlıklı analizimde de belirttiğim üzere,özellikle ABD faktörünün değişen küresel öncelikleri, Azerbaycan’ın Kafkasya ile Orta Doğu arasında yürüttüğü yüksek hassasiyetli ince diplomasisi ve İngiltere’nin bölgede oyun kurucu bir aktör olarak ağırlığını koyması, mevcut kartların tamamen yeniden karılmasına neden olmaktadır. İngiltere’nin Ankara ile derinleştirdiği stratejik işbirlikleri ve Bakü’nün Tel Aviv ile Ankara arasında izlediği “ince diplomasi”, Fransa’nın Doğu Akdeniz’deki çevreleme hatlarını zayıflatıcı bir potansiyel taşımaktadır. Bu çok boyutlu küresel ve bölgesel baskılar, Paris-Tel Aviv hattındaki yapısal çatlakları derinleştirirken, rasyonel zeminlerin zorlanmasıyla birlikte uzun vadede Türkiye-İsrail bağlamında ezber bozan, konjonktürün ötesine geçen ve tamamen farklı bir bölgesel uzlaşı sürecinin başlama olasılığını da güçlü bir ihtimal olarak ön planda tutmaktadır.
Fransa’nın söz konusu coğrafyalardaki politikaları, İsrail’in bölgesel güvenlik ve izolasyonu kırma hedefleriyle stratejik bir paralellik göstermektedir. Fransa’nın Beyrut üzerindeki geleneksel himayeci rolü ve ekonomik krizlere müdahale çabaları, Lübnan devlet yapısının tamamen Hizbullah ve dolayısıyla İran kontrolüne geçmesini engellemeyi amaçlamaktadır. Bu durum, İsrail’in kuzey sınırındaki en büyük tehdidi dizginleyen bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Suriye cephesinde ise Paris’in Şam rejimini meşrulaştırmaktan kaçınan ve İran’ın sahadaki varlığına karşı çıkan çizgisi, İsrail’in Suriye’deki İran tahkimatını vurma stratejisiyle tamamen uyumludur.
Güney Kafkasya’da Fransa’nın Ermenistan’a verdiği askeri ve diplomatik destek, Bakü-Tel Aviv askeri ortaklığından rahatsız olan Ermenistan’ı koruma amacı taşımaktadır. Ancak burada paradoksal bir durum mevcuttur; İsrail, Azerbaycan’ın en büyük silah tedarikçilerinden biriyken, Fransa Ermenistan’ı silahlandırmaktadır. Paris’in hamleleri, İsrail’in Kafkasya’daki operasyonel alanını dolaylı olarak zorlaştırsa da Ermenistan’ın İran’a bağımlılığını azaltma potansiyeli taşıdığı için Tel Aviv tarafından dikkatle izlenmektedir.
Enerji ve savunma boyutunda ise Fransa’nın Atina ve Lefkoşa ile kurduğu askeri ittifaklar, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları mücadelesinde İsrail’in enerji koridoru güvenliğine dolaylı bir koruma kalkanı sağlamaktadır.
Dolayısıyla Fransa-İsrail arasındaki ilişkiler, ilk etapta bir paradoks gibi görünse de, aslında stratejik menfaatlere dayalı bir “mecburiyet ilişkisi” olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada sorgulanması gereken husus, ucu açık bu sürecin nereye ve ne zamana kadar sürdürülebileceğidir.
Paris ve Tel Aviv Arasındaki Yapısal Ortaklıklar ve Sınırlar
Fransa ve İsrail arasındaki ortak çıkarlar köklü bir geçmişe sahiptir, ancak bu ortaklık her zaman koşulsuz bir destek anlamına gelmemektedir. Sahra Altı Afrika’dan Orta Doğu’ya uzanan hatta köktendinci terör örgütleriyle mücadelede iki ülke arasında üst düzey istihbarat akışı mevcuttur. Teknolojik olarak da Fransa’nın havacılık ve uzay sanayisi ile İsrail’in siber güvenlik odaklı askeri teknolojileri arasında ticari bir bağ bulunmaktadır. Ancak yapısal ayrışmalar da belirgindir. Fransa’nın geleneksel dış politika ekolü, kendisini Arap dünyası ile Batı arasında bir köprü olarak konumlandırır. Bu bağlamda Paris’in iki devletli çözüm konusundaki ısrarı ve Filistin Devleti’nin tanınmasına yönelik dönemsel diplomatik çıkışları, Tel Aviv’deki sağ muhafazakâr yönetimlerle vizyon çatışması yaratmaktadır.
