Tarih:

Paylaş:

Kırılgan Refahtan Caydırıcı Güce: Kuveyt’in Jeopolitik Kıskacı ve “Kalkan-Köprü Stratejisi”

Benzer İçerikler

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

Kuveyt, kişi başına düşen milli gelir düzeyi ve küresel ölçekteki devasa egemen varlık fonuyla dünyanın en müreffeh ekonomilerinden birini temsil etmektedir. Ne var ki Basra Körfezi’nin bu zengin aktörü, sahip olduğu finansal ihtişamı askeri ve jeopolitik bir caydırıcılığa dönüştürmekte kronik bir başarısızlık yaşamaktadır. Coğrafyanın sunduğu asimetrik riskler ile zenginliğin getirdiği rehavet arasındaki bu derin tezat, Kuveyt’i bölgesel revizyonist güçlerin açık hedefi haline getirmektedir. Kuveyt’in asgari düzeydeki savunma kapasitesi, saldırgan komşular karşısında caydırıcı bir set çekemediği gibi, ülkeyi küresel güçlerin askeri himayesine bağımlı kılmaktadır.

Günümüzde artan İran tehdidi ve bölgesel vekalet savaşları, bu jeopolitik zafiyetin askeri bir kırılganlıktan öte varoluşsal bir tehdit olduğunu yeniden gözler önüne sermektedir. Nitekim 1990 yılında Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak’ın gerçekleştirdiği ani işgal, Kuveyt için askeri hazırlıksızlığın ve jeopolitik edilgenliğin ne tür yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini gösteren acı bir tarihi tecrübe olarak hafızalardaki tazeliğini korumaktadır.

Bugün Kuveyt, benzer bir stratejik felaketle karşılaşmamak adına yapısal zaaflarını analiz etmek, bölgesel entegrasyon hareketlerindeki rolünü yeniden tanımlamak ve edilgen konumundan sıyrılarak proaktif bir aktöre dönüşmek zorundadır. Bu kapsamda Kuveyt’in “Kalkan-Köprü Stratejisi”ni hayata geçirmesi bir mecburiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira, küreselleşen ve jeopolitik riskler ve belirsizliklerin zirve yapmaya başladığı günümüz dünyasında, devletler veya kurumlar kendilerini korurken aynı zamanda dış dünya ile bağlarını sürdürmesini sağlayan bir çift yönlü adaptasyon ve yönetim stratejisine ihtiyaç duymaktadırlar. Bu stratejide “Kalkan” savunmayı, risk azaltmayı ve operasyonel güvenliği temsil ederken; “Köprü” ise büyümeyi, stratejik ortaklıkları ve dış pazarlarla olan bağlantıyı ifade etmektedir.

Diğer taraftan, bu stratejinin başarıyla uygulanabilmesi için Kuveyt’in askeri, siyasi ve diploması bağlamındaki zafiyetinin ardında yatan nedenleri ciddi manada masaya yatırması ve sahip olduğu zenginliği caydırıcı bir niteliğe büründürecek bir stratejik muhasebe yaparak, ülke jeopolitiğini merkeze alan yeni bir yol haritası geliştirmesi kaçınılmaz görülmektedir.

Kuveyt’in Yapısal Handikapları

Kuveyt’in önündeki en temel sorun, sahip olduğu jeopolitik ile bire bir ilgilidir. Nitekim Kuveyt’in askeri zafiyetinin arkasında yatan ilk temel unsur “stratejik derinlik” eksikliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Ülke, düz ve son derece küçük bir coğrafi alana kuruludur. Toprakları, Irak veya İran gibi devasa yüzölçümüne ve askeri mobilizasyon yeteneğine sahip büyük komşuları karşısında doğal bariyerler ya da savunma hatları sunmamaktadır. Bu durum, olası bir kara harekâtında düşman unsurların ülkenin kalbine çok kısa sürede ulaşmasını kolaylaştırmaktadır.

