Tarih:

Paylaş:

Yeni Dünya Düzeninin “Beştepe Deklarasyonu”: 2026 Ankara Zirvesi ve NATO 3.0’ın Jeopolitik Kodları

Benzer İçerikler

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi, küresel jeopolitik fay hatlarının parçalandığı bir dönemde transatlantik güvenlik mimarisini yeniden şekillendiren tarihi bir dönüm noktası olmuştur. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde bir araya gelen 32 müttefik ülkenin lideri, yayınlanan Ankara Zirvesi Bildirisi ile Washington Antlaşması’nın 5. maddesine ve kolektif savunma taahhüdüne olan sarsılmaz bağlılıklarını en doğrudan ifadelerle teyit etmiştir.

Bu bağlamda, söz konusu Zirve öncesinde kaleme aldığım polemolojik ve stratejik öngörülerimde ön plana çıkan tespit ve öngörülerin, başta “NATO Ankara Uzlaşısı” olmak üzere, Ankara’da alınan kararlar ve liderlerin verdikleri mesajlar ile teyidi, bundan sonraki sürece yönelik bir analizi kaçınılmaz kılmaktadır. Zira bu Zirve’yle birlikte örgüt içindeki tartışmalar en azından uzun bir süreliğine dondurulmuş bulunmaktadır. Daha da ötesi, kartların ve rollerin yeni dünya gerçekliğine uygun olarak sessizce dağıtıldığı, “Yeni NATO” yapılanma sürecinde “Pandora’nın Kutusu”nun açıldığı bir süreç söz konusudur.

Nitekim söz konusu Zirve, Soğuk Savaş ezberlerinin bittiği, müttefiklerin savunma harcamalarında %5 hedefiyle kendi bölgesel alt güvenlik şemsiyelerini (AB NATO’su gibi) kurduğu ve nükleer/siber unsurlarla donatılmış teknoloji odaklı yeni bir kolektif savunma mantığının oturduğu bir kırılma noktası olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye ise CAATSA prangalarını kırarak, füzelerin ortak üretimi ve F-35/KAAN entegrasyonuyla ittifakın hem Doğu kanadındaki aşılmaz kalesi hem de mevcut diplomasisi ile tıkanıklıkları açan en stratejik “Joker” aktörü olduğunu kanıtlamıştır.

Dolayısıyla bu analiz; Zirve’nin sonuçlarını, İttifak’ın gelecekteki kurumsal dönüşümünü, öncelikli jeopolitik sahaları ve bu yeni denklemde Türkiye’nin kazandığı merkezi aktörlük rolünü çok boyutlu bir perspektifle ele almaktadır.

Küresel Dağılım Dengesinde Türkiye’nin Eksen Rolü

Zirve öncesinde yayımlanan Transatlantik Güvenlik Mimarisinin Dönüşümü ve ‘Joker Üyelik’ başlıklı makalemde, küresel güç mücadelesinin katı bloklaşmalar yerine esnek, çok vektörlü ve geçişken bir karakter kazanacağını ileri sürmüştüm. Ankara Zirvesi, Türkiye’nin tam olarak bu jeostratejik tanıma uygun biçimde NATO’nun en kritik “Joker Üyesi” haline geldiğini kanıtlamıştır. Ev sahibi sıfatıyla yürütülen yoğun diplomasi trafiği, İttifak’ın tıkanan damarlarını açan bir katalizör vazifesi görmüştür.

