Tarih:

Paylaş:

“Yeni Orta Doğu”da Jeopolitik Restleşme: Londra-Brüksel Hamlesinin Şifreleri ve Siyonist Paradoksun Sonu

Benzer İçerikler

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

8 Eylül 2026 tarihi itibarıyla İngiltere Başbakanı Andy Burnham hükümetinin, Dışişleri Bakanı Ed Miliband aracılığıyla parlamentoda açıkladığı Batı Şeria’daki yasa dışı İsrail yerleşim birimlerinde üretilen mallara yönelik ticari yasak ve yaptırım kararı, küresel diplomaside taşları yerinden oynatmıştır. Bir diğer ifadeyle, küresel jeopolitiğin en köklü ve sarsıcı fay hatlarından biri, Birleşik Krallık ve Kanada ile birlikte başta Fransa olmak üzere, Avrupa Birliği (AB) üyesi önde gelen ülkelerin İsrail’in işgal politikalarına karşı aldıkları radikal kararlarla birlikte telafisi imkânsız bir biçimde kırılmış, bu hamle yalnızca Filistin meselesinin sınırlarını aşmakla kalmayıp, Brexit sonrası Avrupa-Körfez-Washington üçgenindeki yeni stratejik konumlanmanın ilk somut deklarasyonu olarak da karşımıza çıkmış bulunmaktadır.

Bu gelişme, Batı ittifakının İsrail’in uluslararası hukuku sistematik olarak çiğneyen devlet pratiklerini artık daha fazla taşıyamayacağının ve küresel kapitalist sistemin istikrarı adına Tel Aviv’in radikal Siyonist ajandasının feda edilebileceğinin en somut, en sarih göstergesidir. Dolayısıyla, İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen “asimetrik koruma kalkanı”, bizzat kurucuları tarafından parçalanırken, Orta Doğu’da sömürgeci genişlemeciliğin Batı nezdindeki dokunulmazlık dönemi de geri dönülmez bir biçimde kapanmaktadır. Küresel sermayenin sürdürülebilirliği teokratik yayılmacılığın jeopolitik risk maliyetini kaldıramadığından, bu hamle Batı’nın kendi hegemonik bekasını ve dijital egemenliğini koruma güdüsüyle başlattığı radikal bir “sistemik restorasyon” operasyon olarak değerlendirilebilir.

Brexit Sonrası Londra-Brüksel Aksı ve Almanya’nın Konumu

Brexit ile yolları ayrılan Londra ve Brüksel (ve önde gelen AB ülkeleri), Orta Doğu jeopolitiğinde “uluslararası hukuk” ve “iki devletli çözüm” zemininde zorunlu bir asgari müşterekte birleşmiştir. Bu ortaklık, AB’nin kendi içindeki bölünmüşlüğünü aşmak adına Birleşik Krallık’ın diplomatik manivela gücünü kullanma arzusundan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, Brexit hamlesiyle AB’den kurumsal olarak ayrılan Londra’nın, Filistin meselesinde Brüksel ve Paris ile bu denli kusursuz bir biçimde aynı çizgide hizalanması, kıta Avrupası ile stratejik güvenlik, istihbarat paylaşımı ve ticaret mimarisinde derin ve gizli bir entegrasyonun yürürlükte olduğunu kanıtlamaktadır. Bu ortak eylem, bir kopuştan ziyade yapısal bir post-Brexit pragmatizmi ve küresel ölçekli bir iş birliği modeli olarak okunmalıdır.

Brüksel-Londra ikilisinin asıl hedefi, uluslararası hukukun tamamen dışına çıkan, apartheid pratiklerini kurumsallaştıran ve bölgeyi sürekli bir savaş girdabına sürükleyen radikal bir İsrail rejiminin Batı dünyası tarafından daha fazla taşınamayacağı mesajını vermektir.