Olası Çıkar Çatışmaları ve İlişkideki Fay Hatları
İsrail’in Lübnan’a yönelik kapsamlı askeri operasyonları, Fransa’nın bu ülkedeki kültürel ve siyasi mirasını sabote ettiği için Paris’te ciddi tepki doğurmaktadır. Fransa “Frankofon Afrika”da güç kaybederken, İsrail bu boşluktan yararlanarak Çad, Nijer ve askeri cuntaların yönettiği diğer Afrika ülkeleriyle güvenlik anlaşmaları yapmaktadır. Bu durum Paris tarafından bir rekabet alanı olarak algılanabilir. Ayrıca Fransa, zaman zaman İran ile diplomatik kanalları açık tutma ve nükleer müzakereleri canlandırma eğilimi gösterirken; İsrail, Tahran’a yönelik yalnızca askeri ve ekonomik baskı stratejisini dayatmaktadır.
Lübnan’da “Son Kale” Savaşı: Macron-Netanyahu Sürtüşmeleri
Fransa’nın Afrika’da yaşadığı büyük güç ve prestij kaybı, Paris’in Orta Doğu’daki tarihsel nüfuz alanı olan Lübnan’ı adeta bir “varoluşsal son kale” olarak görmesine yol açmıştır. Paris bu kaleyi korumaya çalışırken, Tel Aviv’in dayattığı askeri gerçeklikle sert bir şekilde çarpışmaktadır. Macron ile Netanyahu arasında rasyonalite, egemenlik hakları ve uluslararası hukuk üzerinden yaşanan dönemsel krizler, bu jeopolitik sıkışmanın en somut göstergeleridir.
İsrail’in Lübnan’daki askeri harekatları, Şakif Kalesi gibi tarihi mirasları hedef alması ve işgali genişletme eğilimleri, Fransa tarafından egemenlik ihlali olarak sert şekilde kınanmaktadır. Macron’un İsrail’e silah tedarikinin durdurulması çağrıları ve “İsrail’in güvenliği komşu ülkelerin topraklarının ele geçirilmesiyle sağlanamaz” çıkışları, Netanyahu cephesinden sert diplomatik tepkilerle karşılık bulmuştur. Benzer şekilde, Macron’un İsrail’in kuruluş meşruiyetini BM kararlarına bağlayan tarihsel hatırlatmaları da iki lider arasındaki ipleri tamamen germiş durumdadır.
Bu gerilimlerin en sarsıcı faturası ise diplomasi masasında ödenmektedir. İsrail ve ABD, Lübnan ile yürütülen ateşkes ve sınır güvenliği müzakerelerinde Fransa’yı bilinçli bir şekilde devre dışı bırakarak Paris’i bypass etmiştir. Bölgenin “şefkatli annesi” rolünü kaybetmek istemeyen Fransa, masadan dışlansa dahi Lübnan ordusuna finansal/askeri destek sağlama ve BM Güvenlik Konseyi’ni acil toplantılara çağırma yoluyla denkleme tutunmaya çalışmaktadır. Fransa’nın bu çırpınışı, müttefiki İsrail’in tek taraflı askeri vizyonu karşısında diplomatik gücünün sınırlarını gözler önüne sermektedir.
Londra’nın Hamlesi: Stratejik Ortaklık Çerçeve Belgesi’nin Geometrisi
Fransa, Akdeniz’de tek taraflı mini ittifaklar kurmaya çalışırken, Birleşik Krallık’ın Ankara ile imzaladığı “Stratejik Ortaklık Çerçeve Belgesi” bu jeopolitik mimariyi kökten sarsmaktadır. Londra ve Ankara arasında kurumsal hale gelen bu yeni stratejik ortaklık; savunma sanayii, Eurofighter Typhoon tedarik süreçleri ve siber güvenlikten enerji yollarının korunmasına kadar devasa bir işbirliği alanını kapsar.
