Tarih:

Paylaş:

AfD’nin Seçim Zaferi, “AB’siz bir Berlin” ve Çivisi Çıkmış Dünyanın “Yeni Güç Denklemi”

Benzer İçerikler

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

Almanya için Alternatif (AfD) partisinin Saksonya-Anhalt eyalet meclisi seçimlerinde elde ettiği %44,5’lik tarihi zafer, yalnızca Alman iç politikasında yapısal bir deprem yaratmakla kalmamış, aynı zamanda küresel sistemin fay hatlarını da derinden harekete geçirmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında aşırı sağ akımları sistem dışı tutmak amacıyla inşa edilen “güvenlik duvarını” bütünüyle yıkan bu yükseliş, tekil bir Alman anomalisi değildir. Aksine bu gelişme, Avrupa Birliği (AB) genelindeki popülist dalga, Pasifik’te Japonya’nın revizyonist milliyetçiliği ve transatlantik güvenlik mimarisindeki aşınmalarla birleştiğinde, Batı medeniyetinin kurumsal geleceğini, NATO’nun operasyonel yeteneğini ve ABD-Çin arasındaki küresel hegemonya mücadelesini temelden dönüştürecek makro-politik dinamiklere işaret etmektedir.

İki savaş arası dönemde yükselen faşizmin, nihayetinde Avrupa liderliğini bütünüyle Amerika Birleşik Devletleri’ne kaptırmasıyla ve SSCB ile birlikte ABD’nin daha baskın olduğu iki kutuplu bir dünya düzeninin inşasıyla sonuçlanan tarihsel döngü, bugün çok daha karmaşık bir evreye evrilmektedir. Nitekim, günümüz küresel mimarisi iki kutuplu statik bir yapıya değil, aktörlerin ideolojik ve jeopolitik olarak sürekli yer değiştirdiği, her gücün kendi bölgesel nüfuz alanını maksimize etmeye çalıştığı ve kuralların muğlaklaştığı “Post-Liberal Polisentrizm” olarak kavramsallaştırabileceğimiz derin bir kırılma noktasına saplanmış bir görüntü arz etmektedir.

Bu bağlamda, AfD’nin bu zaferi Batı’nın rıza üretme mekanizmalarının iflas ettiğini tescillerken, önümüzdeki süreçte Avrupa’daki çevre ülkelerin de bu akıma katılmasıyla liberal kurumların tamamen felç olacağını ve Batı ittifakının ortak bir blok olmaktan çıkıp savunmacı bir kabileciliğe gerileyeceğini göstermektedir.

Bu analiz, AfD’nin zaferinden hareketle öncelikle klasik faşizm ile post-modern aşırı sağ arasındaki ayrışan-örtüşen hatları, Batı merkezli küreselleşmenin çözülüşünü, Washington’ın kontrol mekanizmalarındaki yapısal açmazları, NATO bünyesinde filizlenen askeri kilitlenmeleri ve yükselen aşırı sağın Çin-Rusya eksenine sunduğu asimetrik jeopolitik fırsatları incelemektedir.

Ayrışan ve Örtüşen Hatlar: Klasik Faşizm ile Post-Modern Aşırı Sağ

AfD ve Avrupa’daki muadillerini İkinci Dünya Savaşı öncesindeki Nazi veya Faşist hareketlerden ayıran ve onlarla örtüştüren temel nitelikleri doğru okumak, inşa halindeki yeni düzeni anlamanın en stratejik anahtarıdır.

Tarihsel düzlemde klasik faşizm, yayılmacı bir emperyalizm, fiziksel toprak işgali, otarşik bir savaş ekonomisi ve parlamenter sistemi bütünüyle lağvetme ideali üzerine kuruluyken; günümüz post-modern aşırı sağ akımları yapısal olarak izolasyonizmi, sınırların katı biçimde kapatılmasını, göçmenlerin geriye gönderilmesini ifade eden “remigrasyon” politikalarını ve küreselleşme karşıtı ulusal pazar korumacılığını savunmaktadır. Kurumsal düzeyde ise sistemi dışarıdan yıkmak yerine, parlamenter meşruiyeti ve sandığı bir meşruiyet kaldıracı olarak kullanıp liberal demokratik kurumları içeriden dönüştürmeyi hedeflemektedirler.