Bu süreçte Almanya ise, tarihsel suçluluk psikolojisi ve Holokost mirasının getirdiği stratejik bagaj nedeniyle AB içindeki geleneksel blokajcı ve İsrail’i koşulsuz koruyucu rolünü sürdürmeye çabalamaktadır. Berlin yönetimi, Çekya ve Macaristan gibi aktörlerle birlikte AB genelinde topyekûn ve kurumsal bir yaptırım kararı alınmasını engellemek için dirense de Londra ve Paris aksının başlattığı bu güçlü diplomatik dalga karşısında Almanya’nın manevra alanı daralmakta ve kıta Avrupası’ndaki diplomatik yalnızlığı her geçen gün daha da derinleşmektedir. Dolayısıyla bu adım, bizzat Avrupa’nın kendi içindeki statükocu damara karşı da indirilmiş bir darbedir ve yeni Avrupa güvenlik mimarisinin İsrail’in şımarıklıklarına feda edilmeyeceğinin ilanıdır. Bu durum, jeopolitik kriz anlarında jeo-ekonomik çıkarların kurumsal ayrılıkları anlamsızlaştırdığını ve kıta güvenliğinin İngiliz-Fransız nükleer/askeri caydırıcılığı ekseninde sessizce yeniden entegre edildiğini de çok net bir şekilde göstermektedir.

Trump’ın Zımni Onayı ve ABD’nin Çift Katmanlı Stratejisi

ABD Başkanı Donald Trump ile İngiltere Başbakanı Burnham arasında yapılan görüşmede Trump’ın bu yaptırımlara doğrudan itiraz etmediği, yani zımni bir onay (“olur”) verdiği dışarıya sızmıştır. Ancak bu durum, doğrudan doğruya ABD’nin İsrail karşıtı bir eksene kaydığı anlamına gelmemektedir. Diğer taraftan, Trump’ın bu karardan önceden haberdar edildiği ve sürece doğrudan bir veto koymadığı yönündeki güçlü emareler, Anglo-Amerikan ittifakının arka planındaki derin ve katmanlı iş bölümünü ifşa etmektedir.

Bilindiği üzere Trump, Siyonist lobiyi doğrudan karşısına almak yerine, Netanyahu hükümetinin Batı Şeria’daki ilhak iştahını frenlemek (nitekim Bakan Rubio, ilhak oylamasının Gazze barış planını baltalayacağını açıklamıştır) ve İsrail’i tamamen ABD’nin askeri-diplomatik şemsiyesine “mahkûm kılmak” istemektedir. Bu kapsamda İngiltere’nin önünün açılması, Washington’ın Tel Aviv’e karşı kullandığı bir “sopa” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir diğer ifadeyle, Trump, Amerikan iç siyasetindeki radikal Evanjelik tabanı, güçlü Siyonist bağışçıları ve Yahudi lobilerini doğrudan karşısına alıp kendi siyasi geleceğini riske atmak istemediği için, İngiltere eliyle İsrail’i “ehlileştirme”, “çevreleme” ve Tel Aviv’i nihai kertede tamamen “ABD’ye bağımlı kılma” stratejisi izler görünmektedir. Bu durum, Washington’ın İsrail’e karşı İngiltere’nin önünü bilerek açtığı ve onu bir maşa olarak kullandığı anlamına gelmektedir.

Öte yandan, Trump’ın İngiltere’nin önünü açarken bir yandan da Arjantin lideri Javier Milei’nin Falkland Adaları üzerindeki iddialarını desteklemesi ve ABD’nin adalar üzerindeki tarafsızlığını bozabileceğini ima etmesi derin bir çelişki olarak karşımıza çıkmaktadır. Keza ABD ile Kanada arasında tırmanan ticaret savaşı ve tarifeler de Anglo-Sakson blokunun içindeki çatırdamayı göstermektedir. Görünen o ki; İngiltere, Atlantik’te Washington ve Arjantin tarafından sıkıştırılmaya çalışılırken, inşa halindeki “ABD Orta Doğusu” üzerinden kendi tarihsel nüfuz alanını (Doğu Akdeniz ve Levant) canlandırarak küresel sistemde hâlâ “merkezi bir aktör” olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadır.