İngiltere’nin bu hamlesi, Fransa’nın Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve GKRY üzerinden Türkiye’yi dışlama ve İsrail merkezli bir güvenlik hattı inşa etme çabalarını doğrudan kadük bırakmaktadır. Londra, Brexit sonrası Avrupa-Atlantik güvenliğinde Türkiye’yi “vazgeçilmez bir ortak” ilan ederek, Paris’in Akdeniz’deki hegemonya iddialarına zımni ama çok net bir set çekmiştir. Enerji koridorlarının güvenliği ve Orta Doğu’da istikrar başlıklarında Türkiye ile eş güdüm kararı alan İngiltere, Fransa-İsrail ekseninin Türkiye’yi çevreleme stratejisini işlevsiz hale getirerek denklemi genişletmiştir.
Bakü-Tel Aviv-Ankara Hattı: Azerbaycan’ın Sessiz ve İnce Diplomasisi
Kafkasya’dan Levant’a uzanan ikinci büyük dengeleyici güç ise Azerbaycan’dır. Fransa, Ermenistan’ı hızla silahlandırarak Güney Kafkasya’da hem Türkiye’nin Türk Dünyası entegrasyonunu kesmeye hem de İsrail’in Azerbaycan üzerindeki nüfuzunu kendi lehine kırmaya çalışmaktadır. Ancak Bakü, bu hamleye karşı son derece sofistike bir denge diplomasisiyle yanıt vermektedir.
Azerbaycan, İsrail ile yürüttüğü derin askeri-stratejik ortaklığı, Türkiye ile olan sarsılmaz kardeşlik ve müttefiklik ilişkisiyle (Şuşa Beyannamesi) harmanlamakta ve Ankara, Bakü’nün bu denge politikasında her daim bir adım önde görünmektedir. Bunu son olarak İsrail’in “sözde soykırım” kartı girişimlerine karşı ortaya koyduğu direnç ile de ispatlamıştır.
Dolayısıyla Bakü, Tel Aviv ile Ankara arasındaki dönemsel siyasi gerilimlerin iki başkent arasındaki zımni jeopolitik çıkarları tamamen koparmasına asla izin vermemekte ve bunun için “kriz önleyici” bir diplomasi izlemeye gayret etmektedir. Bu kapsamda, enerji transfer hatlarında ve bölgesel istihbarat ağlarında birleştirici bir köprü görevi gören Azerbaycan, İsrail’i Türkiye ile doğrudan karşı karşıya gelmek yerine zımni uzlaşı alanları aramaya zorlamaktadır. Bakü’nün bu ince geometrisi, Fransa’nın Ermenistan üzerinden kurguladığı Orta Doğu-Kafkasya hattını bloke ederken, Türkiye ve İsrail’i arka planda birbirine bağlayan, en azından krizlerin şimdilik daha da derinleşmesinin önüne geçen hayati bir subap işlevi görmektedir.
ABD-Avrupa/AB’nin Paris-Tel Aviv Hattına Yaklaşımı
Fransa’nın İsrail ile ilişkilerini ve bölgesel politikasını kendi başına özerk bir aktör gibi yürütme çabası, Batı ittifakı içinde de farklı yankılar bulmaktadır. Washington, Fransa’nın Doğu Akdeniz ve Lübnan’da sorumluluk almasından ve İsrail’in yükünü hafifletmesinden memnuniyet duymaktadır. Ancak Paris’in Avrupa’nın stratejik özerkliği söylemiyle ABD’den bağımsız bir Orta Doğu politikası dikte etme girişimi, Beyaz Saray tarafından her zaman sınırlandırılmak istenmektedir.
