Tarih:

Paylaş:

Almanya’nın Tarihsel Kodlarına Dönüşü: “Merz Doktrini” ve “AB NATO’su”

Benzer İçerikler

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana Almanya Federal Cumhuriyeti, jeopolitik denklemlerde “ekonomik bir dev, askeri bir cüce” olarak konumlandırılmayı bilinçli bir strateji olarak benimsemişti. Berlin, “Yekpare/Bütüncül NATO” şemsiyesini Avrupa güvenliğinin yegâne meşru çatısı olarak kabul ederken, kolektif savunma yükünü yapısal olarak Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) havale etmişti. Bu sayede elde ettiği “güvenlik kârını” iç refaha, endüstriyel dönüşüme ve Rusya’dan tedarik edilen ucuz enerjiye dayalı ihracat modeline yatırmaktaydı.

Ancak, Rusya-Ukrayna Savaşı ile başlayan ve ABD iç siyasetindeki öngörülemez “Trump Faktörü” ile kalıcı hale gelen yapısal kırılmalar ve Almanya’nın “Batıya Doğru Politikası”nın ayrılmaz bir parçası niteliğinde olan Avrupa Birliği’nin (AB) Oval Ofis’te aşağılanması; Berlin’i konfor alanından çıkmaya, daha da ötesi Rusya üzerinden inşa etmeye çalıştığı “tarihsel kodlara dönüşü” bir kez daha gündeme getirmiş vaziyette.

Nitekim Almanya’nın bugünkü askeri ve diplomatik dönüşümü, aslında ülkenin tarihsel jeopolitik kodlarının bir yansıması olarak kabul görmeye başlamaktadır. Bu bağlamda Şansölye Friedrich Merz’in son dönemdeki çıkışları ve Ankara’daki NATO Zirvesi sürecinde somutlaşan diplomatik manevralar, Almanya’nın “Transatlantik Sadakat ve Kurumsal Muhafazakarlık” olarak tanımlanan geleneksel dış politika doktrinini büyük ölçüde terk ettiğine yönelik önemli sinyaller olarak algılanmaya başlamıştır. Daha somut ve iddialı bir söylemle, Berlin’in Washington’a olan tek taraflı bağımlılığını asgariye indirmek ve kıtanın savunma mimarisini kendi sanayi-askeri kompleksinin etrafında şekillendirmek suretiyle, adım adım, adı konulmamış bir “AB NATO’su” projesini hayata geçirdiği artık bilinen bir sır olarak önümüzde durmaktadır.

Alman devletindeki bu çok boyutlu ve çok yönlü dönüşümün, yalnızca konjonktürel bir savunma refleksi ile değil; Almanya’nın tarihsel jeopolitik kodlarına, yani “Merkez Ülke” rolüne ve kıtasal hegemonya arayışına dayanıyor olması, 19. Yüzyıl ve 20. Yüzyıl siyasi tarihine biraz olsun vakıf olanlar açısından büyük bir anlam ifade etmektedir. Bir diğer ifadeyle, 19. yüzyılda Bismarck tarafından şekillendirilen ve iki dünya savaşı arasında sakatlanan “Merkezi Avrupa” konsepti, bugün demokratik ve kurumsal bir formatta yeniden canlanmaktadır. Almanya, coğrafi konumu gereği kıtanın kalbinde yer almanın getirdiği güvenlik endişelerini, çevresindeki aktörleri askeri, lojistik ve ekonomik olarak kendine bağımlı kılarak aşma eğilimindedir. Hiç kuşkusuz Merz’in bu çıkışları, Merkel sonrası sadece Almanya bağlamında değil, AB/Avrupa bağlamında kendisini derinden hissettiren lider boşluğunu doldurma yolunda önemli ve hırslı bir adım olarak telakki edilmektedir.

“Merz Doktrini”: Bundeswehr’in Konvansiyonel Liderliği ve Savunma Sanayii Entegrasyonu

Nitekim Merz’in son günlerde sıklaşan dış politika ve güvenlik beyanatları, Berlin’in artık Avrupa’da “çekingen bir lider” olmayı kabul etmediğini tescillemektedir. Merz, savunma harcamalarını GSYİH’nin yüzde 3,5’i gibi Soğuk Savaş dönemi seviyelerine çıkarma taahhüdünde bulunarak, Federal Ordu’yu (Bundeswehr) Avrupa’nın en büyük ve en güçlü konvansiyonel gücü haline getirmeyi hedeflemektedir. Bu strateji, sadece asker sayısını artırmayı değil, Alman savunma sanayiini kıtanın lojistik ve teknolojik kalbi yapmayı da amaçlamaktadır.