Trump-Erdoğan Zirvesi ve CAATSA Prangalarının Kırılması

Zirvenin en radikal ikili diplomatik sonucu, ABD Başkanı Donald Trump ile Beştepe’de gerçekleştirilen baş başa ve heyetler arası görüşmeler olmuştur. Trump’ın, zirve marjında Türkiye’ye yönelik tek taraflı yaptırımların (CAATSA) kaldırılacağını ilan etmesi ve F-35 savaş uçakları ile jet motoru tedarikine yeniden yeşil ışık yakması, transatlantik ittifak bağının rasyonel bir zemine oturduğunu ve Türk-Amerikan ilişkilerini sabote etme ihtimali yüksek birkaç ülkeye karşı her iki devletin ve liderinin kontrollü/aşamalı bir süreci başlattıklarını göstermektedir. Bu gelişme, Türkiye’nin hem Batı güvenlik şemsiyesinin sarsılmaz bir parçası olarak kaldığını hem de stratejik özerkliğini koruyarak kurumsal pazarlık gücünü maksimize ettiğini doğrulamaktadır. Zirve öncesi sunduğum “Joker Üye” tezi, Trump-Erdoğan görüşmesinde alınan CAATSA yaptırımlarının kalkması ve F-35 onayları gibi somut adımlarla Ankara’da tam bir stratejik karşılık bulmuştur.

Bundan sonraki süreçte, her ne kadar Türk-Amerikan ilişkilerinde NATO’yu da merkeze alan pragmatik ilişkiler, Türkiye’nin dengeye dayalı çok boyutlu ilişkileri bağlamında daha çok tartışılacak gibi görünse de, jeopolitik gerçeklikler karşısında kendi iç mantığı ve dinamiğin de yeniden formüle edilecektir. Dolayısıyla NATO Zirvesi sonrası, “Ankara Ekseni”nin Doğu ve Batı bağlamında daha güçlü, dengeli ve rasyonel temeller üzerine oturduğu bir süreç söz konusudur.

Nitekim Türkiye’nin “Joker” aktörlük rolü, yalnızca sahada askeri bir esneklik sağlamakla kalmamış, NATO’nun gelecekteki kurumsal yapısında ve komuta reformlarında da Ankara’yı kilit bir karar merciine dönüştürmüştür. Yaklaşan NATO Genel Sekreterliği seçimleri ve İttifak’ın güney kanat komuta yapısının yeniden yapılandırılması süreçlerinde Türkiye, veto gücünü ve stratejik ağırlığını kullanarak kendi ulusal güvenliğiyle uyumlu bir liderlik profilinin seçilmesini garanti altına alacak kurumsal kaldıraca kavuşmuştur. Yeni NATO Genel Sekreteri’nin bir Türk olması, belki de sürpriz olmayacaktır.

Yük Paylaşımında Yeni Paradigma

Zirvenin kurumsal yapılanma kararları, daha önce ortaya koyduğum Almanya’nın Tarihsel Kodlarına Dönüşü: ‘Merz Doktrini’ ve ‘AB NATO’su tezimi bütünüyle doğrulamaktadır. Trump’ın Avrupa müttefiklerine yönelik kronik “maddi ve askeri yük paylaşımı” baskısı, bu zirvede somut yapısal taahhütlerle göğüslenmiştir. Almanya Şansölyesi Merz liderliğindeki Berlin yönetimi, tarihsel askeri çekingenliğini tamamen terk ederek Avrupa’nın konvansiyonel savunma yükünü sırtlama iradesi göstermiştir.

Bunun dışında liderler, Avrupalı müttefiklerin ve Kanada’nın temel savunma yatırımlarını 139 milyar dolardan fazla artırdığını tescilleyen Lahey Savunma Taahhüdü’nü de resmen hayata geçirmiştir. Savunma harcamalarının GSYİH’ye oranında yüzde 5’lik tarihsel eşiğe doğru ilerleme kararlılığı, savunma sanayisinde derinliği artırmayı hedefleyen 50 milyar doları aşkın yeni ortak tedarik anlaşmasıyla taçlandırılmıştır.