Bu coğrafi zayıflık, demografik asimetri ile birleştiğinde savunma hatlarını tamamen felç etmektedir. Yaklaşık 4.3 milyonluk ülke nüfusunun yalnızca üçte birini Kuveyt vatandaşları oluşturmaktadır. Sınırlı insan kaynağı, konvansiyonel ordular karşısında niceliksel bir zafiyet doğurmakta ve sürdürülebilir bir seferberlik ilanını imkânsız kılmaktadır. Ayrıca yüksek refah seviyesinin topluma getirdiği konfor, paralı askerlik mekanizmalarına olan bağımlılığı artırmış ve yerel nüfusun orduya katılım motivasyonunu köreltmiştir. Ordu, yapısal olarak ulusal bir savunma bilincinden ziyade, dışarıdan ithal edilen teknolojiye ve yabancı askeri danışmanların stratejik aklına bağımlı hale gelmiştir. Dolayısıyla tüm bu zafiyetler, Kuveyt’i bölgesel vekalet savaşlarının en kırılgan alanı haline getirmektedir.

Bunların dışında Kuveyt, Şii-Sünni kutuplaşmasının ve İran-Suudi Arabistan rekabetinin tam merkezinde yer alan jeopolitik bir fay hattı üzerindedir. Kendi savunma mekanizmalarını kuramayan zengin bir devlet olarak Kuveyt, komşu güçlerin nüfuz mücadelelerinde kolaylıkla manipüle edilebilecek, istikrarsızlaştırılmaya müsait zayıf bir halka olarak öne çıkmaktadır.

Kısa, Orta ve Uzun Vadeli Risk Senaryoları ve Çıkış Stratejileri

Saddam Hüseyin’in işgaliyle tarihi ve psikolojik bir travma yaşayan Kuveyt, bugün de çok boyutlu ve zamana yayılmış varoluşsal tehditlerle karşı karşıya bulunmaktadır. Bu bağlamda Kuveyt açısından kısa vadeli riskler, doğrudan sıcak çatışma ve kuşatma senaryolarını içermektedir. İran veya onun bölgedeki vekil güçlerinin, Basra Körfezi’ndeki Kuveyt petrol altyapısını, limanlarını ve su ihtiyacını karşılayan hayati tuzsuzlaştırma tesislerini kamikaze İHA’lar veya füzelerle vurma olasılığı en sıcak tehdittir. Deniz ticaret yollarının veya Hürmüz Boğazı’nın abluka altına alınması, gıda ve enerji güvenliğini birkaç gün içinde çökertebilecek bir potansiyele sahiptir.

Orta vadeli riskler ise iç güvenlik dinamikleri ve demografik fay hatları üzerinden şekillenmektedir. Ülkede nüfusun yaklaşık yüzde 30’unu oluşturan Şii azınlığın, dış güçler tarafından mezhepsel kartlar kullanılarak provoke edilmesi ve iç istikrarsızlık malzemesi yapılması ciddi bir risk faktörüdür. Bununla birlikte, gelişmiş finansal ağlara sahip olan Kuveyt’in, devlet kurumlarını ve bankacılık sistemini felç edecek siber saldırılara maruz kalması orta vadede rejimin meşruiyetini ve iktisadi gücünü sarsabilecek niteliktedir.

Uzun vadeli risk senaryolarında ise jeopolitik unutulma tehlikesi baş göstermektedir. Küresel enerji dönüşümü ve yeşil enerji politikaları nedeniyle petrolün stratejik önemi azaldıkça, Kuveyt’in başta ABD olmak üzere Batılı müttefikleri için bir güvenlik önceliği olmaktan çıkması kaçınılmaz görülmektedir. ABD’nin bölgeden çekilme süreci, bu kapsamda Kuveyt tarafından da dikkatlice takip edilmektedir. Şu an için bile yeterince caydırıcılık sağlayamayan ve ciddi anlamda bir tartışma mevzuu olan ABD/Batı güvenlik şemsiyesinin altından çekilmesi, Kuveyt’i bölgedeki yırtıcı aktörler karşısında tamamen korumasız bırakacak görünmektedir. Bu bağlamda çanlar, adeta Kuveyt için de çalmaktadır. Nitekim söz konusu çok boyutlu tehditler, şimdiden Kuveyt’in emirlik yönetimi ve iktidardaki El Sabah ailesi üzerinde çift yönlü ve yıpratıcı bir baskı oluşturmaktadır. Savunma harcamalarının rasyonel olmayan bir şekilde sürekli artması, petrol fiyatlarındaki dalgalanmalarla birleştiğinde devlet bütçesi üzerinde taşınamaz bir yük meydana getirmektedir. Bu ekonomik baskı, güvenlik kaygılarının getirdiği varoluşsal panikle birlikte, kontrol edilemez bir takım sonuçlara yol açma potansiyeli taşımakta, süreci kronik bir hale taşımaktadır.

