Tarih:

Paylaş:

Mekke Paktı’na “Erken Doğum” Baskısı ve Krizden Çıkış Stratejisi Olarak “Esnek Mukavemet Doktrini”

Benzer İçerikler

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

Mekke Ortak Savunma Antlaşması (kısaca, “Mekke Paktı”), “Genişletilmiş Hint-Pasifik Jeopolitiğinde ‘Mekke Paktı’: Cebeli Tarık’tan Malakka’ya Coğrafi İradenin Stratejik İnşası” başlıklı analizimde derinlemesine analiz ettiğim üzere, Cebelitarık’tan Malakka Boğazı’na uzanan devasa bir jeopolitik hattın, sömürgeci müdahalelerden arınarak kendi kaderini tayin etme iradesinin adıdır. Kurumsal inşa süreci devam eden bu mekanizma, saldırgan bir askeri blok olmaktan ziyade, bölgesel caydırıcılık, külfet paylaşımı ve çok kutuplu dünyanın getirdiği yeni statükoya adaptasyon modelidir. Nitekim, Türkiye gibi bir NATO üyesi ile Pakistan gibi bir ŞİÖ paydaşını aynı masada buluşturan bu pakt, Batı ve Doğu blokları arasında sıkışmak yerine, “coğrafi iradenin otonom senkronizasyonu” olarak yükselmektedir.

Bu küresel uyanış, yüzyıllardır bölgeyi kendi arka bahçesi olarak gören statükocu güçlerin tek taraflı oyun planlarını yapısal bir tehditle karşı karşıya bırakmaktadır. Bu bağlamda Pakt, sadece askeri teçhizatların bir araya gelmesi değil; Cebelitarık-Malakka hattında yeni bir güvenlik, refah ve jeo-stratejik denge paradigmasının kurumsallaşmasıdır. Bölge dışı aktörlerin vesayet zincirlerini kıracak bu otonom karakter, paktın küresel sisteme geç kalmış fakat kaçınılmaz bir başkaldırısı, yeni çok kutuplu dünya düzeninin en somut taşıyıcı kolonu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Diğer taraftan, Pakt’ın bu “stratejik olgunlaşma” ve “kurumsal kimlik kazanma” süreci, bir takım statükocu güçler ve onların bölgesel taşeronları tarafından endişeyle izlenmektedir. Nitekim, son dönemde Yemen ve Husiler üzerinden Mekke Paktı’nın söz konusu harici aktörler tarafından ısrarla gündeme getirilmesi, tam olarak bu kurumsal inşayı akamete uğratmayı hedefleyen bir operasyon olarak değerlendirilmeyi hak etmektedir. Zira, burada mesele sadece Yemen değildir; asıl hedef Mekke Paktı’nın varoluşsal ruhudur.

Yemen Üzerinden Kurgulanan Hesap: “Jeopolitik Erken Doğum”

Mekke Paktı’ndan rahatsızlık duyan bu odakların Yemen merkezli kurguladığı strateji, “jeopolitik erken doğum” ve “kimliksel aşındırma” olarak kavramsallaştırılabilir. Bu tuzağın arkasındaki temel hedefler aşağıdaki şekilde sıralanabilir:

  • Kurumsal Olgunlaşmayı Sabote Etmek: Henüz rasyonel, diplomatik ve kurumsal altyapısını tamamlamakta olan bir yapıyı, sıcak ve asimetrik bir çatışma bataklığının (Yemen) içine çekerek kurumsallaşmasını felç etmek.
  • “İslam İç Savaşı” İllüzyonu Üretmek: Mekke Paktı’nın temel vizyonu, İslam dünyası içi ihtilafların diyalog ve istişareyle çözülmesidir. Paktı, Yemen’deki Şii karakterli Husilere karşı agresif bir askeri blok gibi konumlandırmak, yapıya anında mezhepsel bir etiket yapıştıracak ve Pakt’ın kucaklayıcı, barışçıl misyonunu kirletecektir. Görünen o ki, söz konusu aktörler Paktı bir “Sünni Bloku” olarak marjinalleştirip “İslam İç Savaşı” anlatısını beslemek istemektedir.
  • Ortakların Stratejik Önceliklerini Çatıştırmak: Türkiye’nin bölgesel denge gözeterek yürüttüğü rasyonel diplomasi ile Pakistan’ın CPEC (Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru) eksenli jeo-ekonomik öncelikleri, Yemen cephesinde suni bir gerilime alet edilmek istenmektedir. Böylece Ankara ve İslamabad’ın stratejik ahengi daha yolun başında dinamitlenecektir.