Bir diğer ifadeyle Londra, bu hamleyle Washington’ın tek kutuplu dayatmalarına küresel meşruiyet sopasıyla yanıt verirken, iki müttefik arasındaki derin asimetriyi stratejik coğrafyalarda dengelemeye çalışmaktadır denilebilir. Diğer taraftan, Trump ve Londra her ne kadar İsrail konusunda uzlaşmış gibi görünseler de İngiltere açısından halen masada eşit ve kurucu bir ortak olma sorunu söz konusudur. Zira ABD, İngiltere’yi yalnızca taşeron bir aktör olarak sahada görmek istemektedir. Bu durumda iki aktör arasında örtülü bir bilek güreşi sahnelenmektedir diyebiliriz.

Coğrafi Yayılım: Filistin’i Aşan Domino Etkisi

Atılan bu stratejik adımın coğrafi yansımaları asla Filistin toprakları ve Batı Şeria ile sınırlı kalmayacak, bölgede çarpan etkisi yaratan bir domino taşını harekete geçirecek gibi görünmektedir. İngiltere’nin öncülük ettiği bu ambargo ve izolasyon politikası, uluslararası hukukta çok güçlü bir emsal teşkil etme potansiyeline sahip olduğundan, yakın gelecekte Suriye’nin işgal altındaki Golan Tepeleri bölgesinde ve Lübnan’ın güney sınır hatlarında da İsrail’in gayrimeşru pozisyonunun uluslararası alanda tescillenmesinin önünü açabilir. Nitekim bazı radikal AB üyesi ülkelerin yasak kapsamını bizzat Golan Tepeleri’ni de içine alacak biçimde genişletme eğiliminde olmaları, bu geniş kapsamlı çevreleme stratejisinin ilk somut emareleridir. İsrail, içine düştüğü bu uluslararası meşruiyet krizini aşmak ve dikkatleri başka yöne çekmek amacıyla Lübnan ve Suriye’de yeni askeri maceralara atılmayı, yani cepheyi genişletmeyi denese dahi, bu kez arkasında homojen, sarsılmaz bir Batı desteği ve lojistik koruma kalkanı bulamayacaktır. Bu durum, Tel Aviv’in bölgesel askeri üstünlüğünü sağlayan mutlak cezasızlık zırhının delindiği ve askeri saldırganlığının ekonomik-diplomatik maliyetlerinin artık taşınamaz bir boyuta ulaştığı yeni bir dönemi başlatmaktadır. Bu bağlamda, hukuki çevreleme stratejisi, İsrail’in askeri genişlemesini ekonomik olarak cezalandırarak Tel Aviv’in jeopolitik hareket alanını sınırlandırmakta ve sömürgeci yayılmacılığı sürdürülemez bir lüks haline getirmektedir.

Küresel Ticaret Savaşları ve Tedarik Zincirleri Boyutu

Gelişmelerin koridorlar boyutunu da ihmal etmemek gerekiyor. Nitekim, sürece küresel ticaret savaşları ve lojistik koridorların güvenliği perspektifinden bakıldığında, İngiltere ve AB’nin bu hamlesinin aynı zamanda Doğu Akdeniz, Kızıldeniz ve Basra-Hürmüz hatlarındaki yeni tedarik zincirleri savaşıyla da yakından ilgili olduğu görülmektedir. Dolayısıyla, mesele sadece Filistin ya da insani boyut değildir.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin Mısır ile Süveyş Kanalı ekonomik bölgesi üzerinden yaptığı devasa altyapı, liman ve lojistik anlaşmaları dikkatlerden kaçmamaktadır. Nitekim Pekin yönetiminin Mısır bağlamındaki son hamleleri, Kuşak ve Yol İnisiyatifi vasıtasıyla bölgeye keskin bir dönüşün emaresi olarak kabullenilmektedir. Bu kapsamda Londra ve Brüksel aksı (ve kuvvetle muhtemel arka plan aktörü olarak ABD), Çin’in bu girişimlerine karşı stratejik bir kontra hamle yaparak, İsrail merkezli alternatif rotaların, özellikle de Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Koridoru (IMEC) gibi projelerin İsrail’in istikrarsızlaştırıcı politikaları nedeniyle çökeceğini öngörmek suretiyle bölge genelindeki deniz güvenliği ile liman kontrol hatlarında kendi tarihsel ağırlığını koymak istemiş olabilir.