Kuveyt, üzerinde jeopolitik hesaplar yapılan zayıf bir kurban olmaktan kurtulup bölgesinde etkili bir aktöre dönüşmek istiyorsa, geleneksel savunma anlayışını terk ederek “Asimetrik Caydırıcılık ve Akıllı Diplomasi” doktrinini benimsemelidir.

Konvansiyonel anlamda büyük bir ordu kurması demografik olarak imkânsız olan Kuveyt, askeri stratejisini niteliksel üstünlük üzerine inşa etmesi kaçınılmaz görülmektedir. Bu doğrultuda, insansız hava araçları, otonom deniz sistemleri, yapay zekâ destekli entegre hava savunma sistemleri ve Orta Doğu’nun en donanımlı siber savunma ordusu kurulmalıdır. Siber alanda kurulacak mutlak bir üstünlük, hiç kuşkusuz, düşman unsurların dijital altyapısını tehdit ederek asimetrik bir caydırıcılık sağlayacaktır.

Askeri teknolojinin yanı sıra, ekonomik güç de bir dış politika enstrümanı ve finansal kalkan olarak yeniden yapılandırılmalıdır. Bu kapsamda, Kuveyt Yatırım Otoritesi’nin (KIA), ham sermaye biriktirmek yerine küresel ve bölgesel güçlerin kritik altyapılarına, lojistik hatlarına ve teknoloji şirketlerine stratejik ortak olması büyük bir önem arz etmektedir. “Kuveyt’in istikrarsızlaşması, küresel finansal sistemin ve büyük güçlerin çıkarlarının doğrudan zarar görmesidir” algısı tüm dünyaya başarıyla enjekte edilmelidir. Zira, finansal bağımlılık ilişkileri, ülkenin sınırlarını fiziki ordulardan çok daha etkin bir şekilde koruma kapasitesine sahiptir.

Bölgesel Entegrasyon ve “Akdeniz-Basra Güvenlik Kuşağı” Vizyonu

Kuveyt, tarihsel mirası gereği Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) içinde her zaman dengeli, uzlaşmacı ve bölgesel entegrasyondan yana bir çizgi takip etmiştir. Katar krizi sırasında üstlendiği başarılı arabuluculuk rolü, bu diplomatik karakterin en somut tezahürüdür. Bu doğrultuda, Ortadoğu’da Yapısal Çözüm ve Jeopolitik Entegrasyon: ‘Akdeniz-Basra Güvenlik, İstikrar ve Refah Kuşağı’ analizimde gündeme getirdiğim hususlar, hiç kuşkusuz Kuveyt’in güvenlik ve dış politika arayışlarına da doğrudan cevap veren bir vizyon sunmaktadır. Zira, Kuveyt yönetimi bu entegrasyon projesine oldukça rasyonel ve vizyoner bir akılla yaklaşma potansiyeline sahiptir. Çünkü bu kuşak projesi, Kuveyt’i sadece Basra Körfezi’nin jeopolitik çıkmazına sıkışmış durağan bir liman olmaktan kurtaracak ve Akdeniz’e bağlayan ticari, lojistik bir “Köprü Devlet” statüsüne yükseltecektir.

Söz konusu entegrasyon modeli, aynı zamanda İran ve Irak gibi revizyonist aktörlerin saldırgan emellerini, karşılıklı ekonomik bağımlılık ağları yaratarak yumuşatmayı ve sistem içinde evcilleştirmeyi de hedeflemektedir. Bu durum, Kuveyt’in dış politikasındaki “tarafsız arabulucu” kimliğine küresel ve kurumsal bir meşruiyet zemini kazandıracaktır. Ayrıca bu vizyon, Kuveyt’in tek bir küresel gücün (ABD) askeri korumasına olan asimetrik bağımlılığını azaltma stratejisine de tam olarak hitap etmektedir. Türkiye’nin de merkezinde yer alacağı bu istikrar kuşağı, Kuveyt’e dış ilişkilerinde manevra alanı ve çok boyutlu ittifak alternatifleri sunacaktır.

