7 Ağustos 2026 tarihinde imzalanarak Orta Doğu ve Güney Asya güvenlik mimarisinde yeni bir dönemi başlatan Mekke Ortak Savunma Anlaşması (Mekke Paktı), kurumsal inşasını henüz tamamlamadan bölgesel statükoyu sarsan asimetrik bir turnusol testi ile sınanmıştır. Husilerin Suudi Arabistan’ın sivil ve ekonomik altyapısını hedef alan kritik saldırıları üzerine, ittifakın en yüksek karar organı olan Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi, 5 Ekim 2026 Pazartesi günü Riyad’da olağanüstü gündemle toplanmış, paktı kâğıt üzerindeki bir niyet beyanı olmaktan çıkararak operasyonel bir gerçekliğe taşımıştır.
Bunun dışında söz konusu zirve, bölgesel güç matrisinin iki kutbu olan İran ve İsrail‘in paktın etki alanını sınırlama veya manipüle etme hamlelerini tetiklerken; küresel aktörler olan ABD/CENTCOM, Avrupa, Rusya, Çin ve Hindistan‘ın paktın otonom yapısına yönelik küresel jeopolitik okumalarını ve Körfez’deki Katar, Umman, Kuveyt, BAE eksenli coğrafi genişleme dinamiklerini de harekete geçirmiştir. Bu çalışma, Riyad Zirvesi’ni ve yayımlanan ortak bildiriyi, “Mekke Paktı’na Erken Doğum Baskısı ve Krizden Çıkış Stratejisi Olarak Esnek Mukavemet Doktrini” başlıklı ANKASAM analizimde de ön plana çıkardığım, literatürde paktın temel varlık paradigması olarak tanımlanan “Esnek Mukavemet Doktrini” ve “Erken Doğum Baskısı” kavramsal çerçeveleriyle metodolojik bir analize tabi tutmaktadır.
“Erken Doğum Baskısı” Karşısında Kurumsal Rasyonalite
İttifakın kuruluş aşamasında yapılan en önemli jeopolitik tespitlerden biri, bölgedeki revizyonist aktörlerin (özellikle İran destekli vekil unsurların ve İsrail’in saldırgan genişlemeciliğinin) bu oluşumu henüz olgunlaşmadan reaksiyona zorlayacağı, yani bir “erken doğum baskısı” yaratacağı yönündeydi. Nitekim Husilerin füze ve İHA saldırıları, paktın “birine yapılan saldırı hepimize yapılmıştır” şeklindeki kolektif savunma mantığını, kurumsal yapılar (sekreterya, ortak karargâh vb.) tam olarak oturmadan test etmeyi amaçlamıştır. Peki, bu ilk olağanüstü toplantı verimli olmuş mudur? Toplantı kesinlikle verimli ve operasyonel anlamda başarılı olmuştur. Zira erken doğum baskısı altında panikleyen ya da yükümlülüklerinden kaçan bir yapı yerine, kriz anını kurumsallaşmayı hızlandırmak için bir manivela olarak kullanan bir irade sergilenmiştir. Toplantıda Pakistanlı emekli Korgeneral Nauman Mahmood’un 3 yıllığına Genel Sekreter olarak atanması, ittifakın “kâğıt üzerinde bir niyet beyanı” olmaktan çıkarak kurumsal bir omurgaya kavuştuğunun en net ilanı olmuştur. Toplantı, kriz yönetimini bir kurumsallaşma aşamasına dönüştürerek stratejik bir rasyonalite üretmiştir.
“Esnek Mukavemet Doktrini” Sahada: Ulusal Mevzuat Filtresi
Toplantı sonucunda yayımlanan ortak açıklamada en çok dikkat çeken ve analize muhtaç olan ibare şudur: “…Tarafların ulusal mevzuatlarına uygun olmak kaydıyla, üzerinde mutabık kalınan askeri kuvvetler ile yeteneklerin uzlaşılan düzenlemeler çerçevesinde Suudi Arabistan’a sağlanması…” Bu formülasyon, paktın krizden çıkış stratejisi olarak önerilen “Esnek Mukavemet Doktrini”nin tam anlamıyla hayata geçirildiğinin somut kanıtıdır. “Esnek Mukavemet”, kolektif bir caydırıcılık şemsiyesi sunarken, üye ülkelerin egemenlik haklarını, iç hukuk mekanizmalarını ve ulusal çıkarlarını koruma altına alan akıllı bir esneklik modelidir.
