Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in 10 yıl aradan sonra gerçekleştirdiği Kahire ziyareti, küresel tedarik zincirlerinin kırıldığı ve Orta Doğu’da askeri dengelerin yeniden dağıtıldığı bir kırılma dönemine denk gelmiştir. ABD-İsrail aksının bölgeyi konvansiyonel savaş girdabına ittiği bu kesitte Pekin, gerileyen stratejik nüfuzunu “Süveyş Tahkimatı”üzerinden yeniden üretmeyi hedefler görünmektedir. Dolayısıyla bu hamle, Washington’ın tek taraflı güvenlik mimarisine karşı alternatif birçok kutuplu yönetişim alanı açma stratejisi olarak değerlendirilebilir.
Nitekim, Kahire’deki diplomatik temaslar, sembolik bir ortaklığın ötesinde, Kızıldeniz’den Akdeniz’e uzanan jeopolitik şerit üzerinde yeni bir güç dengesi ve ekonomik-teknolojik blok inşa etme arayışı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kapsamda Çin, Mısır’ı küresel ticaretin şah damarı olan Süveyş Kanalı’nda ve Afrika’ya açılan kapıda vazgeçilmez bir stratejik çıpa olarak konumlandırırken; Mısır ise Ankara ile ilişkilerini de güçlendirdiği bir dönemde, büyük güç rekabetini Çin üzerinden kendi lehine dengelemeye çalışmakta, askeri ve finansal bağımlılıklarını çeşitlendirmek suretiyle Batı merkezli hegemonik baskılara karşı çok katmanlı bir “beka kalkanı” geliştirmeye çalışmaktadır.
Bu kapsamda Şi Cinping’in Kahire’de sunduğu dört maddelik öneri, Orta Doğu ülkelerine “dış güçlere bağımlılığı azaltma” ve “stratejik özerklik” mesajı vermektedir. Bu öneri aynı zamanda, küresel sistemin tek kutupluluktan çok kutupluluğa evrildiğinin ve “Yeni Afrika-Orta Doğu Mimarisi” inşasında yeni bir sürecin başlangıcının da en net kanıtıdır. Dolayısıyla bu ziyaret, sadece iki ülkenin yakınlaşması değil, Batı’nın küresel deniz ticareti, lojistik rotaları, enerji havzaları ve finansal yaptırım mekanizmaları üzerindeki mutlak tekelini kökten kırmaya yönelik sistemik, kıtasal ve yapısal bir meydan okuma olarak da kabul edilebilir.
“De-dolarizasyon” hamlesinin Orta Doğu ve Afrika’daki En Büyük Laboratuvarı
“Süveyş Çıkışı ve Post-Amerikan Düzeni: Şi Cinping’in Mısır Çıkarmasının Jeopolitik Şifreleri” başlıklı analizimde de kısmen değindiğim üzere, ziyaretin zamanlama olarak Çin’in Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Zirvesi’nde Batı dışı dünyaya çok kutupluluk mesajı vermesinin hemen sonrasına denk gelmiş olması da bu açıdan oldukça dikkat çekicidir. Zira, ABD’nin yaptırımlarla enerji koridorlarını çevrelemeye çalıştığı bu kesitte, küresel ticaretin şah damarı olan Süveyş Kanalı, Çin için hayati bir “güvenli liman” haline gelmiş bulunmaktadır.
Bu bağlamda Kahire’den yükselen kararlar; yapay zekâ, yarı iletkenler, veri merkezleri, kritik metal tedarik zincirleri, yeşil hidrojen ve liman lojistiği gibi doğrudan geleceğin jeoekonomisini şekillendirecek alanları kapsaması itibarıyla dikkat çekicidir. Elektrikli araç üretimi, yapay zekâ, veri merkezleri, yarı iletkenler ve bulut bilişim alanlarında Çin yatırımlarının artırılması hedeflenmiştir. Bu durum, Mısır’ı Batı’nın teknolojik ambargo risklerine karşı Çin koridoruna entegre etmektedir. Bu kapsamda atılan en dikkat çekici adımlardan biri de Süveyş Kanalı Ekonomik Bölgesi’ndeki TEDA Çin-Mısır Sanayi Bölgesi’nin 3. aşamasının başlatılması olmuştur.