Bu kapsamda Almanya, savunma sanayisini güçlendirirken, aynı zamanda stratejik bir “çekim merkezi” de yaratmaktadır. Skyshield (Avrupa Hava Kalkanı İnisiyatifi) gibi projelerle kıta ülkelerini kendi teknolojisine bağımlı kılan Berlin, “işbirliği” ve “NATO entegrasyonu” adı altında, Macron gibi ifşa etme yerine, örtülü bir “Avrupa Ordusu/AB NATO’su” inşa etmektedir. Bu yapı, kâğıt üstünde NATO komuta zincirine bağlı görünse de; lojistik, mühimmat, komuta-kontrol ve çok uluslu tümen yapısı açısından tamamen Berlin merkezli bir omurgaya oturtulmaktadır. Merz yönetimi, bu hamlelerini yaparken, Washington ile doğrudan bir bilek güreşine girmekten kaçınmakta; aksine, ABD’nin Asya-Pasifik’e ve Çin ile rekabete odaklandığı yeni küresel konjonktürü bir koz olarak kullanmaktadır.

Ankara’da gerçekleştirilecek olan NATO Zirvesi, bu bağlamda Almanya’nın bu hamlesini uluslararası meşruiyete kavuşturduğu bir diplomatik platform işlevi görecek gibi kendisini göstermektedir. Berlin, “ABD’nin Avrupa’daki yükünü hafifletme” argümanını öne sürerek, NATO içindeki Avrupa kanadının liderliğini kurumsal olarak üstlenmiştir. Ankara’daki müzakereler, Almanya’nın Doğu Flankı’ndaki (Baltıklar ve Polonya hattı) askeri varlığını yasallaştırırken, ittifak içi hiyerarşide Berlin’i Washington’ın ardından ikinci asli karar merkezi haline getirme adresi olarak ön plana çıkartabilir.

Dış Politikanın Yeniden Revizyonu: Batı’ya Doğru (Westpolitik) ve Doğu’ya Doğru (Ostpolitik) Dengesi

Almanya, kıtasal çekim merkezi olma hedefine paralel olarak, İkinci Dünya Savaşı sonrası dış politikasını belirleyen iki temel ekseni (Westpolitik ve Ostpolitik) kendi ulusal çıkarları doğrultusunda kökten revize etmektedir. Bu kapsamda “Westpolitik”in revizyonu “stratejik otonomi” ve “ABD’den ayrışma” olarak kendisini göstermektedir. Bilindiği üzere, Almanya’nın geleneksel Westpolitik’i, Washington’ın her ne pahasına olursa olsun takip edilmesini ve Transatlantik bütünlüğün kutsanmasını içermektedir. Ancak Merz hükümeti, ABD iç siyasetindeki izolasyonist (yalnızlık politikası) eğilimlerin geçici bir akım olmadığını, yapısal bir Amerikan tercihine dönüştüğünü analiz etmekte ve bunun bir sonucu olarak Almanya/AB dış politikasını “Stratejik Özerklik” kavramı çerçevesinde yeniden tanımlamaya çalışmaktadır. Bu kapsamda finansal sistemlerden savunma teknolojilerine kadar geniş bir yelpazede, neredeyse her gün alınan yeni teşvik kararlarıyla ABD’ye olan bağımlılığı azaltma girişimleri fazlasıyla dikkatleri çekmeye başlamıştır.

Diğer taraftan bu durum, en azından belli bir süre için NATO’yu tamamen dışlamak anlamına gelmemektedir.  Buradaki süreç, NATO’nun bir Amerikan dış politika enstrümanından ziyade, Almanya’nın liderlik ettiği Avrupa Bloku ile ABD arasında eşitler arası bir koalisyona dönüştürülmesi ve yeni bir dengenin inşası çabası olarak kendisini göstermektedir. Bu çaba, Almanya’nın “Batı’ya Doğru Politikası”nın en temel enstrümanı olan AB’yi ayakta tutma ile eşdeğerdir.