Küresel Güçlerin “Vekalet Aynası” Olarak Yemen

Yemen, salt bir iç savaş sahası değil; küresel güçlerin yerleşik hegemonya maliyetlerini Doğu-Batı hattında kamufle ettiği bir “jeo-stratejik kaldıraç aynası” olarak karşımıza çıkmaktadır. Pakt’ı henüz emekleme aşamasında Babülmendep girdabına itmek isteyen bu güçler, “vekalet emniyet supabı” teorisini işletmektedir. Buradaki sinsi kurgu, asimetrik tehdit unsurlarını paratoner gibi Pakt’ın üzerine çekerek, küresel deniz ticaret rotalarının güvenlik maliyetini yeni yapıya ciro etmek olarak kendisini göstermektedir.

Açıkçası bu durum, bölgeyi “kronik istikrarsızlık havzası” olarak mühürleme gayreti ile eşdeğerdir. Bu kapsamda Yemen, Mekke Paktı’nı bölgesel bir “tetikçi mekanizmaya” indirgeyip, “itibar suikastı” ile işlevsizleştirmek ve bölge dışı aktörlerin bölgedeki askeri varlığını ebedileştirmek adına kasıtlı olarak kaşıyacak bir adres olarak karşımıza çıkmaktadır. Statükonun asıl stratejisi, Pakt’ı kurumsal mimarisini tamamlamadan “asimetrik bir yıpratma savaşına” mahkûm ederek, coğrafyanın kendi öz kaynaklarını yine kendi içinde eritmesini sağlamaktır. Küresel odaklar, Yemen aynasında yansıttıkları krizle, yükselen bu bağımsız iradenin küresel sisteme alternatif bir güvenlik paradigması sunmasını engellemeye çalışmaktadır.

Genişleyen Kapasite ve Statükocuların Korkusu

Mekke Paktı’nın inşa ettiği “modüler güvenlik mimarisi”, sömürgeci “böl-yönet-bağımlı kıl” doktrinine karşı geliştirilmiş en radikal “coğrafi bağışıklık” sistemidir. Türkiye’nin trans-kontinental askeri lojistik derinliği ile Pakistan’ın güney Asya’daki nükleer caydırıcılık aksı, Körfez’in finansal jeo-ekonomisiyle birleştiğinde ortaya monolitik blokları sarsacak bir “otonom güç ekosistemi” çıkmaktadır. Statükocuların asıl kâbusu, bu yapının Orta Asya ve Kuzey Afrika kuşağını da içine alarak genişlemesiyle küresel güçleri dışlayıcı bir düşmanlıkla değil, onları “eşit şartlarda masaya oturmaya zorlayan” küresel bir kutup başı haline gelmesidir.

Bu kapasite artışı, hiç kuşkusuz, “küresel bağımlılık asimetrisini” kıracak bir jeopolitik kırılmadır. Zira, Pakt’ın genişleme potansiyeli, küresel aktörlerin enerji koridorları ve deniz ticaret yolları üzerindeki tek taraflı “denetim tekelini” tehdit etmektedir. Gelecek projeksiyonunda bu birliktelik, salt bir askeri ittifak olmanın ötesine geçerek, “tahkim edilmiş bir bölgesel havza” üretecektir. Güç merkezinin bu şekilde coğrafyanın kendi merkezine kayması, sömürgeci güçlerin yüzyıllık kriz mühendisliği enstrümanlarını tamamen işlevsiz kılacaktır. Dolayısıyla statükocuların korkusu, Pakt’ın askeri gücünden ziyade, coğrafyaya kazandıracağı bu “yapısal ve kalıcı egemenlik” bilincidir.