Buna karşın, her iki dönemin kültürel homojenlik arzusu, yabancı düşmanlığı, güçlü lider kültü ve kitleleri mobilize eden “tarihsel mağduriyet” anlatıları birebir örtüşmektedir. Bu durum, faşizmin dogmatik ve çizgisel bir geri dönüşünden ziyade, liberal demokrasinin yapısal vaatlerini yerine getirememesinden beslenen, sosyal medya çağının dinamikleriyle mutasyona uğramış post-modern bir faşizm türevi olmasından kaynaklanmaktadır.

“Klasik faşizm” coğrafi sınırları genişletmeyi hedeflerken, günümüz “post-modern sağı”nın “dijital ve kültürel duvarlar” örmesi dikkat çekicidir. Gelecekte bu akımlar, fiziksel savaşlar yerine siber egemenlik ve biyopolitik veri kontrolü üzerinden “mikro-totaliter” gettolar yaratarak küresel tedarik zincirlerini mikro ölçekte sabote etme potansiyeline sahip olacak görünmektedirler. Bu bağlamda klasik faşizm dünyayı totaliter bloklar arasında topyekûn bir savaşa sürüklerken, günümüz aşırı sağı liberal kurumların içini boşaltarak sistemi kaotik bir belirsizliğe mahkûm etmekte ve uluslararası hukukun öngörülebilirliğini ortadan kaldırmaktadır.

Washington’ın İkilemi: Aşırı Sağ ABD’nin Enstrümanı mı yoksa Kâbusu mu?

ABD’nin Avrupa’daki aşırı sağa ve AfD gibi yapılara yönelik yaklaşımı, Amerikan müesses nizamı içindeki derin yapısal ve ideolojik bir yarığı, yani “Transatlantikçiler” ile “İzolasyonistler” arasındaki güç savaşını yansıtmaktadır. Washington’daki bazı neo-konservatif ve jeopolitik klikler, Avrupa’da yükselen milliyetçiliği, AB’nin “stratejik özerklik” ve kendi ordusunu kurma heveslerini kırmak, kıtayı ulus-devlet bazında parçalayarak daha kolay manipüle edilebilir bir transatlantik ittifakı korumak için kullanışlı bir enstrüman olarak görebilmektedir.

Bu kapsamda yapılan bir değerlendirmede, çok açık bir şekilde Rusya-Ukrayna savaşının tetiklediği enerji krizi, enflasyonist baskılar ve yeni göç dalgasının aşırı sağa muazzam bir siyasi alan açtığı ve ABD’nin bu durumun kesinlikle farkında olduğu görülmektedir. Nitekim bu kontrollü kriz ve kaos ortamının Avrupa’yı hem ekonomik hem de askeri olarak bütünüyle Washington’a bağımlı hale getirdiği de dikkatlerden kaçmamaktadır.

Diğer taraftan, bu jeopolitik mühendisliğin önündeki en büyük yapısal engel olarak AfD gibi partilerin paradoksal ve öngörülemez dış politika anlayışları karşımıza çıkmaktadır. Nitekim, Nazizm ve faşizm endişesi yaratan bu partiler, tarihsel arka planın aksine şaşırtıcı biçimde Rusya ile yakınlaşmayı, Kuzey Akım hatlarının yeniden açılmasını ve Ukrayna’ya yönelik askeri ve finansal desteğin tamamen kesilmesini savunmaktadır. Dolayısıyla Washington, kontrol edilebilir bir kaos umarken adeta “büyücünün çırağı” durumuna düşebilir.

