*Cumhurbaşkanı Erdoğan, doğrudan hedef almak yerine kürsüde konuşmasını sisteme, adaletsizliğe ve insanlık trajedisine odaklayarak neyi amaçladı?
Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol: Cumhurbaşkanı Erdoğan, hitabında kişisel polemikler yerine doğrudan küresel sistemin yapısal krizlerine, adaletsizliğe ve Gazze’de yaşanan insanlık trajedisine odaklanarak meseleyi iki lider arasındaki bir gerilim olmaktan çıkarıp küresel bir vicdan muhasebesine dönüştürmeyi amaçlamış, adeta “Küresel Vicdanın Sözcülüğü” rolünü üstlenmiştir. Bir diğer ifadeyle, failin adını zikretmeyerek sorunun münferit bir hükümet politikası olmadığını, mevcut küresel güvenlik mimarisinin ve veto sisteminin bizzat bu trajedileri ürettiğini dünyaya ilan etmiştir. Zira, İsrail ya da “Kötülük Tarihi” sadece Netanyahu ile sınırlı değil. “Dünya beşten büyüktür” doktrininin bir devamı olan bu hamle ile Türkiye, sadece bölgesel bir aktör olarak değil; mazlum halkların sesi ve uluslararası hukukun hamisi olarak, küresel güneyin sözcülüğü pozisyonunu da perçinlemiştir. Daha somut ifadeyle Cumhurbaşkanı Erdoğan nezdinde Ankara, hedef küçültmeyerek kurumsal körlüğü ve BM Güvenlik Konseyi’nin işlevsizliğini bir kez daha merkeze almış, böylece küresel statükonun meşruiyet krizini tüm çıplaklığıyla uluslararası toplumun önüne koymuş, Türkiye’yi insanlığın ortak adalet arayışının sözcüsü ve küresel vicdanın bayraktarı hâline getirmiştir.
*Uluslararası hukuk önünde sanık konumunda olan bir aktöre hitap ederken şahıs adından kaçınmak, onun diplomatik meşruiyetini sıfırlama hamlesi olarak nasıl okunmalı?
Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol: Uluslararası hukuk önünde sanık kürsüsünde olan bir aktörün ismini anmamak, diplomatik bir “meşruiyet iptali” hamlesi olup; bu tutum, suçun şahsileştirilmesini önleyen ve muhatabın devlet temsiliyetini uluslararası toplum nezdinde “yok hükmünde” sayan, “Hukuki ve Ahlaki Tecrit” hamlesi olarak değerlendirilebilir. Bu kapsamda ismi zikretmemek, artık kişiyi muhatap almamakla eşdeğerdir. Zira, isim zikretmek, istemeden de olsa muhataba eşit bir diplomatik zemin sunmaktadır. Dolayısıyla, Netanyahu’nun siyasi varlığı gayrimeşru ilan edilmiş, küresel hafızada fiilen sıfırlanmış, uluslararası toplum nezdinde tam bir diplomatik izolasyona mahkûm edilmiştir.
*İsmi anmamak diplomatik bir “değersizleştirme” ve ciddiye almama taktiği mi?
Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol: İsmi zikretmemek muhatabı siyasi literatürde tamamen yok hükmünde sayan, bilinçli bir diplomatik değersizleştirme ve ciddiyetsizleştirme asimetrisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan, Netanyahu’yu küresel bir aktör olarak değil, tarihin karanlık sayfalarına gömülecek geçici bir fail olarak konumlandırmış, İsrail’in hatta Netanyahu’nun şahsen bölgesel ve küresel ölçekte yaratmaya çalıştığı “güçlü lider” imajı, ciddiye alınmaya bile değer görülmeyen bir seviyeye indirgenmiştir.Böylece, gerilimi şahsileştirmeyi reddederek, muhatabını küresel diplomasi hiyerarşisinde tamamen alt basamaklara itmiş, sahada ve masada üstünlüğün kimde olduğunu net bir şekilde tüm dünyaya ilan etmiştir.
*Peki Netanyahu’nun, kendi isminin anılmadığı bir konuşmanın ardından boş salonda doğrudan Erdoğan’ı hedef almasını “psikolojik çaresizliğin dışavurumu” olarak değerlendirebilir miyiz?
Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol: Tablo çok net. Temsilcilerin salonu terk etmesiyle ıssızlaşan koltuklar karşısında doğrudan Erdoğan’ı hedef almak, ağır bir diplomatik dışlanmışlık ve yalnızlık psikolojisinin dışavurumudur. Meşruiyetini yitirmiş bir aktörün boş duvara konuşma çaresizliği, maruz kaldığı küresel dışlanmışlığı gizleme adına hırçınlaşarak Türkiye’nin adalet eksenli ve insanlığı merkeze alan vicdani duruşuna çarpma hezeyanıdır. Bu saldırganlık, uluslararası toplumun vicdanı tarafından tecrit edilmenin yarattığı panik halinin ve küresel sistemde artık hiçbir yankı bulamayan yankı odasındaki çaresiz çırpınışın ve içerideki kamuoyuna sahte bir güç gösterisi yapma çaresizliği net bir kanıtı olarak değerlendirilebilir.
*Peki Netanyahu’nun Türkiye’yi ve Erdoğan’ı hedefe alması, Ankara’nın küresel denklemdeki ağırlığı ve “rahatsızlık yaratan” gücü hakkında ne anlatıyor?
Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol: İsrail, kendi jeopolitik tıkanmışlığının ve suçluluk psikolojisinin asıl müsebbibi olarak Ankara’nın küresel etki alanını görmektedir. Bu bağlamda ismi doğrudan anılmadığı halde Netanyahu’nun Türkiye’yi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef alması, Ankara’nın küresel denklemdeki kurucu iradesini ve sarsıcı ağırlığını tescillemiştir. Bu durum, Türkiye’nin adalet ve hakikat eksenli dış politikasının küresel vicdanı konsolide etme yeteneğinden duyulan derin rahatsızlığın ilanı olup; Ankara’nın haksızlıklara karşı ördüğü diplomatik barikatın ve kurduğu vicdani ittifakın İsrail’in asimetrik propaganda duvarını yıktığını bir kez daha göstermiştir. Dolayısıyla Türkiye, bölgesel statükoları ve haksız ittifakları bozan stratejik hamleleriyle, emperyalist planların önündeki en büyük vizyoner engel ve dengeleyici küresel odak olduğunu bu hedef olma haliyle bir kez daha kanıtlamıştır.
Bir diğer ifadeyle, İsrail’in varoluşsal krizini, askeri tıkanmışlığını ve diplomatik yalnızlığını aşmak adına ilk ve tek hedef olarak Ankara’yı seçmesi, Türkiye’nin bölgedeki mutlak jeopolitik ve stratejik oyun kurucu rolünü onaylamaktır. Daha somut bir ifadeyle, örneğin, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz denkleminde Türkiye onay vermeden hiçbir gayrimeşru planın kalıcı olamayacağını göstermektedir. Türkiye’nin jeopolitik ağırlığı, dik duruşu ve adalet vizyonu, haksız yayılmacı politikaların önündeki aşılması imkânsız tek gerçek barikat olduğu bir kez daha görülmüştür.