Peki, Pakt Üyeleri Nasıl Bir Adım Atabilir: Stratejik Reçete

Bu çok katmanlı provokasyon karşısında Mekke Paktı’nın kurucu iradesinin atması gereken adımlar nettir:

  1. “Stratejik Sabır ve Doktrinel Sadakat”: Pakt üyeleri, Yemen üzerinden yapılan kışkırtmalara karşı stratejik sabır göstermelidir. Pakt, rüştünü ispat etmek için bir savaşa girmek zorunda değildir; aksine, “savaşı önleme” ve “caydırıcılık kapasitesiyle” rüştünü ispat etmeli, kuruluş ruhundaki “diplomasi ve istişare merkezi” olma vasfına sadık kalınmalıdır.
  1. Yemen’de “Arabulucu Mekanizma” Rolü: Mekke Paktı’nın iki üyesi, Pakistan ve Türkiye, Yemen’de bir taraf olarak savaşa dahil olmak yerine, Yemen krizinin çözümü için tarafları (Husiler ve “diğerleri” dahil) bir araya getiren bir “Bölgesel Hakem Heyeti” rolünü üstlenmelidir. Bu hamle, Pakt’ı erken doğuma zorlayanların “çatışma aygıtı” kurgusunu tersyüz edecek, Pakt’ın vizyonunun barış olduğunu küresel sisteme ilan edecektir.
  1. Hukuki ve Kurumsal Tahkimatın Hızlandırılması: Saldırılara verilecek en iyi cevap, Pakt’ın kurumsal inşasını hızlandırmaktır. Sekretarya, ortak siber güvenlik birimleri, kriz masaları ve ekonomik işbirliği komiteleri gibi askeri olmayan kurumsal ayaklar hızla hayata geçirilebilir.
  1. “Külfet Paylaşımı” Sınırlarının Çizilmesi: Pakt, mevcut uluslararası taahhütleri tamamlayıcı yapısını korurken, küresel güçlerin kendi güvenlik açıklarını kapatmak için bu yapıyı taşeron olarak kullanmasına izin vermeyeceğini net çizgilerle deklare edebilir.

Bu temel ilkelerin ötesinde taraflar, “asimetrik kriz yalıtımı” doktrini de devreye sokulabilir. Bu kapsamda,Pakt’ın lokomotif güçleri olan Ankara ve İslamabad, küresel kışkırtmaları göğüslemek adına “esnek ortaklık geometrisi” geliştirilebilir. Pakt’ın askeri kanadı proaktif bir “caydırıcılık mühendisliği” ile tahkim edilirken; Yemen özelinde “güvenlik kuşağı diplomasisi” işletilebilir, kriz sıcak bir askeri çatışma olarak değil, deniz güvenliği odaklı bir “müşterek seyrüsefer emniyeti” parantezinde çözülebilir.Bu noktada temel önerimiz, Pakt’ın kurucu aklının statükonun kurduğu bu tuzağı bir “diplomatik manivela”ya dönüştürmesidir. Bu doğrultuda atılacak en çarpıcı adım, Kızıldeniz transit hatlarının emniyeti için tarafların bölge dışı hamileri dışlayan, doğrudan coğrafyanın aktörlerini muhatap alan bir “Kızıldeniz Güvenlik Konsorsiyumu” önermesidir. Böylece statükocuların Pakt’ı bir çatışma aparatına dönüştürme planı, bölgeyi kendi içinde barıştıran bir “coğrafi otonomi hamlesi” ile boşa çıkarılacaktır.

Pakt’ın Kriz Kalkanı: “Esnek Mukavemet Doktrini”

Diğer taraftan, kurumsal ve kimlik bazlı inşanın devam ettiği bu hassas geçiş sürecinde Mekke Paktı’nın caydırıcılığını ve varlık nedenini bir anlamda ortaya koyacak “Esnek Mukavemet Doktrini” de bir temel enstrüman olarak ilan edilebilir. Bu doktrin altında Türkiye ve Pakistan bölgede ilk etapta Suudi Arabistan’ın güvenliği öncelikli olmak üzere, asimetrik tehditleri sıcak çatışmaya girmeden bertaraf edecek hibrit bir “İstihbarat ve Siber Kalkan Örgütlenmesi” kurma yoluna gidebilir.