Hatırlanacağı üzere, İki Eksenli Kıskaçta” Bir İttifak olarak NATO: ‘2026 Ankara Zirvesi’ ve Krizden Çıkış Stratejileribaşlıklı analizimde NATO’nun batıda Trump’ın izolasyonist/transaksiyonel politikaları, doğuda ise Rusya-İran aksının revizyonist meydan okumaları arasında iki eksenli bir kıskaca alındığını belirtmiştim. Ankara Zirvesi, bu bağlamda söz konusu kıskaçtan/krizden çıkış stratejisi olarak teknolojik üstünlük ve savunma sanayii entegrasyonunu seçtiği bir zirve olarak tarihe geçmiştir. Zirvede duyurulan 50 milyar doları aşan yeni tedarik paketleri ve kolektif üretim kapasitesinin genişletilmesi taahhüdü, ittifakı iki eksenli kıskaçtan çıkaracak ana motorun “savunma ekonomisi” olduğunu göstermiştir. İttifak, müttefikler arasındaki savunma ticareti engellerini (ambargolar ve kısıtlamalar) kaldırma sözü vererek, krizden çıkışın ancak iç dayanışmayı ticari ve askeri-endüstriyel düzeyde kurumsallaştırmakla mümkün olacağını kabul etmiştir.

Bu durum, diğer taraftan, Washington’ın Asya-Pasifik’e kayan dikkatine karşılık, kıtanın savunmasında bir “AB NATO’su” alt omurgasının ve Avrupa merkezli askeri koalisyon yapısının kurumsallaştığını da ilan etmektedir. Böylece, Avrupa yapılanmasında öngördüğüm “AB NATO’su” oluşumu ve Almanya’nın askeri doktrin dönüşümü, Lahey Taahhüdü üzerinden müttefiklerin harcamalarını milyarlarca dolar artırmasıyla somutlaşmıştır. Diğer taraftan, Ankara Zirvesi’nde kabul edilen savunma harcamalarındaki %5’lik yeni radikal hedefin Avrupalı müttefiklerin iç siyasetinde ve bütçe planlamalarında ciddi bir sosyo-ekonomik krizi tetikleme potansiyeline sahip, “AB NATO’su” projesinin finansal sürdürülebilirliğini önümüzdeki dönemde test edecek en büyük mikro dinamik olduğunu da belirtmekte fayda var.

NATO 3.0: Savaşa Hazır Operasyonel Koalisyon

Ankara Zirvesi, ANKASAM bünyesinde yayımlanan analizlerimde kavramsallaştırdığım Küreselleşmenin Parçalanma Aşaması: ‘Bölgesel NATO’laşma’ Fenomeni kavramının ete kemiğe büründüğü saha olmuştur. İttifak, barış döneminin hantal bir dinamik güvenlik kulübü olmaktan çıkarak “NATO 3.0” vizyonu doğrultusunda savaşa hazır, yüksek teknoloji entegrasyonuna sahip bölgesel odaklı askeri bir koalisyona dönüşmektedir.

Bildiride açıkça vurgulandığı üzere; uzay ve siber unsurlarla desteklenen nükleer, konvansiyonel ve füze savunma kabiliyetlerinin bir arada harmanlanması kararlaştırılmıştır. İttifak, müttefik orduları arasında tam uyum sağlayacak küresel bir “transatlantik muharebe bulutu” geliştirmekte ve ileri yapay zekâ modellerini komuta-kontrol mekanizmalarına entegre etmektedir. Küreselleşmenin getirdiği geniş tabanlı güvenlik anlayışı yerini; derinlikte hassas vuruş, insansız sistemler, dron kitleselleşmesi ve entegre hava-füze savunma projelerine odaklanan katı ve parçalı askeri bölgelere bırakmaktadır. NATO’daki bu kurumsal kimlik değişimi, öngördüğüm bölgesel odaklanmanın siber, uzay ve yapay zekâ entegrasyonuyla askeri bir gerçekliğe dönüştüğünü kanıtlamaktadır.

Bunun dışında, küresel sistemin ekonomik ve siyasi olarak bloklaşması, askeri yapıları da homojen küresel örgütler olmaktan çıkarıp “bölgesel alt ittifaklar” kümesine dönüştürmektedir. Zirve’nin sonuç bildirgesine yansıyan risk tanımlamaları ve hedef coğrafyalar bu parçalanmayı kanıtlar niteliktedir. İttifak, genel geçer bir küresel güvenlik şemsiyesi sunmak yerine, spesifik kriz hatlarına odaklanmıştır. Bu bağlamda Zirve’ye Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkelerin en üst düzeyde davet edilmesi, küresel ölçekte tek bir NATO yerine, bölgesel güvenlik mimarileriyle eklemlenmiş bir “Bölgesel NATO’laşma” modelinin işletildiğini göstermiştir.