Kuşkusuz, “Ostpolitik” de bu yeni süreçte bir revizyona tabi tutulmaktadır. Geleneksel Alman Ostpolitik’i (Doğu Politikası), Rusya ile ekonomik entegrasyon yoluyla siyasi yumuşama sağlamayı amaçlıyordu. 2022 sonrasında bu politikanın çökmesiyle Berlin, keskin bir Rusya karşıtlığı çizgisine savrulmuş bulunuyor ve bunun yakın zamanda eski formuna dönüşmesi olası görünmüyor. Bu kapsamda Merz’in revize edilmiş “Rusya’sız Doğu Politikası” daha rasyonel, çok katmanlı ve pragmatik bir düzleme kaymaktadır. Bir diğer ifadeyle Berlin, Doğu politikasını artık yalnızca Rusya parantezinde tutmamakta; Çin, Kafkasya, Orta Asya ve Türkiye’yi de kapsayan geniş bir Avrasya hinterlandını kendi ekonomik güvenliğinin ve hammadde tedarik zincirinin merkezine yerleştirmektedir.

Bu durum, Almanya’nın küresel ticaret yollarını güvence altına almak adına Doğu havzasıyla ideolojik gerilimleri/dayatmaları bir kenara bırakıp, değerler yerine çıkara dayalı pragmatik ilişkiler geliştirmesini zorunlu kılmaktadır.

“Merz Doktrini”nin Küresel ve Bölgesel Aktörlerle Olan İlişkilere Olası Etkileri

Almanya’nın kendi eksenini inşa ederek ABD’den bağımsızlaşma çabası, hiç kuşkusuz, uluslararası sistemin yerleşik aktörleri ve bölgesel ittifaklar üzerinde zincirleme etkilere yol açma potansiyeli de taşımaktadır.Almanya’nın kendi savunma sanayiini büyüterek yerli alternatifler üretmesi ve Avrupa’yı lojistik olarak kendine bağlaması, ABD’nin kıta üzerindeki jeopolitik tekelini bir tehdit olarak algılanmakta gecikmeyecektir. Örneğin, önümüzdeki süreçte, NATO içindeki ABD-Almanya rekabetinin standardizasyon süreçleri ve nükleer caydırıcılık paylaşımı üzerinden daha görünür hale gelmesi, bir sürpriz olmayacaktır.

Kuşkusuz, Almanya’nın “Merz Doktrini” kapsamında tarihsel kodlarına dönüş sürecini başlatması ve bu kapsamda kıtasal güvenliğin merkez üssünü Brüksel-Berlin hattına kaydırması, İngiltere’yi Avrupa güvenlik denkleminin dış çeperine itme riski taşımaktadır. Londra, bu marjinalleşmeyi engellemek adına nükleer caydırıcılık kartını öne çıkararak Polonya ve Baltık ülkeleriyle ikili askeri ittifaklar kurmaya yönelebilir. “Polonya Ekseni”nin inşası bu bağlamda hız kazanacağa benzemektedir.

Hiç kuşkusuz, Almanya’nın siyasi ve askeri bir dev olarak yeniden tarih sahnesine çıkması, en büyük jeopolitik etkiyi Polonya ve Baltık ülkeleri üzerinde yapacaktır. Polonya, tarihsel travmalar nedeniyle Berlin’in askeri liderliğine ve Merz’in vizyonuna derin bir şüpheyle yaklaşmaktadır. Varşova, aynı zamanda “Rusya tehdidini” de dış politikasında en fazla işleyen ülkelerden biri olarak, bu tehdide karşı savunma bütçesini GSYİH’sinin yüzde 4’ünün üzerine çıkararak kendi bölgesel askeri eksenini kurmuş durumdadır.

“Polonya Ekseni”nin Yükselişi

Bu çerçevede, Varşova ve Prag gibi merkezlerin Almanya’nın kıtasal hegemonyasını dengelemek ve Rusya tehdidine karşı kısmen de olsa bir caydırıcılık kazandırmak amacıyla Washington ile doğrudan ve ikili güvenlik anlaşmalarına dayanan “Polonya Ekseni”ni tahkim etmeye çalıştığı görülmektedir. Bu durum, Avrupa’nın doğusunda Alman liderliğindeki Batı Bloku ile Amerikan hamiliğindeki Doğu Bloku arasında örtülü bir rekabetin temellerinin inşası ile eşdeğerdir. Dolayısıyla, tarihsel güvensizlik ikilemi ile eşdeğer “Polonya Ekseni”nin yükselişi, Almanya’nın gücünü kırma boyutu kadar, olası bir Alman-Rus işbirliği ve AB’nin bölünmesi ile de eş bir anlam taşımaktadır.