Bu kapsamda, örneğin, Babülmendep veya Kızıldeniz hattında paktın iktisadi çıkarlarını hedef alan bir Husi siber sabotajı veya dezenformasyon dalgası başladığında, Türkiye’nin siber savunma ekosistemi ile Pakistan’ın bölgesel sinyal istihbaratı (SIGINT) yetenekleri tek bir “Müşterek Siber Görev Gücü” çatısı altında birleştirilerek, harekete geçirilebilir. Böylece Pakt, fiziki olarak sıcak savaşın içine girmeden, ağ merkezli siber mukavemet ve nokta atışı önleyici istihbarat operasyonlarıyla sınır ötesinde dondurarak, “erken doğum” baskısını askeri olmayan teknolojik üstünlükle kırabilir.

Sonuç

Mekke Paktı, küresel güç dengelerini dışlayıcı bir düşmanlık üzerine değil, küresel güçleri bölgenin gerçek sahipleriyle eşit şartlarda masaya oturma zorunluluğuna zorlayan rasyonel bir zemin olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda Mekke Paktı, coğrafi iradenin küresel sisteme geç kalmış bir katkısı ve inşa edilmekte olan yeni statükonun ta kendisi olarak kabul edilebilir. Yemen üzerinden kurulan tuzaklar, bu coğrafi iradenin ne kadar doğru bir yolda olduğunun en açık kanıtıdır. Dolayısıyla bu iradenin Yemen bataklığında boğulmasına izin vermemek; sadece üye ülkelerin güvenliği için değil, çok kutuplu dünya düzeninin rasyonel ve adil bir zemine oturması için de tarihi bir zorunluluktur.

Kurucu aktörler, Cebelitarık’tan Malakka’ya uzanan stratejik ahengi koruduğu müddetçe, Mekke Paktı çok kutuplu dünyanın en sarsılmaz ve kalıcı gerçeği, “Yeni Statüko”nun ta kendisi olacaktır. Nihai kertede paktın geleceği, enerji koridorlarını ve finansal hatları güvenceye alacak proaktif, kurumsal ve esnek bir mimariye bağlıdır.

Dolayısıyla Mekke Paktı, coğrafyada kalıcı barışın teminatı olarak kurumsal ve kimlik bazlı inşa sürecini kararlılıkla devam ettirmeli ve tamamlamalıdır. Bu bağlamda tarihsel sorumluluk, Mekke Paktı’nın tüm İslam coğrafyasını kendi içinde barıştıran ve dış müdahalelere karşı aşılmaz bir kale haline getiren “barış” ve “vizyon mimarisi” olarak karşımıza çıkmaktadır. Coğrafyanın barışçıl manifestosu olan Mekke Paktı, kendi zaman aşamalarını sabırla inşa ederek tarihin akışını değiştirmeye muktedirdir.