Bu doktrinin ayırt edici dinamikleri, klasik katı ittifak yapılarıyla karşılaştırıldığında kendini üç ana düzlemde belli etmektedir. İlk olarak, NATO’nun 5. maddesi gibi klasik ittifak modellerinde görülen otomatik ve bağlayıcı askeri angajman arayışı içeren tepki mekanizması, Esnek Mukavemet Doktrini’nde yerini ulusal mevzuat ve iç hukuk onayına bağlı kademeli bir geçişe bırakmaktadır. İkinci olarak, topyekûn bir cephe savaşı ya da katı bir askeri entegrasyon dayatan geleneksel yükümlük paylaşımı yerine; tarafların “uzlaşılan yetenekleri” yani istihbarat, teknoloji ve lojistik gibi stratejik unsurları transfer etmesi esası benimsenmektedir. Son olarak, üst perdeden dayatılan kolektif komuta baskısının yerini, ulusal parlamentoların ve anayasal süreçlerin mutlak üstünlüğünü gözeten ve egemenliğin korunmasını önceliklendiren bir yapı almaktadır.
Ortak açıklamada caydırıcılık mesajının “en az sorumluluk alacak şekilde” ulusal mevzuata bağlanarak verilmesi, bir zafiyet veya taahhütlerden kaçış değil; aksine ittifakın sürdürülebilirliğini sağlayan jeopolitik bir sigorta poliçesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Eğer pakt, üyelerini otomatik olarak Yemen çöllerinde bir vekil savaşına (“ortak savaşa”) sürükleseydi, bu durum kurumsal ve kimlik inşa süreçleri devam eden paktın ilk krizde dağılmasına yol açabilir ya da “İslam iç savaşına yol açacağı” türünden çok ağır tepkiler almasına yol açabilirdi. Esnek mukavemet sayesinde ittifak, Suudi Arabistan’ın toprak bütünlüğünü savunma sözü verirken (“ortak savunma”), operasyonun hukuki ve askeri sınırlarını da her ülkenin kendi başkentinin takdirine bırakmıştır.
Küresel Güçlerin Jeopolitik Okuması
Mekke İttifakı’nın kurumsallaşması, hiç kuşkusuz, Washington’un Orta Doğu’daki askeri ve stratejik mimarisini doğrudan etkilemektedir. ABD ve CENTCOM (Merkez Komutanlığı), bu otonom paktın doğuşunu ve Riyad’daki kararlılık gösterisini iki farklı boyutta analiz etmekte ve gelecekteki kurumsal ilişkilerini bu eksende kurgulamaktadır:
- CENTCOM ile “Taktiksel Entegrasyon” ve Erken Uyarı İşbirliği: ABD, paktın tamamen bağımsız bir komuta merkezine dönüşmesinden ziyade, kendi askeri şemsiyesine eklemlenmesini istemektedir. CENTCOM, özellikle Kızıldeniz ve Körfez hattındaki Husi füze/İHA tehditlerine karşı yürüttüğü Prosperity Guardian operasyonu ve bölgesel entegre hava savunma ağı konseptine Mekke Paktı’nı dahil etmeye çalışacaktır. Gelecekte, paktın yeni sekreteryası ile CENTCOM arasında veri paylaşım protokolleri imzalanması ve taktiksel erken uyarı istihbaratının paktın “İstihbarat Havuzu”na akıtılması kuvvetle muhtemeldir.
- Washington’un “Yük Paylaşımı” Memnuniyeti: Washington, uzun süredir Körfez ortaklarının kendi güvenlik sorumluluklarını üstlenmelerini talep etmektedir. Bu noktada Mekke Paktı’nın Suudi Arabistan’a kolektif koruma sağlama iradesi, ABD’nin bölgedeki askeri yükünü hafifleten stratejik bir gelişme olarak kendisini göstermektedir. Dolayısıyla Washington’ın bu yapıyı, Amerikan askerlerini doğrudan riske atmadan İran eksenini dengelemenin “maliyet etkin” bir yolu olarak görmesi ve paktın kurumsal gelişimini lojistik ve teknolojik destekle teşvik etmesi hiç de sürpriz olmayacaktır.
- “Otonomi Sürtüşmesi” Riski: Ancak madalyonun diğer yüzünde, paktın Türkiye ve Pakistan gibi NATO dışı veya otonom hareket eden aktörlerin ağırlığıyla yönetilmesi, Washington’da yapısal bir çekince yaratmaktadır. Bu kapsamda ABD, paktın İsrail’e karşı kolektif bir baskı unsuruna dönüşmesini engellemek için kurumsal ilişkiyi “sadece savunma sanayii ve anti-İran terörle mücadele” sınırları içinde tutmaya zorlayabilir.
