Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen tarihi 36. NATO Liderler Zirvesi, ittifakın yük paylaşımını Avrupa’ya devrettiği “NATO 3.0” dönüşümünü tescilleyen, jeopolitik dengeleri sarsıcı bir dönüm noktası olmuştur. Bu zirve, transatlantik ittifakının askeri ve lojistik ağırlık merkezinin Türkiye’ye kaydığını ilan ederken, İsrail küresel diplomatik cephede son yılların en ağır yalnızlaşma ve stratejik yenilgi şokunu Ankara’da derinden yaşamıştır. İsrail’in zirveyi engelleme, sabote etme ve odağı başka yöne çekme girişimleri büyük ölçüde sonuçsuz kalmıştır. Yayımlanan Ankara Zirvesi Bildirisi ile ABD Başkanı Donald Trump’ın hamleleri, Ankara’yı küresel bir denge merkezi ve düzen kurucu aktör olarak öne çıkarırken, Tel Aviv yönetimini tarihsel bir çaresizliğe ve derin bir izolasyona sürüklemiştir. Batı dünyası ilk kez İsrail odaklı güvenlik politikalarını gözden geçirmeye başlamıştır.
İsrail NATO Ankara Zirvesi’nin Neresindeydi?
İsrail, resmi olarak NATO üyesi olmasa da “Akdeniz Diyaloğu” üzerinden ittifakla uzun yıllardır stratejik ortaklık yürütmektedir. Ancak Ankara’daki tarihi zirvede İsrail, masanın etrafında değil, masadaki kararları sabote etmeye çalışan dışsal bir tehdit odağı konumundaydı. Bu bağlamda, Ankara NATO Zirvesinin İsrail boyutundaki sonuçları şu şekilde sıralanabilir:
- Lobi Faaliyetlerinin Çöküşü: Yahudi lobisi, ilk olarak ABD Başkanı Trump’ın Ankara’ya gelmesini engellemek için yoğun bir diplomasi yürüttü. Bu başarısız olunca, Trump’ın Ankara seyahatinin hemen ardından Tel Aviv’e geçmesi için baskı yaptı; ancak bu talep de Washington tarafından net bir şekilde reddedildi.
- Diplomatik ve Askeri Sabotaj Girişimleri: Türkiye’nin arabuluculuğunda gerçekleşen Trump-Şara görüşmesini engellemekte başarısız olan İsrail, zirveyle eş zamanlı olarak Suriye’nin Dera ve Kuneytra hatları ile Lübnan’a yönelik saldırılarını artırdı. Aynı dönemde Hürmüz Boğazı’nda tansiyonu yükselterek Ankara Zirvesi’nin diplomatik başarısını gölgelemeye çalıştı.
- Zirve Sonrası Yaşanan İptal Şoku: Ankara’daki temasların ardından F-35 ve İran gündemiyle Tel Aviv’e geçmesi planlanan ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in bu kritik seyahatini beklenmedik şekilde iptal etmesi, İsrail’e indirilen en büyük diplomatik darbelerden biri oldu.
İsrail hükümeti ve medyası, Ankara’daki bu organizasyonu adeta bir “Osmanlıya dönüş provası” olarak nitelendirirken, Maariv Gazetesi gibi önde gelen medya organlarında yer alan “1947’den bugüne en ağır yenilgiyi yaşıyoruz. Türkiye’den tokat yedik” itirafları, Tel Aviv’deki panik dalgasını açıkça ortaya koymuştur.
Ankara Bildirisi’nin Şifreleri ve İsrail’in Tepkisi
Ankara Zirvesi Sonuç Bildirisi, İsrail’in bölgesel planlarına ve güvenlik algısına doğrudan darbe vuran maddeler içermektedir. Bildiride terörizmle mücadelede Türkiye’nin hassasiyetleri en üst düzeyde metne yansıtılırken, İran’ın nükleer silaha sahip olmaması gerektiği teyit edilmiş ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğüne tam saygı çağrısı yapılmıştır. Ancak bu kararlar İsrail tarafından büyük bir memnuniyetsizlikle karşılanmıştır. Çünkü İsrail, NATO’nun İran’a karşı topyekûn bir askeri cephe açmasını ve ABD’nin bölgedeki operasyonlarına müttefiklerin sınırsız lojistik destek vermesini talep etmekteydi. Nitekim Trump, zirve sırasında İspanya ve İngiltere gibi bazı Avrupalı müttefiklerini İran’a yönelik Amerikan saldırılarında üslerini kullandırmadıkları için sert bir dille eleştirmiştir. NATO’nun konvansiyonel savaştan ziyade “kolektif savunma” ve “bölgesel istikrar” vurgusu yapması, İsrail’in ittifakı kendi güvenliği için bir kalkan olarak kullanma stratejisini boşa çıkarmıştır.