“Joker Üyelik” ve “Esnek İttifak” Modelleri

İki Eksenli Kıskaçta” Bir İttifak olarak NATO: ‘2026 Ankara Zirvesi’ ve Krizden Çıkış Stratejileri ve Küreselleşmenin Parçalanma Aşaması: Bölgesel NATO’laşma Fenomeni, Transatlantik Güvenlik Mimarisinin Dönüşümü ve ‘Joker Üyelik’başlıklı çalışmalarımda, müttefiklerin ulusal çıkarları ve tehdit algıları arasındaki derin uçurumlar nedeniyle, 5. maddenin hantal yapısının bypass edileceğini ve müttefiklerin “görev bazlı/esnek” asimetrik sorumluluklar üstleneceğini yazmıştım. Trump’ın, Avrupa müttefiklerinin ABD-İsrail’in İran operasyonlarına yeterli lojistik ve askeri destek vermediği gerekçesiyle Zirve öncesi ve esnasında sergilediği tutum, müttefiklerin bütününe yayılmayan esnek koalisyonların önünü açmıştır. Siber uzay, yapay zekâ altyapısı ve derin hassas vuruş gibi alanlarda müttefikler, yeteneklerine göre birer “Joker Üye” gibi konumlandırılmaktadır.

“Rusya Tehdidi” ve Ukrayna’ya Kesintisiz Finansman

İttifak’ın stratejik yönelimi, İki Eksenli Kıskaçta Bir İttifak olarak NATO: 2026 Ankara Zirvesi ve Krizden Çıkış Stratejileri çalışmamda tasvir ettiğim gibi, Doğu’da Rusya revizyonizmi ile Güney’de terörizm ve bölgesel savaşlar arasında sıkışan bir coğrafi gerçekliği yönetmek üzerine kurulmuştur. Doğu eksenindeki krizi aşmak adına Ukrayna’ya sarsılmaz destek yinelenmiş; Avrupalı müttefikler ve Kanada, Kiev’e 2026 yılı için 70 milyar avro tutarında askeri teçhizat, yardım ve eğitim sağlama taahhüdünde bulunmuştur. Bu finansal yükün sürdürülebilirliği için AB’nin “Ukrayna Destek Kredisi” mekanizmasıyla ortak hareket edilmesi kararlaştırılmıştır.

Ayrıca Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenski’ye, ABD yapımı kritik Patriot hava savunma füzelerini kendi ülkesinde üretmesi için lisans verilmesi gibi ezber bozan adımlar atılmıştır. Rusya’nın derinliklerine yönelik taarruzların savaşı bitirici bir müzakere zeminine hizmet edeceği fikri ağırlık kazanırken, müttefikler arasında 300 kilometreden 2000 kilometrenin ötesine kadar nokta atışı yapabilen “Derin Hassas Vuruş Yetenekleri” ve “Karadan Atılan Hassas Vuruş Kabiliyetleri” projeleri imzalanmıştır. Bu çok uluslu projeler, İttifak’ın Doğu kanadını aşılmaz bir askeri kaleye dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Bu kriz stratejileri, zirve öncesi belirttiğim İttifak’ın iki eksenli kıskaçtan çıkış arayışını doğrulamış, Ukrayna’ya verilen milyarlarca avroluk dev destek paketleri ve imzalanan füze savunma projeleriyle vücut bulmuştur.