Zira, her hâlükârda, küresel deniz ticaretinin kalbi olan Kızıldeniz ve Hürmüz’deki enerji arz güvenliğini İsrail’in öngörülemez, aşırı yayılmacı ve rasyonellikten uzak teokratik hırslarına rehin bırakmak istemeyen küresel bir Anglo-Sakson iradesi mevcuttur. Dolayısıyla bu ambargo bizzat Çin’in bölgedeki etkinlik arayışını kırma ve küresel tedarik zincirlerini Batı kontrolünde yeniden stabilize etme hamlesi olarak da değerlendirilebilir. Böylece Batı, enerji ve ticaret yollarını İsrail marjinalleşmesine kurban etmeyerek, Pekin’in Akdeniz’e uzanan lojistik kollarını daha başlamadan küresel hukuk duvarıyla kesmek istiyor olabilir.

Bölgesel Güç Dengeleri

Bölgesel güç dengeleri açısından bu büyük jeopolitik kırılma, Batı dünyasındaki çatlağı kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyecek olan bölgesel aktörlerin rollerini de radikal bir biçimde yeniden tanımlamaktadır. Bu yeni denklemde Türkiye, Batı ittifakı içinde ortaya çıkan bu derin çatlağı muazzam bir stratejik kaldıraç olarak kullanma fırsatına kavuşmuştur. Bu kapsamda Türkiye, Doğu Akdeniz ve Filistin davasında diplomatik meşruiyet zeminini alabildiğine genişleterek Londra ile yeni ticari, teknolojik ve askeri angajmanlar geliştirebilir. Suudi Arabistan merkezli Arap dünyası ise, Trump’ın barış ve normalleşme odaklı büyük projesinin İsrail’in uzlaşmaz tutumu nedeniyle tıkanması üzerine, normalleşme şartı olarak Batı Şeria’daki bu yeni Batılı yaptırımları arkasına alarak, İsrail ile ilişkileri daha rasyonel ve iki devletli bir zemine çekmek için İngiltere’nin açtığı bu diplomatik alanı sonuna kadar kullanma yoluna gidebilir.

Diğer taraftan, Londra-Brüksel hattının İsrail’e mesafe koyması, “Mekke Paktı” bileşenlerinin (özellikle savunma sanayi kapasitesiyle Türkiye ve finansal gücüyle Suudi Arabistan) bölgedeki hareket alanını genişletebilir.Daha somut bir ifadeyle, İslam dünyasında nükleer güce sahip tek aktör olan Pakistan ile Körfez sermayesini ve askeri iş birliğini bir araya getiren, Türkiye’nin de kurucularına olduğu savunma odaklı “Mekke Paktı” oluşumu, İngiltere’nin İsrail’i çevreleme ve dengede tutma stratejisiyle paralel bir biçimde bölgedeki askeri caydırıcılığını ve diplomatik ağırlığını tahkim ederek yeni Orta Doğu mimarisinde söz sahibi bir blok olarak öne çıkabilir. Oluşan bu yeni bölgesel konsolidasyon, İsrail’in güvenlik doktrinini dayandırdığı “parçalanmış İslam dünyası” paradigmasını yıkarak Tel Aviv’i kaçınılmaz bir uzlaşmaya zorlayacaktır. Dolayısıyla İsrail’in işi düne göre artık daha zordur.

Sonuç: “Post-Siyonist Küresel Düzen”

Sonuç olarak, 2026 yılının bu sonbaharında atılan adımlar, sadece Batı Şeria’daki birkaç yerleşimcinin malına konulan bir ambargo değildir. Bu, Pax-Americana’nın çözülme sürecinde İngiltere ve Avrupa’nın kendisini koruma, Çin’i çevreleme ve İsrail’in bölgesel çılgınlıklarını dizginleyerek küresel tedarik zincirlerini güvenceye alma operasyonu olarak da değerlendirilebilecek bir gelişmedir. Bu hamle, aynı zamanda Atlantik içi fay hatlarını (Falkland-Kanada) tetikleyerek Batı’nın kendi içinde yeni ve çok daha derin krizlerin kapısını da aralamıştır. Bunun dışında, Batı’nın İsrail’e yönelik bu kısıtlamaları, Mekke Paktı’nın bölgede “istikrar sağlayıcı bir bölgesel blok” olarak kurumsallaşmasını hızlandıracak gibi de görünmektedir.

