Bölgesel krizlerin derinleştiği günümüz konjonktürü, Ortadoğu’nun güvenlik mimarisini kökten değiştirecek yapısal bir dönüşümü zorunlu kılmaktadır. Geleneksel kriz yönetimi refleksleri, vekalet savaşlarını ve devlet dışı silahlı aktörlerin yarattığı güvenlik zafiyetlerini çözmekte yetersiz kalmıştır. Ortadoğu’da kalıcı barışın tesisi, geçici ateşkeslerden ziyade, jeopolitik bir omurganın inşa edilmesini gerektirmektedir. Bu omurga, Akdeniz’den Basra Körfezi’ne uzanan kesintisiz bir işbirliği kuşağını kaçınılmaz kılmaktadır. Bu bağlamda Lübnan, Suriye, Irak ve hatta Kuveyt’i de kapsayan bir hat, bölgeyi istikrarsızlık sarmalından çıkaracak yeni bir jeo-ekonomik ve jeo-stratejik çekim merkezi olarak değerlendirilebilir.
Zira mevcut statüko, hat üzerindeki devletlerin egemenlik haklarını kemirirken, toplumsal refahı da yok etmektedir. Dolayısıyla, küresel güç mücadelesinin odağındaki bu coğrafya, ancak yerel dinamiklerin ve kaynakların rasyonel bir işbirliği çatısı altında birleştirilmesi suretiyle dış müdahalelere karşı bağışıklık kazanabilir.
Bundan ötürü, bu çalışmada önerilen söz konusu kuşak, ütopik bir ittifak arayışı değil; askeri, siyasi ve sosyo-ekonomik çöküşün eşiğindeki devletlerin varoluşsal bir refleksle bir araya gelme mecburiyetini gündeme taşımaktadır. Hiç kuşkusuz, bu inşa sürecinde bölgenin kendi kaderini tayin etmesi, bu entegrasyon hattının başarısına ve arkadaki kurucu aklın diplomatik maharetine doğrudan bağlıdır.
Bir Jeopolitik Zorunluluk Olarak “Akdeniz-Basra Kuşağı”
“Akdeniz-Basra Kuşağı”, tarihsel, coğrafi, demografik ve kimliksel bir bütünlüğe dayanmaktadır. Levant bölgesinden Körfez’e uzanan bu hat, küresel ticaretin ve enerji koridorlarının merkezinde yer almaktadır. Diğer taraftan Lübnan, Suriye ve Irak üçlüsü, uzun süredir iç çatışmalar, egemenlik aşınmaları ve ekonomik çöküşlerle anılırken, Kuveyt bölgede zincirin en zayıf halkalarından biri olarak, beka noktasında derin bir endişe ve arayış içindedir. Daha da ötesi, bu devletler arasında tam bir uyum ve hatta dostluk ortamından bahsedebilmek bile pek mümkün değildir.
Nitekim “Suriye-Lübnan”, “Suriye-Irak”, “Irak-Kuveyt” bağlamındaki tarhisel arka plan ve ilişkiler sicili, açıkçası çok da parlak görünmemektedir. Dolayısıyla, bu dört ülkenin bekaları noktasında öncelikle tarihsel kötü hafızayı bir tarafa bırakıp, mevcut kriz ortamından ve belirsizliklerden çıkmak için bugün ve yarına yönelik ortak kader noktasında yeni bir stratejiyi devreye almaları ve bu kapsamda da ivedilikle parçalı vizyonlar yerine ortak bir güvenlik ve refah paradigması geliştirmeleri gerekmektedir. Ve burada güçlü bir “finansal tutkala” ihtiyaç duyulmaktadır. Bu “finansal tutkal”, hiç kuşkusuz, Körfez’de sıkışıp kalmış ve bu bağlamda bir çıkış stratejisi arayan Kuveyt’tir.
Kuveyt’in bu kuşağa dahil edilmesi, projenin tamamlayıcılık boyutu açısından kritik bir zorunluluk arz etmektedir. Zira Kuveyt; finansal kapasitesi, köklü diplomatik geleneği ve istikrarlı devlet yapısıyla bu hattın iktisadi motoru ve dengeleyici unsuru olma potansiyeline sahiptir. Kuveyt’in finansal gücü ve liman altyapısı, Irak’ın yeniden imarı, Suriye’nin istikrara kavuşturulması ve Lübnan’ın ekonomik darboğazdan çıkması için gereken can suyunu sağlayacaktır. Bu dörtlü entegrasyon, bölge ülkelerini “başarısız devlet” nitelendirmesinden de hızla uzaklaştıracak somut bir çıkış yoludur.