Ankara Zirvesi’nin hedef ülke ve bölgeler matrisinde en radikal kayma Güney ekseninde, yani Ortadoğu coğrafyasında yaşanmıştır. ABD ve İsrail’in İran ile giriştiği sıcak savaşın gölgesinde toplanan zirvede, Trump müttefiklerini Tahran’a karşı yeterli destek vermemekle eleştirerek gerilimi tırmandırmıştır. Zirve bildirisinde İran’ın asla nükleer silaha sahip olmaması gerektiği kırmızı çizgi olarak çekilmiş; Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğüne tam saygı gösterilmesi çağrısı yapılmıştır. Buna karşın, İttifak içindeki bölünmeleri önlemek adına, bir önceki Lahey bildirgesinde olduğu gibi Çin Halk Cumhuriyeti bu sonuç bildirisinde doğrudan bir tehdit odağı olarak zikredilmemiştir.

Dolayısıyla NATO, Ankara Zirvesi’nde operasyonel vizyonunu iki sıcak cepheye sabitlemiş görünmektedir: Birincisi, Rusya’nın askeri yayılmacılığının Belarus ve Baltıklar üzerinden çevrelediği “Avrupa-Atlantik Hattı”; ikincisi ise İran’ın asimetrik sığ sular stratejisi ile bölgeyi istikrarsızlaştıran terör ağlarına odaklanan “Güney ve Körfez Hattı”dır. Bu jeopolitik odak kayması, Ortadoğu ve İran geriliminin İttifak’ı zorlayacağı yönündeki tezimin, sonuç bildirisinde İran’ın nükleer programı ile Hürmüz Boğazı seyrüseferine yapılan doğrudan atıflarla tam olarak karşılık bulduğunu teyit etmiştir. Bunun dışında, Türkiye’nin özel hassasiyet gösterdiği terörizmle tavizsiz mücadele ve müttefiklerin birbirine uyguladığı kısıtlamaların kaldırılması ilkeleri metne güçlü bir şekilde yansıtılmıştır.

Gelecek Öngörüleri veya “Stratejik Ufuk (2026-2030)”

Ankara Zirvesi’nde tecelli eden diplomatik, mali ve askeri irade, önümüzdeki beş yıllık süreçte transatlantik coğrafyasında üç temel yapısal dönüşüm dalgasını tetikleyecek gibi görünmektedir. Zirve marjında netleşen kurumsal reformlar ve mali taahhütler, aşağıdaki projeksiyonların zeminini oluşturmaktadır:

  • Çok Vektörlü Savunma Entegrasyonu, Genel Sekreterlik ve Türkiye’nin Rolü: ABD ile CAATSA prangalarının kırılması ve F-35 programına geri dönüşün onaylanması, Türkiye’nin beşinci nesil savaş uçağı ekosisteminde yeniden merkezi bir parça üreticisi olmasını sağlayacaktır. Bu durum, yerli uçak projemiz KAAN’ın ve insansız savaş platformlarımızın NATO “muharebe bulutuna” entegrasyonunu hızlandıracaktır. Türkiye’nin elde ettiği bu askeri ağırlık, İttifak’ın yaklaşan Genel Sekreterlik seçimleri ve komuta yapısı reformlarında Ankara’ya kilit bir kurumsal kaldıraç sunacaktır. Ankara, güney ve doğu kanatlarının yönetiminde kendi ulusal çıkarlarıyla uyumlu bir liderlik profilini ve kurumsal dönüşümü dikte etme gücünü elinde tutacaktır.
  • Derin Hassas Vuruş Koalisyonu ve %5 Bütçe Hedefinin İç Siyaset Sınavı: Zirvede imzalanan “Derin Hassas Vuruş Yetenekleri” projeleri ve “Çelik Kubbe”nin NATO mimarisine entegrasyonu, Doğu kanadında aşılmaz bir askeri kale inşa edecektir. Ancak liderlerin kabul ettiği %5’lik yeni radikal savunma bütçesi hedefi, 2026-2030 döneminde Avrupalı müttefiklerin iç siyasetinde derin profesyonel sosyo-ekonomik çatlaklar üretecek gibi görünmektedir. Kamu kaynaklarının sosyal refah programlarından kesilerek askeri üretime aktarılması, Avrupa genelinde parlamento krizlerini, bütçe çıkmazlarını ve kitlesel protestoları tetikleyerek “AB NATO’su” modelinin finansal sürdürülebilirliğini radikal biçimde sınayacaktır. Bu durum, Rusya ekseninde tırmanacak hipersonik füze yarışı karşısında Batı’nın endüstriyel dayanıklılığını baltalayabilecek en büyük mikro dinamik olarak karşımıza çıkmaktadır.
  • İran Odaklı “Güney Cephesi” / “İran Sorunu” ve “Rusya Sorunu” Bağlamında Denge Diplomasisi Zorunluluğu: Trump yönetiminin İran’ın nükleer programına ve bölgesel varlığına yönelik doğrudan cephe alma stratejisi, NATO’nun Güney kanadını sürekli bir sıcak savaş tehdidi altında tutacak gibi görünmektedir. Kafkasya, Orta Asya ve Güney Asya bölgelerini de etkileme kapasitesine/potansiyeline sahip “Rusya Sorunu”nun dışında, eş zamanlı olarak “İran Sorunu”nun da gündemde olacağı yeni bir dönem konusu gibi görünmektedir. Dolayısıyla, Hürmüz Boğazı ve Ortadoğu enerji hatları ağırlıklı, bahsettiğim diğer bölgeleri de etkilemeye başlayacak bu kronik gerilim sürecinde Türkiye, İttifak’ın “siber savunma”, “seyrüsefer özgürlüğü” ve “terörle mücadele” taahhütlerine tam destek verirken, komşusu İran ile doğrudan askeri çatışmanın önüne geçmek adına esnek ve iki kulvarlı bir kriz diplomasisi yürütmek zorunda kalacağı ve “Rusya dengesi”ni de gözetmek mecburiyetinde olduğu zorlu bir dönem söz konusu gibidir. Ankara, kuvvetle muhtemel, Batı’nın katı yaptırım baskısı ile bölgesel güvenlik arayışı arasında kırılgan fakat vazgeçilmez bir diplomatik tampon bölge işlevini sürdürürken, krizlerin daha da derinleşmesi-genişlemesinin önüne geçme noktasında “dengesizliğin dengeleyicisi” bir “Joker Aktör” olarak diplomasi masasında söz konusu bölge ülkeleri ile etkinliğini daha da arttırmaya çalışacağı yoğun bir mesai içinde kendini bulacak gibi durmaktadır.

Sonuç olarak ifade etmek gerekirse; 2026 Ankara Zirvesi, uluslararası sistemin anarşik bir geçiş sürecinde olduğu realitesini kabul eden ve bu realite karşısında müttefik içi çatlakları rasyonel pragmatizmle yamayan bir zirve olarak tarihe geçmiştir. Zirve öncesi makalelerimde vurguladığım “iki eksenli kıskacın” getirdiği krizler, İttifak’ı dağıtmak yerine onu daha teknolojik, operasyonel açıdan daha entegre ve yük paylaşımında daha dengeli bir askeri koalisyona (NATO 3.0) itmiştir. Bir diğer ifadeyle Ankara 2026 NATO Zirvesi, küreselleşmenin parçalandığı, transatlantik bağın iki eksenli bir kıskaca sıkıştığı bir dönemde, ittifakın varoluşsal krizine askeri-endüstriyel ve teknolojik bir yanıt vermiştir. Makalelerimde sunduğum “Merz Doktrini’nin tetiklediği AB NATO’su”, “Bölgesel NATO’laşma” ve “Joker Üyelik” gibi dinamikler, zirvede alınan kararların kuramsal arka planını oluşturmuştur.

Ankara Zirvesi’nin en net stratejik tespiti, Soğuk Savaş ezberlerinin tamamen çöktüğü ve yerine çok katmanlı, bölgeselleşmiş ve teknoloji odaklı yeni bir kolektif savunma mantığının oturduğudur. Batı bloku artık homojen bir yapı değildir; aksine kendi içinde “AB NATO’su” gibi bölgesel alt güvenlik şemsiyeleri üreten ve yük paylaşımını rasyonel finansal taahhütlere bağlayan pragmatik bir ortaklığa evrilmiştir.