Almanya’nın, Washington’ın ideolojik ve kutuplaştırıcı dış politika çizgisinden uzaklaştıkça, bölgesel vizyonunu Ankara ve Moskova ile ilişkilerde daha rasyonel, çıkara dayalı ve pragmatik zemine oturtmak zorunda kalacağı öngörülmektedir. Bu kapsamda Almanya her ne kadar Rusya’yı, “Avrupa güvenliğine yönelik en büyük ve en acil tehdit” olarak tanımlasa da Washington’dan bağımsızlaşma arayışı, Rusya ile ilişkilerde uzun vadeli ve sürdürülebilir bir “güvenlikleştirilmiş caydırıcılık stratejisi” kurmaya zorlayacak gibi durmaktadır.

Merz’in stratejisi, kısa vadede Bundeswehr’i Doğu Flankı’nda (örneğin Litvanya’daki kalıcı Alman tugayı) konuşlandırarak Rusya’ya karşı güçlü bir konvansiyonel caydırıcılık sergilemektir. Ancak uzun vadede, ABD’nin Avrupa’dan elini çektiği bir senaryoda, Moskova ile yeni bir kıtasal güvenlik mimarisini müzakere edebilecek yegâne aktör olarak kendini konumlandırması hiç de sürpriz olmayacaktır. 2014, hatta 2022 öncesi Almanya-Rusya ilişkileri bunun en somut kanıtıdır. Bu, husus, bir çoğumuzun malumu olduğu “güçlü savunma ve kontrollü diyalog” prensibine dayalı pragmatik rasyonalizmin ta kendisidir.

“Merz Doktrini” ve “Tarihsel Kodlara Dönüşe” Tepkiler

Tarihsel kodlara dönüş, kendi içinde aşılması güç iki büyük yapısal sınır ve çelişki barındırmaktadır. Bunlardan ilki, sosyal refah ve militarizm ikilemi bağlamında olası iç siyasi krizlerdir. Zira Merz’in bu hedefi içinihtiyaç duyduğu devasa bütçeler, ülkenin geleneksel sosyal devlet yapısını kemirmektedir. Eğitim, sağlık, altyapı ve sanayi teşviklerinden kesilerek savunma sanayisine aktarılan milyarlarca avro, yüksek enflasyon ve ekonomik durgunlukla birleştiğinde toplumsal tabanda derin bir kırılma yaratmaktadır.Bu ekonomik hoşnutsuzluk, bir önceki analizimde belirttiğim (Küreselleşmenin Parçalanma Aşaması: “Bölgesel NATO’laşma” Fenomeni, Transatlantik Güvenlik Mimarisinin Dönüşümü ve “Joker Üyelik”) iki büyük riski beslemektedir: “Alman Sarı Yeleklileri” ve “AfD’nin Yükselişi”.

“Alman Sarı Yeleklileri” (Gelbe Westen), sendikaların ve işçi sınıfının öncülük edeceği, bütçe kısıtlamalarına ve militarizasyona karşı çıkacak kitlesel sokak hareketleri olarak ön plana çıkma potansiyeli taşırken; Ukrayna yardımlarına, silahlanmaya ve ABD bağımlılığına karşı çıkan aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisi, bu toplumsal ve ekonomik krizi oya tahvil ederek sistemin merkezine yürümektedir. Siyasi meşruiyetini kaybeden ana akım partiler karşısında AfD’nin iktidar ortağı olması, Berlin’in başlattığı jeopolitik hamleleri içeriden kilitleyebilecek bir potansiyele sahiptir.