Bu entegrasyon, hiç kuşkusuz, Sykes-Picot ile özdeş asırlık sömürge mirasından kalan suni sınırlar ve derin kimliksel kırılmaların aşılmasını da sağlayacaktır. Akdeniz-Basra hattında tarihsel nehir havzaları ve ticaret yollarının doğal organik yapısının yeniden canlandırılması, jeopolitik bir parçalanmışlığa da son verecektir. Bu bağlamda Kuveyt’in katılımıyla Körfez sermayesi, Levant’ın insan kaynağı ve tarım-sanayi potansiyeliyle birleşerek bölgeyi dışa bağımlı ve kırılgan bir yapıdan kurtaracaktır.
Güvenlik Denkleminin Dönüşümü ve Vekalet Savaşlarının Sonu
“Akdeniz-Basra Kuşağı”nın hayata geçmesi, Ortadoğu’daki güvenlik paradigmasını radikal bir biçimde değiştirecektir. Bu kapsamda öncelikle milli orduların güçlenmesi/güçlendirilmesi, çok boyutlu işbirliğini ve devletlerin egemenlik alanlarını yeniden tesis etmelerini sağlayacaktır. Böylece güçlenen merkezi yapılar, vekil örgütlerin zemin bulduğu meşruiyet ve güvenlik boşluklarını da dolduracaktır. Sınır güvenliği, istihbarat paylaşımı ve ortak asayiş mekanizmaları, dış aktörlerin bölgeyi bir çatışma sahası olarak kullanmasını engelleyecek, bu ülkeler vekalet savaşları alanı olmaktan çıkacaklardır.
Bunun dışında, bu hatta inşa edilecek güvenlik ortamıyla birlikte, bölgesel istikrarsızlığı ve vekil örgütlerin varlığını kendi agresif güvenlik doktrini için gerekçe gösteren İsrail’in argümanı da işlevsiz kalacaktır. Kurumsal, öngörülebilir ve uluslararası hukuka dayalı bir bölgesel kuşağın varlığı, Batı dünyasında ve Avrupa Birliği’nde karşılık bulan, İsrail tarafından kendi iç kamuoyu da dahil olmak üzere tüm dünyaya servis edilen “güvenlik mazeretlerini” de boşa çıkaracaktır.
Tüm bunlara ilaveten, ekonomik refahın ve karşılıklı bağımlılığın artması, mezhepsel ve etnik hatlar üzerinden kurgulanan yapay çatışma dinamiklerini zayıflatacak, bölgede kimlik bazlı çatışmaların sonu da hızlanacaktır. Bu dönüşümün sağlıklı bir zeminde yürütülebilmesi, hiç kuşkusuz, aktörler arasında derin bir güven inşasını gerektirmektedir. Dolayısıyla siyasi bagajları olmayan, bölge dengelerini iyi bilen ve kriz yönetiminde yüksek koordinasyon yeteneğine sahip köklü bir dış aktörün himayesi ve yönlendirici aklı, bu sürecin akamete uğramaması için hayati önem taşımaktadır.
Küresel Denklem: Enerji, Tedarik Zincirleri ve “Konvektör Ülke”
“Akdeniz-Basra Kuşağı”, sadece yerel bir işbirliği modeli değil, küresel güç dengelerini birbirine bağlayan bir “Jeo-Ekonomik Konvektör” niteliğindedir. Bu kuşağın üreteceği enerji ve lojistik sinerji, küresel pazarlara açılmak zorundadır. “Kuzey-Güney” ve “Doğu-Batı” akslarının tam kesişim noktasında yer alan bu kuşağı, küresel aktörlere bağlayacak lojistik ve stratejik kapı, hiç kuşkusuz doğrudan kuzey komşuları olan ve her geçen gün “Konvektör Ülke” konumu çok boyutlu olarak artan Türkiye’dir. Söz konusu stratejik köprü, hattın tüm lojistik çıktısını küresel pazarlara optimize ederek ulaştıracak bir deneyim, alt yapı ve networke, dolayısıyla da gelinen aşama itibarıyla “konvektör” niteliğine de sahiptir. Bu bağlamda “Akdeniz-Basra Kuşağı”, Türkiye’nin sahip olduğu altyapı ağları ve bunu yönetebilme vasfıyla Çin, Rusya ve Avrupa gibi küresel güç merkezleri için vazgeçilmez bir “blok partner” haline gelebilir.