Dolayısıyla ABD’nin aşırı sağ enstrümantasyonu, Pentagon’un Avrupa’daki askeri lojistik ağlarını felç edecek sivil itaatsizlik dalgalarına yol açarak transatlantik güvenlik mimarisini tersinden çökertebilir. Neticede ABD, aşırı sağ üzerinden Avrupa’yı kendi ekseninde kontrol altında tutmak ve Rusya’yı çevrelemek isterken, bu partilerin Kremlin ile kurduğu organik, finansal ve istihbarı bağlar sebebiyle bumerang etkisiyle karşı karşıya kalabilir. Washington’ın tahayyül ettiği anti-Rus milliyetçilik, Avrupa sahasında yerini Amerikan hegemonyasını reddeden bir “Avrasyacı sağ popülizme” bırakabilir.

Aşırı Sağın Kıskacında NATO: Askeri Kilitlenme ve İç Çatlaklar

Avrupa’da aşırı sağın yükselişi, NATO’nunkolektif savunma doktrini ve askeri operasyonel yeteneği üzerinde doğrudan felç edici bir etki potansiyeli taşımaktadır. İttifakın temel taşı olan Madde 5 (Kolektif Savunma), üye ülkelerin sarsılmaz siyasi iradesine dayanmaktadır. Ancak AfD gibi egemenlikçi ve Rusya yanlısı yapıların iktidar ortağı ya da belirleyicisi olduğu bir Avrupa’da, askeri konuşlandırmalar, bütçe paylaşımları ve kriz anlarında gereken oy birliği mekanizması stratejik bir kilitlenmeyle yüzleşebilir. Zira, popülist sağın izolasyonist eğilimleri, çok uluslu askeri misyonlara lojistik desteğin kesilmesini ve istihbarat paylaşımının asgariye indirilmesini tetikleyerek ittifak içi güveni dinamitlemektedir. Bu durum, NATO’yu askeri olarak caydırıcı bir güç olmaktan çıkarıp, iç yapısal çatlaklarla boğuşan, hibrit tehditlere karşı karar alma hızını kaybetmiş hantal bir diplomatik foruma dönüştürme riski barındırmaktadır. Aşırı sağ, NATO’nun operasyonel kaslarını içeriden zayıflatan bir “truva atı” işlevi görmektedir.

Almanya’nın Jeopolitik İntiharı

AfD’nin nihai ideolojik ve siyasi hedefi olan “Dexit”, yani Almanya’nın Avrupa Birliği’nden çıkışı ve kıta genelinde Westphalia tarzı katı ulus-devlet modeline geri dönüş, jeopolitik açıdan Almanya’nın küresel bir güç olma iddialarının kesin olarak sonu demektir. Federal Almanya, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra askeri olarak kaybettiği küresel liderlik payesini, AB’yi kurumsal, ekonomik ve siyasi bir enstrüman, bir tür yumuşak hegemonya çarpanı olarak kullanarak dolaylı yoldan geri kazanmıştı. Dolayısıyla, Brüksel üzerinden tüm kıtanın ekonomik normlarını belirleyen, ortak pazar sayesinde ihracat rekorları kıran Berlin için AB, adeta Alman jeopolitik gücünün rıza üreten yüzüdür.

AB’nin dağılması veya aşırı sağın etkisiyle işlevsizleşmesi, Almanya’yı küresel bir aktör olmaktan çıkarıp, devasa küresel süper güçlerin, yani ABD ve Çin’in hamleleri ortasında sıkışmış, jeostratejik derinliğini ve pazar hinterlandını kaybetmiş kırılgan bir orta Avrupa kara parçasına dönüştürür. Bu bağlamda Almanya, kendi egemenlik mitinin kurbanı olmaktadır.