Bu süreçte ikinci yapısal sınır ve çelişki, doğrudan doğruya “Alman Sorunu”nun yeniden canlanması ile eşdeğerdir. Avrupa’nın tarihsel hafızasında “Alman Sorunu”, kıtanın bu en büyük gücünün kontrol altında tutulması ve komşuları için bir tehdit haline gelmesinin önlenmesi olarak yerini korumaya devam etmektedir. Berlin, bugünkü silahlanma hamlelerini her ne kadar “Avrupa’ya hizmet eden fedakâr bir aktör” söylemiyle sunsa da; Paris, Varşova ve Londra gibi başkentlerde “Almanya’nın kurallarına göre oynanan bir Avrupa savunması” korkusu içten içe büyümektedir. Berlin, müttefiklerini entegre etme ve risk paylaşımı süreçlerini şeffaf yönetme konusunda başarısız olursa, kıta genelinde Almanya’yı yalnızlaştıracak yeni karşı-ittifakların kurulması kaçınılmaz olacaktır.

Sonuç Yerine: “Tarihsel kodlara Dönüş” ve “Merz Doktrini” Berlin Duvarı’na Çarpabilir

Almanya, “Transatlantik Sadakat” konseptinin kendisini korumaya yetmeyeceğini görerek, kendi çıkarları çerçevesinde revize edilmiş, çok kutuplu ve bağımsız bir jeopolitik stratejiyi devreye sokmuş görünmektedir. Ankara NATO Zirvesi ile vitrine çıkacak olan, tarihsel kodlara dönüş ile eş değer “Merz Doktrini”; askeri kapasitesini maksimuma ulaştırmış, savunma sanayiini kıtanın lojistik merkezi yapmış ve ABD’den bağımsız bir AB NATO’su omurgası kurmuş bir Almanya’yı hedefler görünmektedir.

Bu doğrultuda, Berlin’in dış politikasını Batı ve Doğu ekseninde rasyonel kararlarla yeniden tasarlaması, Türkiye (ve daha sonrasında Rusya) ile ilişkileri pragmatik bir düzleme oturtmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Küresel güç dengelerini değiştirebilecek bu olasılık, önümüzdeki sürecin en önemli gündem maddelerinden biri olacağa benzemektedir. Ancak bu iddialı jeopolitik sıçrayışın kaderini, dışarıdaki askeri başarılarından ziyade, içerideki toplumsal maliyetler ve hiç kuşkusuz ABD ile birlikte birkaç aktörün tavrı büyük ölçüde belirleyecek gibi görünmektedir.

Dolayısıyla Almanya’nın tarihsel kodlarına dönüş çabaları ve “Merz Doktrini”, Berlin Duvarı’na çarpabilir. Zira, sosyal refahını kaybeden bir Alman toplumu, sokak hareketleri ve AfD’nin radikal iktidar yürüyüşüyle Berlin’in bu görkemli dış politika vizyonunu bir iç rejim krizine dönüştürme potansiyeline fazlasıyla sahiptir. Kıtanın kalbindeki bu dev, tarihsel jeopolitik kodlarına geri dönerken, kendi iç dinamiklerinin ağırlığı altında ezilme riskiyle karşı karşıya kalabilir. Hitlerin yükseliş süreci ve iki savaş arası dönem bunun en somut göstergesidir.