“Türkiye-İsrail-ABD Üçgeni”nde Güç Dengelerinin Yeni Görünümü
Dolayısıyla Ankara’daki yeni NATO sürecinin, “Türkiye-İsrail-ABD Üçgeni”ndeki asimetrik güç dengesini Türkiye lehine kökten değiştirmeye başladığı iddia edilebilir. Bu yeni güç dengesinde öne çıkan parametreler şu şekilde sıralanabilir:
- Savunma sanayii ve F-35 programı bağlamında; Türkiye’ye CAATSA yaptırımlarının kaldırılması sözü verilmiş ve ilk etapta 6 adet F-35 teslimatının önü açılmıştır. Buna karşılık İsrail, askeri üstünlüğünün zarar göreceği endişesiyle bu teslimatı engellemek için çırpınmaktadır. ABD ise Trump liderliğinde Türkiye’nin müttefiklik hukukuna sadakatini överek yaptırımları tamamen kaldırma eğilimine girmiştir.
- Bölgesel liderlik boyutunda; Türkiye, Suriye’deki Şara görüşmesi başta olmak üzere Orta Doğu’da ana arabulucu ve düzen kurucu aktör olarak konumlanmıştır. İsrail ise bölgesel denklemlerin dışına itilerek çaresizce askeri sabotajlara sığınan bir pozisyona gerilemiştir. ABD, bölgedeki mali ve askeri yükü azaltmak adına Cumhurbaşkanı Erdoğan gibi güçlü bölgesel liderlerle çalışma vizyonunu benimsemiştir.
- NATO içi ağırlık noktasında ise; Türkiye, Avrupa’nın güvenlik açıklarını kapatan ve milyarlarca dolarlık yerli üretim kapasitesine sahip ana sütun olarak kabul görmüştür. İsrail ise ittifak için artık sadece bir “güvenlik yükü” ve “bölgesel istikrarsızlık kaynağı” olarak görülme riski taşımaktadır. ABD ise Transatlantik bağını korurken yük paylaşımını tamamen üreten ve güçlü olan müttefiklerine devretme stratejisini izlemektedir.
Washington’ın Realpolitik Tercihi: Trump Niçin Ankara’ya Mecbur?
Trump liderliğindeki ABD’nin, Türkiye-İsrail bağlamında Ankara’yı tercih etmek veya çok daha pragmatik, rasyonel bir politika izlemek zorunda kalmasının arkasında yatan temel dinamikler şu şekilde sıralanabilir:
- Maliyet Odaklı Dış Politika ve Askeri Yükten Kaçınma: Trump, Amerikan askerlerinin denizaşırı bitmeyen savaşlarda hırpalanmasına ve ABD bütçesinin Orta Doğu’da eritilmesine kesin olarak karşıdır. İsrail’in bölgesel çatışmaları genişletme ve ABD’yi İran’la topyekûn bir savaşa çekme çabaları, Trump’ın ticari rasyonelliğiyle taban tabana zıttır.
- Üretim ve Lojistik Kapasitenin Üstünlüğü: Türkiye, savunma sanayiinde yerlilik oranını devasa seviyelere çıkarmış, İHA/SİHA teknolojilerinde ve mühimmat üretiminde küresel bir güç haline gelmiştir. Batı dünyasının üretim krizleri yaşadığı bu dönemde Türkiye, “Ukrayna-Suriye-Kafkaslar” hattında ikame edilemez bir lojistik ve askeri üs konumundadır. Sürekli hibe ve askeri yardım talep eden İsrail ise ekonomik olarak Washington’a artı bir değer sunmamaktadır.
- “Önce Amerika” Politikası: İsrail, ABD’nin Orta Doğu ağırlıklı İslam dünyası, hatta Gazze/Sumud Filosu somut örneğinde de görüldüğü üzere, küresel boyuttaki imajına/algısına büyük darbe indirmektedir. İsrail, ABD çıkarlarına çok büyük zarar vermekte, ABD’nin jeopolitik ufkunu-manevra alanını daraltmakta ve Trump’ın “Önce Amerika” politikasının önündeki en büyük engellerden biri olarak ön plana çıkmaktadır.
- Diplomatik Çözüm ve Arabuluculuk Gücü: Ankara, Suriye’de Şara yönetimiyle kurduğu köprüler, Rusya ve Ukrayna arasındaki denge politikası ve İslam dünyasındaki ağırlığıyla masada net sonuçlar alabilen tek aktördür. Trump, küresel krizleri çözebilmek adına “iş bitirici” liderlerle çalışmak zorundadır ve Cumhurbaşkanı Erdoğan bu profilin en güçlü temsilcisidir.
Teopolitik Revizyon: “İbrahim Anlaşmaları”nda Rasyonalite ve Soğukkanlılık İhtiyacı
Dolayısıyla tüm bu gelişmelerin önümüzdeki süreçte “İbrahim Anlaşmaları” bağlamında birtakım sonuçları da olacağa benzemektedir. Bir diğer ifadeyle, teopolitik düzlemde, Trump’ın ilk döneminde büyük bir propaganda ile yürütülen ve İsrail ile Arap dünyasını yakınlaştırmayı hedefleyen “İbrahim Anlaşmaları” projesinin, mevcut şartlar altında radikal bir revizyona uğraması artık kaçınılmazdır. Trump’ın bu konuda daha itidalli, soğukkanlı, yavaş ve rasyonel bir politika izlemesi, ABD-Orta Doğu ilişkilerine çok daha olumlu ve kalıcı bir katkı sağlayacaktır.