AB çözüldüğünde, Berlin küresel masada özne değil, ABD ve Çin’in sanayi hinterlandı paylaşım savaşında bir nesne haline gelecektir. Bu olası süreç, hiç kuşkusuz Avrupa’nın geri kalanını da derin bir “Balkanlaşma” girdabına sürükleme potansiyeli taşımaktadır. Bu olası durum, mevcut Berlin elitlerinin ve Alman endüstriyel sermayesinin kesinlikle aleyhinedir. Dolayısıyla, AfD’nin vaat ettiği ulusal egemenliğe dönüş retoriği, aslında Almanya’nın kendi elleriyle inşa ettiği küresel nüfuz alanını imha etmesi ve kendi jeopolitik intiharını oylaması anlamına gelmektedir.

Çin’in Gizli Kazancı ve “Ejder-Ayı İttifakı”

Avrupa aşırı sağının yükselişi ve kurumsal yapıları felç etmesi, küresel hegemonya mücadelesinde doğrudan ve asimetrik olarak Çin’in lehine sonuçlar doğurmaktadır. Pekin yönetimi, AfD ve benzeri Avroskeptik partilerin AB’yi içeriden zayıflatmasını, transatlantik ittifakında derin yapısal çatlaklar yaratmasını ve Batı’nın Çin’e karşı ortak, yekpare bir ekonomik ve teknolojik ambargo strateji geliştirmesini engellemesini büyük bir jeopolitik ilgiyle izlemektedir.

Nitekim, bu kapsamda yapılan değerlendirmelerde Pekin’in Avrupa aşırı sağını “ideolojik bir müttefik” olarak değil, Batı’yı içeriden çökertecek “asimetrik bir kaldıraç” olarak kodladığı tespiti zaman zaman gündeme gelmektedir. Zira, bu düşünceye göre Batı’nın kurumsal olarak parçalanması, örneğin Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi için Avrupa içlerinde dirençle karşılaşmayan yeni koridorlar açacaktır. Bu bağlamda, önümüzdeki dönemde Çin’in aşırı sağ hükümetlerle ikili serbest ticaret anlaşmaları imzalayarak transatlantik gümrük duvarlarını tamamen anlamsız kılması, açıkçası çok da sürpriz olmayacak görünmektedir.

ABD ise Avrupa’da yükselen aşırı sağın Rusya’yı rahatsız edeceğini veya onu bölgesel olarak baskılayacağını umarak ölümcül bir stratejik hata yapmaktadır. Aksine, aşırı sağın tetiklediği kurumsal istikrarsızlık, Batı’nın öngörülemezliği ve Ukrayna desteğinin kesilmesi ihtimali, Rusya’yı küresel sistemde hayatta kalma arzusuyla Çin’in ekonomik, askeri ve teknolojik kollarına daha fazla itmektedir. ABD’nin Avrupa’daki aşırı sağ dalgaya göz yumması veya bunu kontrol altında tutabileceğini sanması, Moskova-Pekin hattındaki “sınır tanımayan” stratejik ortaklığı daha da tahkim etmektedir. Üstelik AfD’nin sosyolojik tabanında ve entelektüel yönetim kadrosunda, ABD hegemonyasına ve Anglo-Sakson dünyasının dayattığı liberal normlara karşı, Çin’in küresel ölçekte sunduğu ve ulus-devletlerin iç işlerine karışmamayı vadeden “çok kutuplu dünya düzeni” anlatısına gizli ama derin bir sempati bulunmaktadır.

Sonuç: “Çivisi Çıkmış Dünyanın” Yeni Koordinatları

AfD’nin elde ettiği son seçim zaferleriyle tarihsel olarak tescillenen bu yeni post-liberal dönem, karşımıza 1945 sonrasının iki kutuplu statik Soğuk Savaş düzenini değil, öngörülemez bir “Kaotik Çok Kutupluluk” mimarisini çıkarmaktadır. Aşırı sağ, inşa halindeki bu yeni uluslararası sistemin hem en dinamik tetikleyicisi hem de liberal dünya düzeninin çöküşünün en somut sonucudur.