“Genişletilmiş Hint-Pasifik Jeopolitiğinde ‘Mekke Paktı’: Cebeli Tarık’tan Malakka’ya Coğrafi İradenin Stratejik İnşası” başlıklı ANKASAM Bakış‘da değindiğim üzere, Mekke İttifakı’nın Riyad’da sergilediği kurumsal irade, Washington dışındaki diğer küresel güç merkezlerinde de derin stratejik yankılar uyandırmıştır. Bu aktörlerin “Esnek Mukavemet” doktrinine ve paktın yeni askeri mimarisine yaklaşımları aşağıdaki gibi özetlenebilir:
- Avrupa (İngiltere ve AB), “İhtiyatlı Destek ve Ticari Pragmatizm”: İngiltere ve AB, Körfez’deki enerji altyapısının korunmasını ve Kızıldeniz’deki deniz ticareti güvenliğini hayati buldukları için paktın caydırıcılık adımlarını ihtiyatlı bir memnuniyetle karşılamaktadır. Özellikle Londra, Körfez ülkeleriyle olan geleneksel savunma işbirliklerini sekreterya üzerinden kurumsallaştırmak isteyecek gibi durmaktadır. Ancak Brüksel, ittifakın otonom yapısının ve Türkiye’nin artan bölgesel ağırlığının, AB’nin Orta Doğu politikalarını bypass etmesinden endişeli görünmektedir.
- Rusya, “Dengeleme Stratejisi ve Diplomasi Odaklılık”: Moskova, paktı Batı’nın bölgedeki mutlak askeri tekelini kıran çok kutuplu bir gelişme olarak değerlendirmektedir. Ancak İran ile stratejik ortaklığı bulunan Rusya, bu yapının katı bir anti-İran blokuna dönüşmesine karşı çıkmaktadır. Rusya’nın stratejisi, ittifakın “Esnek Mukavemet” yapısını överek kararların ulusal mevzuatlara bırakılmasını desteklemek ve bu sayede paktın Tahran’a yönelik topyekûn bir askeri harekata girişmesini engellemeye çalışmak olarak kendisini hissettirmektedir.
- Çin, “Kuşak ve Yol Güvenliği ile Arabuluculuk Kaygısı”: Pekin, bölgedeki devasa enerji yatırımları ve Kuşak ve Yol İnisiyatifi’nin güvenliği açısından istikrarı savunmaktadır. 2023’te Suudi-İran normalleşmesine arabuluculuk eden Çin, paktın kurumsallaşmasının bu diplomatik kazanımı gölgelemesinden çekinmektedir. Bu nedenle Çin, Korgeneral Mahmood liderliğindeki sekreterya ile yakın ilişkiler kurarak paktı askeri bir tırmanma aracı olmaktan ziyade ekonomik hatların güvenliğini sağlayan bir “istikrar unsuru” olarak kalmaya teşvik edebilir.
- Hindistan, “Pakistan Endişesi ve Koridor Diplomasisi”: Yeni Delhi, paktın kurumsal omurgasına en mesafeli duran aktördür. Nükleer rakibi Pakistan’ın emekli bir generalinin paktın zirvesine oturması, Hindistan’ın İslamabad’ı Körfez üzerinden çevreleme stratejilerine büyük bir darbe vurmuştur. Hindistan, Pakistan’ın Körfez’de askeri ve stratejik bir meşruiyet kazanmasından rahatsızdır. Ayrıca bu paktın, ABD destekli Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru’nun (IMEC) güvenliğini Pakistan güdümlü bir askeri şemsiyeye bağımlı kılmasından endişe duyan Yeni Delhi, Suudi Arabistan ile olan ikili savunma ilişkilerini paktı dışarıda bırakacak şekilde derinleştirmeye çalışacak gibi görünmektedir.