2026-2030 stratejik ufkuna bakıldığında; %5 savunma bütçesi hedefinin Avrupa iç siyasetinde yaratacağı sarsıntılar, Rusya ile girilecek derin vuruş kabiliyetleri yarışı ve Trump yönetiminin İran odaklı güney tırmanışı, İttifak’ın operasyonel dayanıklılığını test edecek ana dinamikler olarak karşımıza çıkmaktadır.

NATO, artık sadece toprak koruyan statik bir savunma örgütü değil; yapay zekâ, transatlantik muharebe bulutu ve otonom sistemlerle donatılmış küresel bir teknoloji-ordu mekanizmasıdır.

Bu yeni ekosistemde Türkiye, asimetrik tehditlere karşı geliştirdiği yerli ve milli savunma yetenekleriyle, NATO 3.0’ın vazgeçilemez, kurucu ve yönlendirici aktörlerinden biri olarak yerini sağlamlaştırmıştır. Bu bağlamda Ankara Zirvesi, Türkiye’nin ittifak içindeki pozisyonunu “lojistik destek sağlayan kanat ülke” konumundan, “üretim, teknoloji ve diplomasi merkezi” konumuna yükseltmiştir.

Dolayısıyla Türkiye bu kritik eşikte, hem Doğu-Batı dengesini gözeten esnek diplomatik arabuluculuğu hem de rüştünü ispat eden otonom savunma sanayii hamleleriyle transatlantik yapının vazgeçilemez, oyun değiştirici ve tıkanıklıkları açan, “dengesizliğin dengeleyicisi” en stratejik “Joker” aktörü olduğunu tüm dünyaya kanıtlamıştır. Gelecek sekreterlik seçimlerinden askeri teknoloji entegrasyonuna kadar her alanda ağırlığını hissettiren Ankara, küresel çok kutupluluğun kaotik ortamında askeri güç ve teknolojik üstünlükle tahkim edilmiş yeni transatlantik kalenin kurucu mimarı konumundadır. Ankara Bildirisi, bu yeni jeopolitik gerçekliğin dünya üzerindeki resmi tescilidir.