Londra ise, yukarıda da kısmen değinildiği üzere (daha detaylı bir değerlendirme için bkz. “Macron’un Jeopolitik Kumarı: Levant’tan Kafkaslar’a Fransız İhtirası ve Olası Sonuçları” başlıklı analizim), Brexit sonrası Orta Doğu’da daha çok Körfez ülkeleri üzerinden finansal ve askeri bir hat kurmaya odaklanmıştır. Bu kapsamda İngiltere, Fransa’nın Doğu Akdeniz’deki agresif askeri varlığını riskli bulmakta, ancak istihbarat ortaklığı bağlamında süreci uzaktan izlemektedir. AB içinde ise homojen bir İsrail veya Orta Doğu politikası yoktur. Fransa’nın İsrail ile ilişkileri geliştirirken Yunanistan ve Kıbrıs üzerinden Birliği bir blok olarak arkasına alma çabası, Almanya’nın daha dengeli çizgisi ve İspanya ile İrlanda gibi ülkelerin Filistin yanlısı sert tutumları arasında sıkışmaktadır.
Doğu Akdeniz ve Levant’ta Türkiye Denklemindeki Rolü
Fransa’nın bu çok boyutlu politikası ve İsrail’in bölgesel çıkarlarıyla olan kesişimi, doğrudan Türkiye’yi hedef alan ya da Ankara’nın etki alanını sınırlayan bir niteliğe bürünmektedir. Fransa’nın Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni silahlandırarak deniz sınırları konusunda Türkiye’yi Antalya Körfezi’ne hapsetme girişimi, İsrail’in de enerji güvenliği gerekçesiyle bu bloka eklemlenmesiyle bir “anti-Türkiye” cephesine dönüşmüştür. Türkiye bu hamleye Libya ile Deniz Yetki Alanları Anlaşması imzalayarak ve “Mavi Vatan Doktrini” ile yanıt vermiş, böylece Paris-Tel Aviv hattının kurmak istediği Doğu Akdeniz enerji denklemini jeopolitik olarak bölmüştür.
Suriye’de ise Türkiye’nin varlığı hem Fransa’nın bölgedeki terör örgütü uzantılarına verdiği desteği boşa çıkarmakta hem de İsrail’in Suriye’nin parçalanması senaryolarına set çekmektedir. Kafkasya’da ise Fransa’nın Ermenistan üzerinden kurmaya çalıştığı nüfuz, Türkiye’nin Azerbaycan ile imzaladığı Şuşa Beyannamesi ile dengelenmektedir. İsrail ise burada Türkiye ile doğrudan karşı karşıya gelmek yerine, Azerbaycan üzerindeki kendi çıkarlarını korumak adına Ankara ile zımni bir uzlaşı içinde görünmektedir.
Sonuç olarak ifade etmek gerekirse; Fransa’nın Suriye, Lübnan, Ermenistan, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde izlediği politika, kısa ve orta vadede İsrail’in bölgesel güvenliğine, İran’ın çevrelemesine ve Türkiye’nin sınırlandırılmasına hizmet eden bir kaldıraç işlevi görmektedir. Ancak bu durum, Paris ve Tel Aviv arasında kusursuz bir ideolojik ortaklıktan ziyade, konjonktürel bir çıkar çakışmasıdır. Fransa’nın bu tek taraflı ve denge gözetmeyen adımları, yakın gelecekte Paris için yıkıcı bir bumerang etkisine dönüşebilir. Zira, ABD’nin küresel stratejilerindeki eksen kaymaları, Azerbaycan’ın Kafkasya ile Orta Doğu arasında yürüttüğü yüksek hassasiyetli ince diplomasisi ve İngiltere’nin bölgede istikrar ile ticari çıkarları önceleyen derin stratejik ortaklık arayışları, Doğu Akdeniz’deki dengeleri kökten değiştirebilecek güçtedir. Batı ittifakı içerisindeki bu çatlaklar ve rasyonel çıkarların baskısı, günümüzdeki gerilimlerin aksine, uzun vadede Türkiye ve İsrail’i jeopolitik zorunluluklar gereği yeniden masaya oturmaya zorlayabilir. Dolayısıyla, Paris kendisini “Merkezi Kuşak”ın yeni hâkimi olarak konumlandırmaya çalışırken, Washington, Bakü ve Londra’nın arka planda yürüttüğü sessiz satranç, Türkiye-İsrail bağlamında beklenmedik ve tamamen farklı bir bölgesel uzlaşı sürecinin kapılarını aralayabilir.