Zira, küreselleşmenin yarattığı sosyo-ekonomik eşitsizliklerin, kontrolsüz kitlesel göçlerin ve halktan kopuk liberal elitlerin yarattığı devasa yönetim boşluğunda, küresel sistemin kelimenin tam anlamıyla “çivisi çıkmış” ve revizyonist güçler için geniş hareket alanları açılmıştır.

Bu seferki tarihsel tablo, yirminci yüzyılın ortasındakinin aksine ABD’nin mutlak kurumsal ve ahlaki liderliğiyle, liberal demokrasinin veya sarsılmaz bir NATO bütünlüğünün küresel zaferiyle sonuçlanmayacak gibi görünmektedir. Karşımıza çıkan yeni dünya, küresel kuralların değil, “bölgesel güç baronlarının” hüküm sürdüğü “neo-ortaçağcı” bir paronaya düzenidir. Aşırı sağ, NATO’yu ve Batı’yı askeri-siyasi olarak felç edip çöküşü hızlandırırken, küresel finansal ve teknolojik gücün nihai olarak Asya-Pasifik eksenine kaymasının önündeki son psikolojik engelleri de temizlemektedir.

Avrupa kendi içine dönüp mikro-milliyetçiliklerle parçalanırken, Japonya Pasifik’te yükselen Çin tehdidine karşı kendi militarist ve milliyetçi eksenini kurmaya çalışırken, ABD bizzat kendi içindeki aşırı sağ, popülist ve izolasyonist damarla, yani Trumpizm ve türevleriyle varoluşsal bir iç mücadele vermek zorundadır. Batı dünyası kendi ürettiği liberal değerlerin krizinde içeriden çürürken, Çin ve Rusya liderliğindeki Avrasya Bloku, post-liberal dönemin yeni jeopolitik ve askeri kurallarını yazmak üzere ortaya çıkan stratejik boşlukları hızla doldurmaktadır. Son tahlilde aşırı sağ, Batı medeniyetinin kendi eliyle ve kendi kurumları üzerinden başlattığı küresel gerileme, savunma zafiyeti ve geri çekilme evresinin en keskin, en tehlikeli ve en kurucu manivelası olarak işlev görmektedir.