Dolayısıyla karşımızda ilk bakışta dağınık, karmaşık ve çok bilinmeyenli gibi duran ancak metodolojik olarak incelendiğinde tek bir makro-stratejik merkeze ve rasyonel hedefe çıkan küresel bir plan bulunmaktadır diyebiliriz. Zira Batı dünyasının kolektif aklı ve küresel finans çevreleri, İsrail’in mevcut aşırı sağcı, radikal ve Siyonist yönetim anlayışıyla küresel kapitalizmin, deniz ticaret yollarının ve küresel tedarik zincirlerinin sürdürülebilirliğinin imkânsız hale geldiğine kesin olarak kanaat getirmiştir.

Önümüzdeki beş yıllık projeksiyonda, askerî açıdan tamamen ABD’ye, diplomatik ve ekonomik açıdan ise Avrupa pazarlarına bağımlı olan bir İsrail’in, bu çok taraflı, katmanlı küresel kıskaç altında en nihayetinde kendi rasyonel sınırlarına çekilmek, apartheid pratiklerine son vermek ve iki devletli kalıcı çözümü acı bir reçete olarak kabul etmek zorunda kalacağı yepyeni bir “Post-Siyonist Küresel Düzen” ve “Orta Doğu Mimarisi” kaçınılmaz olarak inşa edilmektedir. Batı, bunun için kendi yarattığı canavarı, kendi küresel geleceğini ve dijital egemenlik alanını korumak adına evcilleştirmektedir.

Bu kapsamda artık ne asimetrik diaspora baskıları ne de Washington’daki lobiler, makro tedarik koridorlarının arz güvenliğini tehdit eden bu radikalizm sapmasını korumaya yetmeyecektir. Küresel sistem, kendi bekasından ödün vermemek adına, Tel Aviv’in anakronik genişleme ütopyasını ve hibrit siber müdahalelerini rasyonel dünya gerçekliğinin sınırlarına mahkûm etmektedir. Peki, İsrail tüm bu gelişmeleri okumuyor mu? Elbette okuyor ve bir takım retorik ve pratik tepkiler ortaya koymaya çalışıyor.  Peki, bu tepkiler sizce İsrail ya da Siyonist kesim açısından yeterli mi, yoksa sadece aysbergin görünen yüzü mü?