Bölgesel Reaksiyon Matrisi: İran ve İsrail’in Olası Tepkileri
Mekke İttifakı’nın kurumsallaşma adımları, Pakistanlı bir genel sekreter tarafından yönetilen yeni sekreterya modeli ve ABD ile olası angajman alanları, bölgenin iki ana jeopolitik kutbu olan İran ve İsrail tarafından farklı tehdit algılarıyla takip edilmektedir. Bu kapsamda Tahran yönetimi, bu kurumsal yapıyı doğrudan kendisine yönelik bir “bölgesel çevreleme projesi” olarak okumaktadır. Ancak ittifakın katı bir blok yerine “Esnek Mukavemet” doktrinini benimsemesi, İran’ın tepki stratejisini de farklılaştırmaktadır. Bu kapsamda İran şu yollara başvurabilir:
- Vekil Unsurlar Üzerinden “Kurumsal Dayanıklılık Testi”: İran, paktın ortak refleks yeteneğini ölçmek amacıyla Husiler veya Irak’taki diğer vekil unsurları vasıtasıyla kontrollü tırmandırma politikasını sürdürebilir. Amaç, sekreteryanın koordinasyon hızını felç etmek ve “Esnek Mukavemet”in aslında bir eylemsizlik kılıfı olduğunu iddia ederek paktın caydırıcılık zafiyetini ifşa etmek olarak kedisini gösterebilir.
- Pakistan Faktörü ve Asimetrik Diplomasi: Korgeneral Mahmood’un Genel Sekreterliği, Tahran için hassas dengeleri beraberinde getirmektedir. Sınır güvenliği ve Belucistan sorununda İslamabad ile ilişkilerini germemeye özen gösteren İran, paktın anti-İran askeri bir taarruz paktına dönüşmesini engellemek için İslamabad ve Ankara hatlarında diplomatik güvence arayışına girebilir.
- “Ulusal Mevzuat” Boşluklarından Sızma: İran diplomasisi, ortak bildirideki ulusal mevzuat vurgusunu paktı bölmek için bir manivela olarak kullanabilir. Üye ülkelerin iç siyasi tartışmalarını ve anayasal süreçlerindeki gecikmeleri kaşıyarak, kriz anlarında paktın ortak refleks vermesini engelleyecek enformasyon savaşları yürütebilir.
İsrail ise, bölgede İran’a karşı oluşacak savunma mimarilerini prensipte olumlu bulsa da, Mekke İttifakı’nın Arap-Türk-Pakistan ekseninde, Batı’dan ve kendisinden bağımsız bir bölgesel sahiplenme modeliyle kurulmasından yapısal olarak rahatsızlık duymaktadır. Bu kapsamda İsrail şu yollara başvurabilir:
- “İbrahim Anlaşmaları” Ekseni ile Entegrasyon Baskısı: Tel Aviv, Riyad’ın bu pakt vasıtasıyla kendi güvenliğini yerel aktörlerle kurmasını ve genişletmesini, İsrail ile tam normalleşmeyi erteleme stratejisi olarak görebilir. İsrail’in tepkisi, paktın askeri kanadı ve sekreteryası ile dolaylı istihbarat paylaşımı mekanizmaları (Pentagon veya CENTCOM aracılığıyla) kurmaya çalışmak şeklinde olabilir.
- Teknolojik Üstünlük Kıskançlığı ve Ankara Dengelemesi: Paktın kurumsallaşması ve yetenek transferi konsepti, Türkiye’nin savunma sanayii ürünlerinin Körfez’de kalıcı bir askeri ayak izi oluşturması demektir. İsrail, kendi hava savunma sistemlerini Suudi Arabistan’a pazarlama hedefini zedeleyen bu Türk-Suudi savunma entegrasyonunu yakından izleyerek kendi teknolojisini alternatif olarak sunmaya çalışabilir.
- Pakistan’ın Varlığına Yönelik Stratejik Tehdit Algısı: Pakistanlı bir generalin sekreterya liderliğini yürütmesi, İsrail’in stratejik analizlerinde Körfez güvenliğinin nükleer güç Pakistan ile eklemlenmesi riskini doğurmaktadır. İsrail, bu yapının gelecekte Filistin veya Doğu Akdeniz gibi krizlerde kendisine karşı bir blok oluşturma potansiyelini göz önünde bulundurarak, sekreteryanın askeri yetkilerinin sınırlı kalması yönünde Washington üzerinden lobi yapabilir.