Uygulanabilir Yol Haritası: Güven ve Entegrasyonun İnşası
Mevcut bölgesel kriz ortamı, statükonun sürdürülemez olduğunu kanıtlamıştır. Bu kriz, tarafların bir araya gelmesi için yapısal bir fırsat penceresi sunmaktadır. Bu bağlamda dört aşamalı bir yol haritası sunulabilir:
1. Aşama: Dolaylı Diplomasi ve Çift Merkezli Koordinasyon
Dolaylı diplomasinin kurumsal mekanizması, projenin coğrafi, demografik ve siyasi dengelerini gözeterek Bağdat ve Şam merkezli iki ayaklı bir yapıda kurulabilir. Bu iki tarihi başkentte kurulacak koordinasyon ofisleri, süreci yönetecek olan “Ortak Koordinasyon Komitesi” çatısı altında birleştirilebilir. Bu sürece, Kuveyt’in özellikle finansal boyutta katılımı ve vereceği destek büyük bir ehemmiyet arz etmektedir. “Ortak Koordinasyon Komitesi”nin,siyasi tartışmalardan arındırılmış, teknik ve operasyonel sürekliliği esas alan katı bir çalışma protokolü uygulaması da kaçınılmaz olacaktır.
2. Aşama: Altyapı, Tedarik Zinciri ve Enerji Güvenliği Ortaklığı
Bu aşamada, Kuveyt’in finansman gücü ile Irak’ın Büyük Faw Limanı projesinin entegre edilmesi ve bu bağlamda “Kalkınma Yolu Koridoru” projesinin artan kapasitesi, Irak ve Suriye arasındaki demiryolu ve karayolu ağlarının modernize edilerek Basra-Akdeniz lojistik koridorunun işler hale getirilmesi, Lübnan ve Suriye’nin enerji altyapısının, Körfez ve Irak enerji şebekeleri ve Türkiye ile de senkronize edilmesi büyük bir ehemmiyet arz etmektedir. Hiç kuşkusuz, bu fiziki entegrasyon, bölgedeki serbest ticaret bölgelerinin kurulması ve gümrük muafiyetlerinin kademeli olarak hayata geçirilmesiyle birlikte daha güçlü bir aşamaya geçecektir. Ortak enerji koridoru, hattaki her ülkenin iç tüketim krizlerini çözerken, endüstriyel üretimin maliyetlerini de düşürecektir. Böylece, Basra’dan Akdeniz’e ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya kesintisiz akacak ham madde ve mamul ürünler, kuşağın ekonomik cazibe merkezi olma kimliğini daha da pekiştirecektir.
3. Aşama: Ortak Güvenlik Sekreteryası ve Sınır Yönetimi
Bu aşamada yıkıcı faaliyetlere karşı istihbarat paylaşımı, sınır aşan suçlar ve terörle mücadele kapsamında ortak bir sekreteryanın kurulması gerekmektedir. Kuşkusuz, sınır güvenliğinin milli ordular eliyle sağlanması, vekil örgütlerin hareket alanını tamamen kısıtlayacaktır. Kurulacak ortak sekreterya, sınır hatlarında hibrit tehditlere karşı entegre erken uyarı sistemleri ve ortak devriye mekanizmalarını geliştirecektir. Bölgesel askeri doktrinlerin uyumlulaştırılması, lojistik derinliği olan savunma sanayii partnerinin rehberliğiyle sağlanacaktır. Bu durum, milli orduların asimetrik savaş kabiliyetini artırırken, devlet dışı aktörlerin bölgedeki fiziki varlığını da sonlandıracaktır.