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL
Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL
1969 Dörtyol-Hatay doğumlu olan Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol, Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden 1993 yılında mezun oldu. BÜ’de 1995 yılında Yüksek Lisans çalışmasını tamamlayan Erol, aynı yıl BÜ’de doktora programına kabul edildi. Ankara Üniversitesi’nde doktorasını 2005’de tamamlayan Erol, 2009 yılında “Uluslararası İlişkiler” alanında doçent ve 2014 yılında da Profesörlük unvanlarını aldı. 2000-2006 tarihleri arasında Avrasya Stratejik Araştırmaları Merkezi (ASAM)’nde görev yapan Erol, ASAM’ın Genel Koordinatörlük görevini de bir dönemliğine yürütmüştür. 2009 yılında Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün (SDE) Kurucu Başkanlığı ve Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerinde bulundu. Uluslararası Strateji ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi (USGAM)’nin de kurucu başkanı olan Prof. Erol, Yeni Türkiye Stratejik Araştırmalar Merkezi (YTSAM) Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Başkanlığını da yürütmektedir. Prof. Erol, Gazi Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi (GAZİSAM) Müdürlüğü görevinde de bulunmuştur. 2007 yılında Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı (TÜRKSAV) “Türk Dünyası Hizmet Ödülü”nü alan Prof. Erol, akademik anlamdaki çalışmaları ve medyadaki faaliyetlerinden dolayı çok sayıda ödüle layık görülmüştür. Bunlardan bazıları şu şekilde sıralanabilir: 2013 yılında Çağdaş Demokratlar Birliği Derneği tarafından “Yılın Yazılı Medya Ödülü”, 2015 yılında “APM 10. Yıl Hizmet Ödülü”, Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) tarafından “2015 Yılın Basın-Fikir Ödülü”, Anadolu Köy Korucuları ve Şehit Aileleri “2016 Gönül Elçileri Medya Onur Ödülü”, Yörük Türkmen Federasyonları tarafından verilen “2016 Türkiye Onur Ödülü”. Prof. Erol’un 15 kitap çalışması bulunmaktadır. Bunlardan bazılarının isimleri şu şekildedir: “Hayalden Gerçeğe Türk Birleşik Devletleri”, “Türkiye-AB İlişkileri: Dış Politika ve İç Yapı Sorunsalları”, “Avrasya’da Yeni Büyük Oyun”, “Türk Dış Politikasında Strateji Arayışları”, “Türk Dış Politikasında Güvenlik Arayışları”, “Türkiye Cumhuriyeti-Rusya Federasyonu İlişkileri”, “Sıcak Barışın Soğuk Örgütü Yeni NATO”, “Dış Politika Analizinde Teorik Yaklaşımlar: Türk Dış Politikası Örneği”, “Krizler ve Kriz Yönetimi: Aktörler ve Örnek Olaylar”, “Kazakistan” ve “Uluslararası İlişkilerde Güncel Sorunlar”. 2002’den bu yana TRT Türkiye’nin sesi ve TRT Radyo 1 (Ankara Radyosu) “Avrasya Gündemi”, “Stratejik Bakış”, “Küresel Bakış”, “Analiz”, “Dosya”, “Haber Masası”, “Gündemin Öteki Yüzü” gibi radyo programlarını gerçekleştirmiş olan Prof. Erol, TRT INT televizyonunda 2004-2007 yılları arasında “Arayış”, 2007-2010 yılları arasında Kanal A televizyonunda “Sınır Ötesi” ve 2020-2021’de de BBN TÜRK televizyonunda “Dış Politika Gündemi” programlarını yapmıştır. 2012-2018 yılları arasında Millî Gazete’de “Arayış” adlı köşesinde dış politika yazıları yayımlanan Prof. Erol’un ulusal-uluslararası medyada çok sayıda televizyon, radyo, gazete, haber siteleri ve dergide uzmanlığı dahilinde görüşlerine de başvurulmaktadır. 2006-2018 yılları arasında Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde ve Ankara Üniversitesi Latin Amerika Araştırmaları Merkezi’nde (LAMER) de dersler veren Prof. Erol, 2018’den bu yana Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak akademik kariyerini devam ettirmektedir. Prof. Erol, 2006 yılından itibaren Ufuk Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde de dersler vermiştir. Prof. Erol’un başlıca ilgi ve uzmanlık alanları ve bu kapsamda lisans, master ve doktora seviyesinde verdiği derslerin başlıcaları şu şekilde sıralanabilir: “Jeopolitik”, “Güvenlik”, “İstihbarat”, “Kriz Yönetimi”, “Uluslararası İlişkilerde Güncel Sorunlar”, “Türk Dış Politikası”, “Rus Dış Politikası”, “ABD Dış Politikası”, “Orta Asya ve Güney Asya”. Çok sayıda dergi ve gazetede yazıları-değerlendirmeleri yayımlanan Prof. Erol’un; “Avrasya Dosyası”, “Stratejik Analiz”, “Stratejik Düşünce”, “Gazi Bölgesel Çalışmalar”, “The Journal of SSPS”, “Karadeniz Araştırmaları gibi” akademik dergilerde editörlük faaliyetlerinde bulunan Prof. Erol, “Bölgesel Araştırmalar”, “Uluslararası Kriz ve Siyaset Araştırmaları”, “Gazi Akademik Bakış”, “Ege Üniversitesi Türk Dünyası İncelemeleri”, “Ankara Uluslararası Sosyal Bilimler”, “Demokrasi Platformu” dergilerinin editörlüklerini hali hazırda yürütmekte, editör kurullarında yer almaktadır. 2016’dan bu yana Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) Kurucu Başkanı olarak çalışmalarını devam ettiren Prof. Erol, evli ve üç çocuk babasıdır.