Jeopolitik Genişleme Potansiyeli: Katar ve Umman Senaryoları
Riyad’daki kurumsal rüşt ispatının ardından, sürecin ilerlemesiyle birlikte paktın Körfez içindeki coğrafi ve stratejik genişleme potansiyeli de ön plana çıkacaktır. Bu bağlamda Katar ve Umman gibi kritik aktörlerin ittifaka katılım ihtimalleri, paktın niteliğini değiştirebilecek iki farklı jeopolitik senaryo sunmaktadır:
- Katar Senaryosu, “Stratejik Derinlik ve Finansal-Teknolojik Sinerji”: Katar’ın ittifaka katılım ihtimali oldukça yüksektir ve bu durum pakt için çarpan etkisi yaratacaktır. Ankara ile köklü bir askeri ittifaka sahip olan ve Riyad ile ilişkilerini tamamen normalleştiren Doha, paktın kurumsal sekreteryasına muazzam bir finansal güç ve lojistik derinlik kazandırabilir. Katar’ın katılımı, Türkiye’nin Körfez’deki askeri ayak izini (Doha’daki Türk askeri üssü vasıtasıyla) paktın ortak mekanizmalarıyla entegre etmesini kolaylaştıracaktır. Ayrıca, Katar’ın “Esnek Mukavemet” doktrinine uyumu, ülkenin savunma sanayii yatırımlarını paktın ortak yetenek havuzuna aktarmasıyla somutlaşacaktır.
- Umman Senaryosu, “Diplomatik Tampon ve Coğrafi Eşik”: Umman’ın ittifaka katılımı, Katar’a kıyasla daha zor ancak jeostratejik açıdan çok daha kritiktir. Maskat yönetimi, geleneksel olarak İran ile Körfez arasında mutlak bir tarafsızlık ve denge politikası yürütmektedir. Umman’ın pakta dahil edilmesi, ittifakın “İran karşıtı bir savaş paktı” olmadığı yönündeki tezini güçlendirecek diplomatik bir kalkan işlevi görecektir. Coğrafi olarak Hürmüz Boğazı ve Yemen sınırında yer alan Umman’ın paktın istihbarat ve radar ağına dahil olması, Husi saldırılarının erken tespitinde paktın elini olağanüstü güçlendirecektir. Ancak Maskat, anayasal tarafsızlık ilkesi gereği pakta tam üye olmak yerine, sadece “Stratejik İstihbarat ve Lojistik Paylaşım Ortağı” statüsünde eklemlenmeyi tercih edebilir.
Genişleme Sürecinde Kuveyt ve BAE İkilemleri
Mekke İttifakı’nın genişleme potansiyeli, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) için derin jeopolitik ikilemleri beraberinde getirmektedir. Kuveyt, anayasal tarafsızlık geleneği ve İran ile hassas coğrafi komşuluğu sebebiyle paktın anti-Tahran bir askeri bloğa dönüşme riskinden çekinmektedir. Ancak Suudi Arabistan ile kurduğu hayati güvenlik bağları nedeniyle paktın dışında kalarak yalnızlaşma korkusu yaşamaktadır. Diğer taraftan BAE, “İbrahim Anlaşmaları” üzerinden İsrail ile inşa ettiği stratejik ortaklığı ve otonom bölgesel nüfuz hedeflerini, Türkiye ile Pakistan’ın ağırlık merkezini oluşturduğu bu yeni paktın kurumsal disiplinine feda etmek istememektedir. Riyad ile rekabet eden Abu Dabi, paktın dışında kalarak bölgesel güvenlik mimarisinin dışına itilme riski ile içeri girerek otonomisini sınırlama açmazı arasında sıkışmış bulunmaktadır. Her iki aktör için de “Esnek Mukavemet Doktrini”, egemenliklerini koruyarak pakt ile seçici angajman kurabilecekleri yegâne formül olarak öne çıkmaktadır.
Türkiye Açısından Durumsal Analiz ve Fırsat Penceresi
Caydırıcılık mesajının ulusal mevzuat filtresine bağlanması, Türkiye açısından stratejik ve anayasal bir zorunluluktur. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 92. maddesi, yabancı ülkelere asker gönderilmesini mutlak surette Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) kararına bağlamaktadır. Riyad’daki ortak metne bu şerhin düşülmesi, Türk diplomasisinin masada anayasal sınırları kırmızı çizgi olarak koruduğunu ve iç hukuku baypas edecek hiçbir uluslararası angajmana izin vermediğini doğrulamaktadır. Bu durum Türkiye açısından üç temel düzlemde değerlendirilebilir:
- Risk Yönetimi ve Vekil Savaşlarından Kaçınma: Türkiye, Suudi Arabistan’a yönelik Husi saldırılarını ve kutsal mekanları hedef alma teşebbüslerini en sert şekilde kınayarak Riyad’ın yanında durmuştur. Ancak “ulusal mevzuat” vurgusu, Türkiye’nin İran ile doğrudan karşı karşıya gelmesini önleyen stratejik bir tampon işlevi görmektedir. Türkiye, Suudi Arabistan’a yönelik haklı savunma ihtiyacına destek verirken, Yemen’deki karmaşık iç savaşın doğrudan bir muharip unsuru haline gelme riskini bertaraf etmiştir.