Diğer taraftan, Kuveyt’in bu proaktif vizyonu ve entegrasyon hamlelerini hayata geçirmesinin önünde ciddi yapısal engeller bulunmaktadır. İlk olarak, KİK içi rekabet ve özellikle Suudi Arabistan ile BAE’nin bölge üzerindeki hegemonik liderlik baskısı, Kuveyt’in bağımsız hareket alanını kısıtlamaktadır. İkinci olarak, İran’ın bölgedeki çok taraflı ve Batı/Türkiye eksenli entegrasyon projelerini kendi etki alanına bir tehdit olarak görmesi ve sahada sabote etme arzusu büyük bir handikaptır. Son olarak, Kuveyt’in iç siyasi yapısındaki bir takım kronik uyuşmazlıklar da sürecin önündeki engeller arasında yer almaktadır. Bu engelleri aşmak adına Kuveyt, bölgesel ittifaklarında radikal bir çeşitlendirmeye gidebilir. Özellikle Türkiye ile olan askeri, savunma sanayii ve stratejik işbirliği anlaşmalarının en üst seviyeye çıkarılması ve Türk savunma sanayiinin caydırıcı ürünlerinin Kuveyt ordusuna entegre edilmesi bu süreçte büyük bir rahatlama sağlayacaktır.

Sonuç

Kuveyt için mevcut bölgesel kriz dinamikleri, askeri hazırlıksızlığa dayalı mevcut statükonun artık sürdürülemez olduğunu kesin bir şekilde ortaya koymuştur. Sadece finansal zenginliğe güvenerek jeopolitik fırtınalardan sağ çıkma dönemi geride kalmıştır; zira savunmasız bir zenginlik, saldırgan aktörler için yalnızca iştah kabartan bir ganimet niteliğindedir. Kuveyt, bölgesel çatışmaların pasif bir kurbanı ya da korumasız bir “avı” olmak istemiyorsa, coğrafyasını küresel ticaret hatlarının ve uluslararası güvenliğin vazgeçilmez bir geçiş güzergahı haline getirmek mecburiyetindedir. Bu doğrultuda, “Akdeniz-Basra Güvenlik, İstikrar ve Refah Kuşağı” gibi çok taraflı, kapsayıcı jeopolitik projelerde kurucu ve finansör bir rol üstlenmek, Kuveyt için lüks değil stratejik bir zorunluluktur. Ülke, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü sadece yabancı orduların insafına veya paralı askerlerin gücüne değil, uluslararası sistemin can damarı olan jeopolitik vazgeçilmezlik ilkesine dayandırmalıdır. Kuveyt’in gelecekteki varlığı ve bekası, fiziki sınırlarını sadece askeri tahkimatlarla değil, kıtaları ve ekonomileri birbirine bağlayan güçlü entegrasyon ağlarıyla örmesinde yatmaktadır. Bölgesel tehditleri ekonomik rasyonalizmle eritebilen, savunmasını teknolojiyle asimetrikleştiren bir Kuveyt, Orta Doğu denkleminde edilgen bir kurban değil, istikrarı dikte eden oyun kurucu bir aktör olarak varlığını sürdürebilir. Bunun için de “stratejik akla” yatırım yapması ve bu bağlamda derin işbirliği süreçlerini başlatması kaçınılmazdır.