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL
Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL
1969 Dörtyol-Hatay doğumlu olan Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol, Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden 1993 yılında mezun oldu. BÜ’de 1995 yılında Yüksek Lisans çalışmasını tamamlayan Erol, aynı yıl BÜ’de doktora programına kabul edildi. Ankara Üniversitesi’nde doktorasını 2005’de tamamlayan Erol, 2009 yılında “Uluslararası İlişkiler” alanında doçent ve 2014 yılında da Profesörlük unvanlarını aldı. 2000-2006 tarihleri arasında Avrasya Stratejik Araştırmaları Merkezi (ASAM)’nde görev yapan Erol, ASAM’ın Genel Koordinatörlük görevini de bir dönemliğine yürütmüştür. 2009 yılında Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün (SDE) Kurucu Başkanlığı ve Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerinde bulundu. Uluslararası Strateji ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi (USGAM)’nin de kurucu başkanı olan Prof. Erol, Yeni Türkiye Stratejik Araştırmalar Merkezi (YTSAM) Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Başkanlığını da yürütmektedir. Prof. Erol, Gazi Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi (GAZİSAM) Müdürlüğü görevinde de bulunmuştur. 2007 yılında Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı (TÜRKSAV) “Türk Dünyası Hizmet Ödülü”nü alan Prof. Erol, akademik anlamdaki çalışmaları ve medyadaki faaliyetlerinden dolayı çok sayıda ödüle layık görülmüştür. Bunlardan bazıları şu şekilde sıralanabilir: 2013 yılında Çağdaş Demokratlar Birliği Derneği tarafından “Yılın Yazılı Medya Ödülü”, 2015 yılında “APM 10. Yıl Hizmet Ödülü”, Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) tarafından “2015 Yılın Basın-Fikir Ödülü”, Anadolu Köy Korucuları ve Şehit Aileleri “2016 Gönül Elçileri Medya Onur Ödülü”, Yörük Türkmen Federasyonları tarafından verilen “2016 Türkiye Onur Ödülü”. Prof. Erol’un 15 kitap çalışması bulunmaktadır. Bunlardan bazılarının isimleri şu şekildedir: “Hayalden Gerçeğe Türk Birleşik Devletleri”, “Türkiye-AB İlişkileri: Dış Politika ve İç Yapı Sorunsalları”, “Avrasya’da Yeni Büyük Oyun”, “Türk Dış Politikasında Strateji Arayışları”, “Türk Dış Politikasında Güvenlik Arayışları”, “Türkiye Cumhuriyeti-Rusya Federasyonu İlişkileri”, “Sıcak Barışın Soğuk Örgütü Yeni NATO”, “Dış Politika Analizinde Teorik Yaklaşımlar: Türk Dış Politikası Örneği”, “Krizler ve Kriz Yönetimi: Aktörler ve Örnek Olaylar”, “Kazakistan” ve “Uluslararası İlişkilerde Güncel Sorunlar”. 2002’den bu yana TRT Türkiye’nin sesi ve TRT Radyo 1 (Ankara Radyosu) “Avrasya Gündemi”, “Stratejik Bakış”, “Küresel Bakış”, “Analiz”, “Dosya”, “Haber Masası”, “Gündemin Öteki Yüzü” gibi radyo programlarını gerçekleştirmiş olan Prof. Erol, TRT INT televizyonunda 2004-2007 yılları arasında “Arayış”, 2007-2010 yılları arasında Kanal A televizyonunda “Sınır Ötesi” ve 2020-2021’de de BBN TÜRK televizyonunda “Dış Politika Gündemi” programlarını yapmıştır. 2012-2018 yılları arasında Millî Gazete’de “Arayış” adlı köşesinde dış politika yazıları yayımlanan Prof. Erol’un ulusal-uluslararası medyada çok sayıda televizyon, radyo, gazete, haber siteleri ve dergide uzmanlığı dahilinde görüşlerine de başvurulmaktadır. 2006-2018 yılları arasında Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde ve Ankara Üniversitesi Latin Amerika Araştırmaları Merkezi’nde (LAMER) de dersler veren Prof. Erol, 2018’den bu yana Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak akademik kariyerini devam ettirmektedir. Prof. Erol, 2006 yılından itibaren Ufuk Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde de dersler vermiştir. Prof. Erol’un başlıca ilgi ve uzmanlık alanları ve bu kapsamda lisans, master ve doktora seviyesinde verdiği derslerin başlıcaları şu şekilde sıralanabilir: “Jeopolitik”, “Güvenlik”, “İstihbarat”, “Kriz Yönetimi”, “Uluslararası İlişkilerde Güncel Sorunlar”, “Türk Dış Politikası”, “Rus Dış Politikası”, “ABD Dış Politikası”, “Orta Asya ve Güney Asya”. Çok sayıda dergi ve gazetede yazıları-değerlendirmeleri yayımlanan Prof. Erol’un; “Avrasya Dosyası”, “Stratejik Analiz”, “Stratejik Düşünce”, “Gazi Bölgesel Çalışmalar”, “The Journal of SSPS”, “Karadeniz Araştırmaları gibi” akademik dergilerde editörlük faaliyetlerinde bulunan Prof. Erol, “Bölgesel Araştırmalar”, “Uluslararası Kriz ve Siyaset Araştırmaları”, “Gazi Akademik Bakış”, “Ege Üniversitesi Türk Dünyası İncelemeleri”, “Ankara Uluslararası Sosyal Bilimler”, “Demokrasi Platformu” dergilerinin editörlüklerini hali hazırda yürütmekte, editör kurullarında yer almaktadır. 2016’dan bu yana Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) Kurucu Başkanı olarak çalışmalarını devam ettiren Prof. Erol, evli ve üç çocuk babasıdır.