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL
Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL
1969 Dörtyol-Hatay doğumlu olan Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol, Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden 1993 yılında mezun oldu. BÜ’de 1995 yılında Yüksek Lisans çalışmasını tamamlayan Erol, aynı yıl BÜ’de doktora programına kabul edildi. Ankara Üniversitesi’nde doktorasını 2005’de tamamlayan Erol, 2009 yılında “Uluslararası İlişkiler” alanında doçent ve 2014 yılında da Profesörlük unvanlarını aldı. 2000-2006 tarihleri arasında Avrasya Stratejik Araştırmaları Merkezi (ASAM)’nde görev yapan Erol, ASAM’ın Genel Koordinatörlük görevini de bir dönemliğine yürütmüştür. 2009 yılında Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün (SDE) Kurucu Başkanlığı ve Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerinde bulundu. Uluslararası Strateji ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi (USGAM)’nin de kurucu başkanı olan Prof. Erol, Yeni Türkiye Stratejik Araştırmalar Merkezi (YTSAM) Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Başkanlığını da yürütmektedir. Prof. Erol, Gazi Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi (GAZİSAM) Müdürlüğü görevinde de bulunmuştur. 2007 yılında Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı (TÜRKSAV) “Türk Dünyası Hizmet Ödülü”nü alan Prof. Erol, akademik anlamdaki çalışmaları ve medyadaki faaliyetlerinden dolayı çok sayıda ödüle layık görülmüştür. Bunlardan bazıları şu şekilde sıralanabilir: 2013 yılında Çağdaş Demokratlar Birliği Derneği tarafından “Yılın Yazılı Medya Ödülü”, 2015 yılında “APM 10. Yıl Hizmet Ödülü”, Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) tarafından “2015 Yılın Basın-Fikir Ödülü”, Anadolu Köy Korucuları ve Şehit Aileleri “2016 Gönül Elçileri Medya Onur Ödülü”, Yörük Türkmen Federasyonları tarafından verilen “2016 Türkiye Onur Ödülü”. Prof. Erol’un 15 kitap çalışması bulunmaktadır. Bunlardan bazılarının isimleri şu şekildedir: “Hayalden Gerçeğe Türk Birleşik Devletleri”, “Türkiye-AB İlişkileri: Dış Politika ve İç Yapı Sorunsalları”, “Avrasya’da Yeni Büyük Oyun”, “Türk Dış Politikasında Strateji Arayışları”, “Türk Dış Politikasında Güvenlik Arayışları”, “Türkiye Cumhuriyeti-Rusya Federasyonu İlişkileri”, “Sıcak Barışın Soğuk Örgütü Yeni NATO”, “Dış Politika Analizinde Teorik Yaklaşımlar: Türk Dış Politikası Örneği”, “Krizler ve Kriz Yönetimi: Aktörler ve Örnek Olaylar”, “Kazakistan” ve “Uluslararası İlişkilerde Güncel Sorunlar”. 2002’den bu yana TRT Türkiye’nin sesi ve TRT Radyo 1 (Ankara Radyosu) “Avrasya Gündemi”, “Stratejik Bakış”, “Küresel Bakış”, “Analiz”, “Dosya”, “Haber Masası”, “Gündemin Öteki Yüzü” gibi radyo programlarını gerçekleştirmiş olan Prof. Erol, TRT INT televizyonunda 2004-2007 yılları arasında “Arayış”, 2007-2010 yılları arasında Kanal A televizyonunda “Sınır Ötesi” ve 2020-2021’de de BBN TÜRK televizyonunda “Dış Politika Gündemi” programlarını yapmıştır. 2012-2018 yılları arasında Millî Gazete’de “Arayış” adlı köşesinde dış politika yazıları yayımlanan Prof. Erol’un ulusal-uluslararası medyada çok sayıda televizyon, radyo, gazete, haber siteleri ve dergide uzmanlığı dahilinde görüşlerine de başvurulmaktadır. 2006-2018 yılları arasında Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde ve Ankara Üniversitesi Latin Amerika Araştırmaları Merkezi’nde (LAMER) de dersler veren Prof. Erol, 2018’den bu yana Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak akademik kariyerini devam ettirmektedir. Prof. Erol, 2006 yılından itibaren Ufuk Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde de dersler vermiştir. Prof. Erol’un başlıca ilgi ve uzmanlık alanları ve bu kapsamda lisans, master ve doktora seviyesinde verdiği derslerin başlıcaları şu şekilde sıralanabilir: “Jeopolitik”, “Güvenlik”, “İstihbarat”, “Kriz Yönetimi”, “Uluslararası İlişkilerde Güncel Sorunlar”, “Türk Dış Politikası”, “Rus Dış Politikası”, “ABD Dış Politikası”, “Orta Asya ve Güney Asya”. Çok sayıda dergi ve gazetede yazıları-değerlendirmeleri yayımlanan Prof. Erol’un; “Avrasya Dosyası”, “Stratejik Analiz”, “Stratejik Düşünce”, “Gazi Bölgesel Çalışmalar”, “The Journal of SSPS”, “Karadeniz Araştırmaları gibi” akademik dergilerde editörlük faaliyetlerinde bulunan Prof. Erol, “Bölgesel Araştırmalar”, “Uluslararası Kriz ve Siyaset Araştırmaları”, “Gazi Akademik Bakış”, “Ege Üniversitesi Türk Dünyası İncelemeleri”, “Ankara Uluslararası Sosyal Bilimler”, “Demokrasi Platformu” dergilerinin editörlüklerini hali hazırda yürütmekte, editör kurullarında yer almaktadır. 2016’dan bu yana Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) Kurucu Başkanı olarak çalışmalarını devam ettiren Prof. Erol, evli ve üç çocuk babasıdır.