- “Askeri Yetenek” Konsepti ve Savunma Sanayii Diplomasisi: Bildiride geçen “askeri kuvvetler ve yetenekler” ifadesi sadece sıcak asker konuşlandırılması olarak okunmamalıdır. Türkiye’nin sahip olduğu katmanlı hava savunma sistemleri, elektronik harp kabiliyetleri ve Baykar Akıncı TİHA gibi yerli platformların Suudi savunma ekosistemine entegrasyonu, bu yetenek paylaşımının özünü oluşturmaktadır. Türkiye, sahaya doğrudan muharip piyade göndermek yerine, askeri-teknolojik üstünlüğüyle caydırıcılık inşa etme şansına kavuşmuştur.
- Bölgesel Sahiplenme İlkesi: Türkiye, Batılı güçlerin veya dış aktörlerin bölge tasarımlarına karşı, “bölge sorunlarının bölge aktörlerince çözülmesi” vizyonunu Mekke Paktı üzerinden kurumsallaştırmaktadır. Ulusal mevzuat vurgusu, ittifakın bir hegemonun güdümünde değil, eşit ortakların egemenlik temelinde yükseldiğini göstermektedir.
Sonuç
Riyad Olağanüstü Zirvesi, “Erken Doğum Baskısı” altındaki Mekke İttifakı’nın yapısal olarak çözülmek veya eylemsizliğe gömülmek yerine, kriz anını bir kurumsal sıçrama zeminine dönüştürdüğünü ortaya koymuştur. İttifak, asimetrik tehditler karşısında “Esnek Mukavemet Doktrini”ni pratikte işleterek ilk turnusol sınavından başarıyla çıkmıştır. Zirvede Pakistanlı bir genel sekreterin atanmasıyla kurulan otonom sekreterya mimarisi, paktın gelecekte kâğıt üzerinde bir niyet beyanı olarak kalmayıp, üye ülkelerin anayasal sınırlarını harmonize eden dinamik bir “Yetenek Akreditasyon Havuzu” işlevi göreceğinin metodolojik kanıtıdır.
Hiç kuşkusuz, söz konusu paktın gelecekteki sürdürülebilirliği ve bölgesel jeopolitikteki ağırlığı, küresel ve bölgesel güç merkezlerinin çok katmanlı baskılarını yönetebilme kabiliyetine bağlı olacaktır. Bu kapsamda yapılan projeksiyonlar; paktın bir yandan İran’ın ve vekil unsurlarının asimetrik yıpratma stratejilerine karşı otonom “Ortak İstihbarat Havuzu”nu acilen kurması gerektiğini, diğer yandan ABD/CENTCOM, İsrail ve Hindistan’ın paktı kendi eksenlerine eklemleme veya marjinalleştirme hamlelerine karşı otonom duruşunu korumak zorunda olduğunu göstermektedir. Süreç ilerledikçe Katar ve Umman’ın paktın çeperine dahil edilmesi stratejik mukavemeti tahkim edecek; Kuveyt’in tarafsızlık endişeleri ile BAE’nin otonomi ikilemleri ise paktın esneklik sınırlarını test edecektir. Rusya ve Çin gibi küresel güçlerin çok kutuplu dünya vizyonu ise paktın Batı dışı otonom alanını genişletmesi için diplomatik bir kaldıraç sunmaktadır.
Türkiye açısından ise bu pakt, askeri-teknolojik (özellikle SİHA ve akıllı mühimmat ekosistemi) ve doktrinel üstünlüğünü bölgesel istikrarın hizmetine sunarken, anayasal kırmızı çizgilerini ve TBMM’nin mutlak egemenlik haklarını koruyan rasyonel bir dış politika enstrümanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kapsamda, Mekke İttifakı çerçevesinde caydırıcılığın katı taahhütler yerine her ülkenin ulusal mevzuat sınırlarına bağlanarak esnetilmesi bir zafiyet göstergesi değil; aksine hem bölgesel şok dalgalarına hem coğrafi genişleme krizlerine hem de küresel aktörlerin egemenlik törpüleme stratejilerine karşı kırılmadan esneyebilen kolektif mukavemet gücünün en büyük metodolojik güvencesi olarak kabul edilebilir.