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL
Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL
1969 Dörtyol-Hatay doğumlu olan Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol, Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden 1993 yılında mezun oldu. BÜ’de 1995 yılında Yüksek Lisans çalışmasını tamamlayan Erol, aynı yıl BÜ’de doktora programına kabul edildi. Ankara Üniversitesi’nde doktorasını 2005’de tamamlayan Erol, 2009 yılında “Uluslararası İlişkiler” alanında doçent ve 2014 yılında da Profesörlük unvanlarını aldı. 2000-2006 tarihleri arasında Avrasya Stratejik Araştırmaları Merkezi (ASAM)’nde görev yapan Erol, ASAM’ın Genel Koordinatörlük görevini de bir dönemliğine yürütmüştür. 2009 yılında Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün (SDE) Kurucu Başkanlığı ve Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerinde bulundu. Uluslararası Strateji ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi (USGAM)’nin de kurucu başkanı olan Prof. Erol, Yeni Türkiye Stratejik Araştırmalar Merkezi (YTSAM) Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Başkanlığını da yürütmektedir. Prof. Erol, Gazi Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi (GAZİSAM) Müdürlüğü görevinde de bulunmuştur. 2007 yılında Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı (TÜRKSAV) “Türk Dünyası Hizmet Ödülü”nü alan Prof. Erol, akademik anlamdaki çalışmaları ve medyadaki faaliyetlerinden dolayı çok sayıda ödüle layık görülmüştür. Bunlardan bazıları şu şekilde sıralanabilir: 2013 yılında Çağdaş Demokratlar Birliği Derneği tarafından “Yılın Yazılı Medya Ödülü”, 2015 yılında “APM 10. Yıl Hizmet Ödülü”, Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) tarafından “2015 Yılın Basın-Fikir Ödülü”, Anadolu Köy Korucuları ve Şehit Aileleri “2016 Gönül Elçileri Medya Onur Ödülü”, Yörük Türkmen Federasyonları tarafından verilen “2016 Türkiye Onur Ödülü”. Prof. Erol’un 15 kitap çalışması bulunmaktadır. Bunlardan bazılarının isimleri şu şekildedir: “Hayalden Gerçeğe Türk Birleşik Devletleri”, “Türkiye-AB İlişkileri: Dış Politika ve İç Yapı Sorunsalları”, “Avrasya’da Yeni Büyük Oyun”, “Türk Dış Politikasında Strateji Arayışları”, “Türk Dış Politikasında Güvenlik Arayışları”, “Türkiye Cumhuriyeti-Rusya Federasyonu İlişkileri”, “Sıcak Barışın Soğuk Örgütü Yeni NATO”, “Dış Politika Analizinde Teorik Yaklaşımlar: Türk Dış Politikası Örneği”, “Krizler ve Kriz Yönetimi: Aktörler ve Örnek Olaylar”, “Kazakistan” ve “Uluslararası İlişkilerde Güncel Sorunlar”. 2002’den bu yana TRT Türkiye’nin sesi ve TRT Radyo 1 (Ankara Radyosu) “Avrasya Gündemi”, “Stratejik Bakış”, “Küresel Bakış”, “Analiz”, “Dosya”, “Haber Masası”, “Gündemin Öteki Yüzü” gibi radyo programlarını gerçekleştirmiş olan Prof. Erol, TRT INT televizyonunda 2004-2007 yılları arasında “Arayış”, 2007-2010 yılları arasında Kanal A televizyonunda “Sınır Ötesi” ve 2020-2021’de de BBN TÜRK televizyonunda “Dış Politika Gündemi” programlarını yapmıştır. 2012-2018 yılları arasında Millî Gazete’de “Arayış” adlı köşesinde dış politika yazıları yayımlanan Prof. Erol’un ulusal-uluslararası medyada çok sayıda televizyon, radyo, gazete, haber siteleri ve dergide uzmanlığı dahilinde görüşlerine de başvurulmaktadır. 2006-2018 yılları arasında Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde ve Ankara Üniversitesi Latin Amerika Araştırmaları Merkezi’nde (LAMER) de dersler veren Prof. Erol, 2018’den bu yana Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak akademik kariyerini devam ettirmektedir. Prof. Erol, 2006 yılından itibaren Ufuk Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde de dersler vermiştir. Prof. Erol’un başlıca ilgi ve uzmanlık alanları ve bu kapsamda lisans, master ve doktora seviyesinde verdiği derslerin başlıcaları şu şekilde sıralanabilir: “Jeopolitik”, “Güvenlik”, “İstihbarat”, “Kriz Yönetimi”, “Uluslararası İlişkilerde Güncel Sorunlar”, “Türk Dış Politikası”, “Rus Dış Politikası”, “ABD Dış Politikası”, “Orta Asya ve Güney Asya”. Çok sayıda dergi ve gazetede yazıları-değerlendirmeleri yayımlanan Prof. Erol’un; “Avrasya Dosyası”, “Stratejik Analiz”, “Stratejik Düşünce”, “Gazi Bölgesel Çalışmalar”, “The Journal of SSPS”, “Karadeniz Araştırmaları gibi” akademik dergilerde editörlük faaliyetlerinde bulunan Prof. Erol, “Bölgesel Araştırmalar”, “Uluslararası Kriz ve Siyaset Araştırmaları”, “Gazi Akademik Bakış”, “Ege Üniversitesi Türk Dünyası İncelemeleri”, “Ankara Uluslararası Sosyal Bilimler”, “Demokrasi Platformu” dergilerinin editörlüklerini hali hazırda yürütmekte, editör kurullarında yer almaktadır. 2016’dan bu yana Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) Kurucu Başkanı olarak çalışmalarını devam ettiren Prof. Erol, evli ve üç çocuk babasıdır.