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL
Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL
1969 Dörtyol-Hatay doğumlu olan Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol, Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden 1993 yılında mezun oldu. BÜ’de 1995 yılında Yüksek Lisans çalışmasını tamamlayan Erol, aynı yıl BÜ’de doktora programına kabul edildi. Ankara Üniversitesi’nde doktorasını 2005’de tamamlayan Erol, 2009 yılında “Uluslararası İlişkiler” alanında doçent ve 2014 yılında da Profesörlük unvanlarını aldı. 2000-2006 tarihleri arasında Avrasya Stratejik Araştırmaları Merkezi (ASAM)’nde görev yapan Erol, ASAM’ın Genel Koordinatörlük görevini de bir dönemliğine yürütmüştür. 2009 yılında Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün (SDE) Kurucu Başkanlığı ve Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerinde bulundu. Uluslararası Strateji ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi (USGAM)’nin de kurucu başkanı olan Prof. Erol, Yeni Türkiye Stratejik Araştırmalar Merkezi (YTSAM) Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Başkanlığını da yürütmektedir. Prof. Erol, Gazi Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi (GAZİSAM) Müdürlüğü görevinde de bulunmuştur. 2007 yılında Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı (TÜRKSAV) “Türk Dünyası Hizmet Ödülü”nü alan Prof. Erol, akademik anlamdaki çalışmaları ve medyadaki faaliyetlerinden dolayı çok sayıda ödüle layık görülmüştür. Bunlardan bazıları şu şekilde sıralanabilir: 2013 yılında Çağdaş Demokratlar Birliği Derneği tarafından “Yılın Yazılı Medya Ödülü”, 2015 yılında “APM 10. Yıl Hizmet Ödülü”, Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) tarafından “2015 Yılın Basın-Fikir Ödülü”, Anadolu Köy Korucuları ve Şehit Aileleri “2016 Gönül Elçileri Medya Onur Ödülü”, Yörük Türkmen Federasyonları tarafından verilen “2016 Türkiye Onur Ödülü”. Prof. Erol’un 15 kitap çalışması bulunmaktadır. Bunlardan bazılarının isimleri şu şekildedir: “Hayalden Gerçeğe Türk Birleşik Devletleri”, “Türkiye-AB İlişkileri: Dış Politika ve İç Yapı Sorunsalları”, “Avrasya’da Yeni Büyük Oyun”, “Türk Dış Politikasında Strateji Arayışları”, “Türk Dış Politikasında Güvenlik Arayışları”, “Türkiye Cumhuriyeti-Rusya Federasyonu İlişkileri”, “Sıcak Barışın Soğuk Örgütü Yeni NATO”, “Dış Politika Analizinde Teorik Yaklaşımlar: Türk Dış Politikası Örneği”, “Krizler ve Kriz Yönetimi: Aktörler ve Örnek Olaylar”, “Kazakistan” ve “Uluslararası İlişkilerde Güncel Sorunlar”. 2002’den bu yana TRT Türkiye’nin sesi ve TRT Radyo 1 (Ankara Radyosu) “Avrasya Gündemi”, “Stratejik Bakış”, “Küresel Bakış”, “Analiz”, “Dosya”, “Haber Masası”, “Gündemin Öteki Yüzü” gibi radyo programlarını gerçekleştirmiş olan Prof. Erol, TRT INT televizyonunda 2004-2007 yılları arasında “Arayış”, 2007-2010 yılları arasında Kanal A televizyonunda “Sınır Ötesi” ve 2020-2021’de de BBN TÜRK televizyonunda “Dış Politika Gündemi” programlarını yapmıştır. 2012-2018 yılları arasında Millî Gazete’de “Arayış” adlı köşesinde dış politika yazıları yayımlanan Prof. Erol’un ulusal-uluslararası medyada çok sayıda televizyon, radyo, gazete, haber siteleri ve dergide uzmanlığı dahilinde görüşlerine de başvurulmaktadır. 2006-2018 yılları arasında Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde ve Ankara Üniversitesi Latin Amerika Araştırmaları Merkezi’nde (LAMER) de dersler veren Prof. Erol, 2018’den bu yana Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak akademik kariyerini devam ettirmektedir. Prof. Erol, 2006 yılından itibaren Ufuk Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde de dersler vermiştir. Prof. Erol’un başlıca ilgi ve uzmanlık alanları ve bu kapsamda lisans, master ve doktora seviyesinde verdiği derslerin başlıcaları şu şekilde sıralanabilir: “Jeopolitik”, “Güvenlik”, “İstihbarat”, “Kriz Yönetimi”, “Uluslararası İlişkilerde Güncel Sorunlar”, “Türk Dış Politikası”, “Rus Dış Politikası”, “ABD Dış Politikası”, “Orta Asya ve Güney Asya”. Çok sayıda dergi ve gazetede yazıları-değerlendirmeleri yayımlanan Prof. Erol’un; “Avrasya Dosyası”, “Stratejik Analiz”, “Stratejik Düşünce”, “Gazi Bölgesel Çalışmalar”, “The Journal of SSPS”, “Karadeniz Araştırmaları gibi” akademik dergilerde editörlük faaliyetlerinde bulunan Prof. Erol, “Bölgesel Araştırmalar”, “Uluslararası Kriz ve Siyaset Araştırmaları”, “Gazi Akademik Bakış”, “Ege Üniversitesi Türk Dünyası İncelemeleri”, “Ankara Uluslararası Sosyal Bilimler”, “Demokrasi Platformu” dergilerinin editörlüklerini hali hazırda yürütmekte, editör kurullarında yer almaktadır. 2016’dan bu yana Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) Kurucu Başkanı olarak çalışmalarını devam ettiren Prof. Erol, evli ve üç çocuk babasıdır.