4. Aşama: Küresel Entegrasyon ve Çoklu Anlaşmalar
Dörtlü kuşağın istikrar kazanmasının ardından, hattın kuzeyindeki jeopolitik köprü/bağlantı olan Türkiye üzerinden Avrupa Birliği, Çin, Rusya, Kafkasya ve Orta Asya devletleriyle kurumsal ortaklık anlaşmalarının imzalanması daha rahat olacaktır. Kuşkusuz, çok taraflı küresel anlaşmalar, kuşağın hukuki ve siyasi dokunulmazlığını uluslararası tescil altına alacaktır. Bu kapsamda Ankara’nın sahip olduğu bölgesel ve uluslararası boyuttaki geniş küresel diplomasi ağı ve konvektör ülke olma avantajı kullanılarak, hattın enerji ve tedarik çıktıları küresel borsalara ve stratejik rezervlere entegre edilebilir. Böylece, küresel aktörlerin bu hattın istikrarını koruma yönündeki çıkarları, yerel istikrarın uluslararası güvencesi olacaktır.
Bu noktada söz konusuprojenin yerel, bölgesel ve uluslararası boyutta “ortak refah, yapısal istikrar ve bölgesel sahiplik” odaklı, kapsayıcı ve yapıcı katkısı, hiç kuşkusuz bu uluslararası kabulde büyük bir rol oynayacaktır. Hattın küresel tedarik zinciri krizlerini çözen, enerji arz güvenliğini garanti altına alan ve göç dalgalarını kaynağında durduran insani-iktisadi bir kalkınma koridoru olması, başta Batı dünyası olmak üzere bölgede istikrarlı devlet yapılarının tahkim edilmesine önem veren tüm aktörler açısından en rasyonel formül olarak kabul görecektir.
Bu yeni kuşağın Çin’in “Kuşak & Yol” vizyonu ile Avrupa’nın enerji çeşitlendirme stratejilerini birbirine bağlayan “nötr ve tamamlayıcı bir köprü” olduğu ve bu kapsamda “Kalkınma Yolu Koridoru” ve “Orta Koridor” bağlamındaki tamamlayıcı, güçlendirici rolü de söz konusu uluslararası meşruiyet ve desteğin sağlanması noktasında geniş bir konsensüs zemini üretecektir.
Sonuç
“Akdeniz-Basra Refah İstikrar Kuşağı”, Ortadoğu’nun kaderini dış müdahalelerden arındırarak “bölgesel sahiplik” ilkesiyle yeniden şekillendirme projesi olarak ön plana çıkmaktadır. Lübnan, Suriye, Irak ve Kuveyt’in oluşturacağı bu stratejik kuşak, kronik krizlerin çözümünde sinerji merkezli bir model sunmaktadır. Bölgenin zengin yer altı kaynakları ve köklü medeniyet birikimi, ancak böyle bir bütüncül vizyonla küresel anarşinin pençesinden kurtarılabilir.
Bu modelde, güvenlik mekanizmalarının kurumsallaşması, devlet dışı silahlı unsurların finansman ve lojistik hatlarını kendiliğinden kurutacaktır. Ortak sınır yönetimi ve asayiş işbirliği, radikalizmin üreme zeminini ortadan kaldıracaktır. İsrail’in güvenlik bahaneleri küresel kamuoyunda boşa çıkarken, milli orduların tahkimi sayesinde bölge, hegemon güçlerin vekil örgütler eliyle yürüttüğü yıpratma savaşlarının laboratuvarı olmaktan kalıcı olarak çıkacaktır.
“Akdeniz-Basra Refah İstikrar Kuşağı”, bölge halklarının refah seviyesini yükseltirken, geçmişin düşmanlıklarını geleceğin ortak ticari ortaklıklarına dönüştürecektir. Projenin hayata geçmesiyle birlikte Ortadoğu, bir çatışma sahası olmaktan çıkıp küresel sistemin en dinamik, güvenli ve üretken merkezlerinden birine evrilecektir. Zira, güvenlik ve refahın sınırları aşan doğası, bu kuşağın inşasını bir tercihten ziyade, ortak bir gelecek tasavvurunun kaçınılmaz bir gerçeği haline getirmektedir. Bu devasa mimarinin inşa sürecinde, hiç kuşkusuz, bölge ülkelerinin egemenlik haklarına saygılı, yapıcı ve birleştirici bir rol oynayacak, arka planda oyun kurucu zekasıyla süreçleri koordine edecek deneyimli bir aktörün varlığı başarının temel anahtarı olacaktır.