Zira İsrail’in saldırgan genişlemeci politikaları, “İbrahim Anlaşmaları”nın teopolitik tabanını oluşturan “bölgesel barış” mitini tamamen çökertmiştir. Trump’ın bu süreci aceleye getirmeden, rasyonel ve dengeli bir şekilde yavaşlatması, Arap sokaklarındaki Amerikan karşıtı öfkeyi dindirecek ve Washington’ın bölgedeki diplomatik manevra alanını genişletecektir. Kudüs’ü merkeze alan “Mesihçi”ve dayatmacı bir teopolitik hat yerine, Türkiye gibi köklü devlet geleneklerine sahip aktörlerin hassasiyetlerini gözeten, daha yavaş ve hazmederek ilerleyen bir revizyon, bölgede sürdürülebilir bir istikrarın kurulmasını sağlayacaktır. Aksi takdirde, “İbrahim Anlaşmaları”nın mevcut agresif formatında ısrar edilmesi, Orta Doğu’daki teopolitik fay hatlarını daha fazla tetiklemekten başka bir işe yaramayacak, Orta Doğu başta olmak üzere, ilgili coğrafyalar ve liderleri derinden etkileyecektir.
“Merkezi Kuşak”ta Yeni Jeopolitik Tablo
Zirveden çıkan kararlar, liderlerin mesajları ve sahaya yansıyan tepkiler birleştirildiğinde; “Merkezi Kuşak” veya “Afro-Avrasya Geçiş Koridoru” olarak da nitelendirilen “Kuzey-Doğu Afrika”, “Doğu Akdeniz” ve “Orta Doğu Üçgeni”nde hegemonik merkezlerin yer değiştirdiği yeni bir harita karşımıza çıkmaktadır. Şöyle ki:
- Doğu Akdeniz’de Ankara Ekseni: Türkiye’nin yerli savunma sanayii hamleleri ve NATO içindeki artan konumu, Yunanistan ve İsrail’in Doğu Akdeniz’deki tek taraflı enerji ve güvenlik projelerini (örneğin EastMed) tamamen işlevsiz hale getirmektedir. Eurofighter Typhoon tedariki ve Birleşik Krallık ile imzalanan kapsamlı güvenlik paktı, Ankara’nın denizlerdeki caydırıcılığını perçinlemektedir.
- Orta Doğu’da Kuşatmanın Yön Değiştirmesi: ABD’nin bölgedeki konvansiyonel askeri ağırlığını hafifletme isteği, Suriye’de yeni rejimin (Şara yönetimi) Türkiye ekseninde konsolide olmasıyla birleşmektedir. Bu durum, İsrail’in kuzey sınırlarında (Suriye-Lübnan hattı) hissettiği çevreleme baskısını artırmaktadır.
- Kuzey-Doğu Afrika ve Kızıldeniz Güvenliği: NATO’nun Hürmüz ve enerji hatlarına yönelik hassasiyeti, Türkiye’nin Somali’den Libya’ya uzanan Afrika boynuzundaki askeri varlığıyla jeopolitik bir uyum yakalamaktadır. İsrail ise Kızıldeniz ve Süveyş hattındaki ticari/askeri hareketliliğinde giderek daha fazla Ankara’nın çizdiği sınırlara bağımlı hale gelmektedir.
Yeni Realpolitik Çağında Tanrı’yı Kıyamete Zorlamak!
Ankara NATO Zirvesi, ideolojik takıntılar ve teopolitik dogmalar üzerine kurulu eski Orta Doğu düzeninin sonunu resmen ilan etmiştir. İsrail’in “Arz-ı Mev’ud” odaklı “Siyonist/Mesiyanik Jeopolitiği”, Ankara’nın rasyonel devlet aklı, devasa savunma sanayii kapasitesi ve oyun kurucu diplomasisi karşısında stratejik olarak gerilemiştir. Trump yönetimindeki ABD’nin de bu gerçeği görerek daha soğukkanlı, pragmatik ve Türkiye odaklı bir eksene kayması, küresel sistemde yeni bir denge döneminin kapılarını aralamaktadır. Önümüzdeki süreçte, hamasi ittifakların değil, üretim gücünün, coğrafi üstünlüğün ve rasyonel diplomasinin kazandığı, Ankara’nın merkezinde yer aldığı yepyeni bir “realpolitik düzen” inşa edilmektedir. Bu bağlamda İsrail’in önünde çok fazla bir seçenek bulunmamaktadır. Bu “seçeneksizlik durumu”, bölge ve dünya açısından çok daha farklı, irrasyonel sonuçlara yol açabilir. Açıkçası bu da İsrail’in “Tanrı’yı kıyamete zorlamak” anlayışı ile eş değer bir anlam taşımaktadır.