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL
Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL
1969 Dörtyol-Hatay doğumlu olan Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol, Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden 1993 yılında mezun oldu. BÜ’de 1995 yılında Yüksek Lisans çalışmasını tamamlayan Erol, aynı yıl BÜ’de doktora programına kabul edildi. Ankara Üniversitesi’nde doktorasını 2005’de tamamlayan Erol, 2009 yılında “Uluslararası İlişkiler” alanında doçent ve 2014 yılında da Profesörlük unvanlarını aldı. 2000-2006 tarihleri arasında Avrasya Stratejik Araştırmaları Merkezi (ASAM)’nde görev yapan Erol, ASAM’ın Genel Koordinatörlük görevini de bir dönemliğine yürütmüştür. 2009 yılında Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün (SDE) Kurucu Başkanlığı ve Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerinde bulundu. Uluslararası Strateji ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi (USGAM)’nin de kurucu başkanı olan Prof. Erol, Yeni Türkiye Stratejik Araştırmalar Merkezi (YTSAM) Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Başkanlığını da yürütmektedir. Prof. Erol, Gazi Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi (GAZİSAM) Müdürlüğü görevinde de bulunmuştur. 2007 yılında Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı (TÜRKSAV) “Türk Dünyası Hizmet Ödülü”nü alan Prof. Erol, akademik anlamdaki çalışmaları ve medyadaki faaliyetlerinden dolayı çok sayıda ödüle layık görülmüştür. Bunlardan bazıları şu şekilde sıralanabilir: 2013 yılında Çağdaş Demokratlar Birliği Derneği tarafından “Yılın Yazılı Medya Ödülü”, 2015 yılında “APM 10. Yıl Hizmet Ödülü”, Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) tarafından “2015 Yılın Basın-Fikir Ödülü”, Anadolu Köy Korucuları ve Şehit Aileleri “2016 Gönül Elçileri Medya Onur Ödülü”, Yörük Türkmen Federasyonları tarafından verilen “2016 Türkiye Onur Ödülü”. Prof. Erol’un 15 kitap çalışması bulunmaktadır. Bunlardan bazılarının isimleri şu şekildedir: “Hayalden Gerçeğe Türk Birleşik Devletleri”, “Türkiye-AB İlişkileri: Dış Politika ve İç Yapı Sorunsalları”, “Avrasya’da Yeni Büyük Oyun”, “Türk Dış Politikasında Strateji Arayışları”, “Türk Dış Politikasında Güvenlik Arayışları”, “Türkiye Cumhuriyeti-Rusya Federasyonu İlişkileri”, “Sıcak Barışın Soğuk Örgütü Yeni NATO”, “Dış Politika Analizinde Teorik Yaklaşımlar: Türk Dış Politikası Örneği”, “Krizler ve Kriz Yönetimi: Aktörler ve Örnek Olaylar”, “Kazakistan” ve “Uluslararası İlişkilerde Güncel Sorunlar”. 2002’den bu yana TRT Türkiye’nin sesi ve TRT Radyo 1 (Ankara Radyosu) “Avrasya Gündemi”, “Stratejik Bakış”, “Küresel Bakış”, “Analiz”, “Dosya”, “Haber Masası”, “Gündemin Öteki Yüzü” gibi radyo programlarını gerçekleştirmiş olan Prof. Erol, TRT INT televizyonunda 2004-2007 yılları arasında “Arayış”, 2007-2010 yılları arasında Kanal A televizyonunda “Sınır Ötesi” ve 2020-2021’de de BBN TÜRK televizyonunda “Dış Politika Gündemi” programlarını yapmıştır. 2012-2018 yılları arasında Millî Gazete’de “Arayış” adlı köşesinde dış politika yazıları yayımlanan Prof. Erol’un ulusal-uluslararası medyada çok sayıda televizyon, radyo, gazete, haber siteleri ve dergide uzmanlığı dahilinde görüşlerine de başvurulmaktadır. 2006-2018 yılları arasında Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde ve Ankara Üniversitesi Latin Amerika Araştırmaları Merkezi’nde (LAMER) de dersler veren Prof. Erol, 2018’den bu yana Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak akademik kariyerini devam ettirmektedir. Prof. Erol, 2006 yılından itibaren Ufuk Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde de dersler vermiştir. Prof. Erol’un başlıca ilgi ve uzmanlık alanları ve bu kapsamda lisans, master ve doktora seviyesinde verdiği derslerin başlıcaları şu şekilde sıralanabilir: “Jeopolitik”, “Güvenlik”, “İstihbarat”, “Kriz Yönetimi”, “Uluslararası İlişkilerde Güncel Sorunlar”, “Türk Dış Politikası”, “Rus Dış Politikası”, “ABD Dış Politikası”, “Orta Asya ve Güney Asya”. Çok sayıda dergi ve gazetede yazıları-değerlendirmeleri yayımlanan Prof. Erol’un; “Avrasya Dosyası”, “Stratejik Analiz”, “Stratejik Düşünce”, “Gazi Bölgesel Çalışmalar”, “The Journal of SSPS”, “Karadeniz Araştırmaları gibi” akademik dergilerde editörlük faaliyetlerinde bulunan Prof. Erol, “Bölgesel Araştırmalar”, “Uluslararası Kriz ve Siyaset Araştırmaları”, “Gazi Akademik Bakış”, “Ege Üniversitesi Türk Dünyası İncelemeleri”, “Ankara Uluslararası Sosyal Bilimler”, “Demokrasi Platformu” dergilerinin editörlüklerini hali hazırda yürütmekte, editör kurullarında yer almaktadır. 2016’dan bu yana Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) Kurucu Başkanı olarak çalışmalarını devam ettiren Prof. Erol, evli ve üç çocuk babasıdır.