Ticarette yerel para birimlerinin (Yuan ve Mısır Lirası) ve Panda tahvillerinin kullanımının genişletilmesi kararı ise, küresel finansal sistemde “dolarizasyona karşı” atılmış somut bir adım olarak karşımıza çıkmakta olup; Çin’in teknoloji transferi taahhüdü de Mısır’ı bölgenin yeni üretim üssü haline getirmektedir. Bir diğer ifadeyle Çin, ticaret ve yatırımlarda yerel para birimlerinin (Yuan ve Mısır Lirası) kullanımının artırılması ve para takası (swap) anlaşmalarının hacminin genişletilmesiyle, küresel finans sisteminde “de-dolarizasyon” hamlesinin Orta Doğu ve Afrika’daki en büyük laboratuvarını kurmaktadır.
Jeomiliter Entegrasyon, Güvenlik Şemsiyesi ve Çevre Krizler
Tarafların jeopolitik motivasyonları, imzalanan kapsamlı stratejik ortaklık bildirisi ve bölgesel aktörlerin bu hamleye dönük refleksleri, Orta Doğu ile Kuzey Afrika (MENA) hattında Pax-Americana döneminin çözülüşünü ve yerine geçecek “Çok Kutuplu Bölgesel Sahiplenme” doktrininin ilk somut taşlarını döşemektedir. Bu bağlamda Çin-Mısır stratejik ortaklığı, ekonomik sınırları aşarak “Jeomiliter Entegrasyon” evresine geçmektedir. İki ülke arasında düzenlenen “Medeniyetin Kartalları” ortak hava tatbikatı ve Kahire’nin Çin yapımı J-10C ile J-31 hayalet savaş uçaklarına yönelik tedarik hamleleri, Mısır’ın ABD askeri bağımlılığını kırma arayışını göstermektedir. Çin, Mısır üzerinden Akdeniz ve Kızıldeniz’de askeri bir varlık tahkim ederken, Kahire’yi bir sıçrama tahtası olarak kullanarak Afrika Boynuzu ve Libya krizlerine doğrudan müdahil olma potansiyeli taşımaktadır.
Pekin, Mısır’ın Nil nehrindeki su haklarına verdiği destekle Etiyopya-ABD aksını çevrelemekte; Libya’da ise Mısır destekli aktörlerle kurduğu lojistik bağlar sayesinde Doğu Akdeniz’deki enerji ve liman projelerinde jeopolitik bir veto yetkisi elde etmektedir. Şi Cinping’in Kahire’den yükselttiği “Bölge ülkeleri kendi kaderlerinin efendisi olmalı, dış müdahaleler ve zorbalıklar reddedilmeli” çağrısı, doğrudan Washington’ın bölgeyi askeri olarak dizayn etme çabalarına verilmiş bir yanıt olarak kabul edilebilir.
Afrika’da Süreç Tersine mi Dönüyor? Çin’in Yeni Güvenlik Çıpası
Son dönemde Afrika genelinde yükselen istikrarsızlıklar, darbeler zinciri ve Batı karşıtı dalganın yarattığı güvenlik riskleri, Çin’in “sadece ekonomik yatırım yapma” doktrinini zora sokmuş görünmektedir. Çinli analistler, Afrika’daki yatırımların korunabilmesi için ekonomik nüfuzun askeri kapasiteyle desteklenmesi gerektiğinin farkına varmıştır. Bu kapsamda Çin açısından Afrika’da sürecin kendi aleyhine dönmesini engellemek için kurumsal, ordusu güçlü ve jeostratejik ağırlığı olan istikrarlı bir “büyük partner” kaçınılmaz görünmektedir. Görünen o ki, bu partner Mısır’dır. Nitekim Şi’nin Mısır üzerinden geliştirdiği hamle de, Çin’in Afrika’da sıkışan yatırımlarını Kuzey Afrika kapısıyla güvenceye alma stratejisinin özünü oluşturmaktadır.
Kuzey Afrika ve Mağrip Dengelerinde Diplomatik Dalgalanma
Çin-Mısır stratejik tahkimatı, etki alanını batıya doğru genişleterek Kuzey Afrika ve Mağrip (Cezayir, Fas, Tunus)dengelerinde yeni bir diplomatik dalgalanma da yaratabilir. Nitekim Pekin, Kahire’yi Kuzey Afrika politikasının operasyonel ve lojistik karargahı haline getirirken, bölgedeki geleneksel Fransız ve Amerikan nüfuzunu marjinalleştirmektedir. Çin’in halihazırda yakın askeri-stratejik bağlara sahip olduğu Cezayir ile Mısır arasında kurduğu bu “jeopolitik köprü”, Mağrip hattında Batı karşıtı çok kutuplu bir direnç ekseni inşa etmektedir. Bu durum, BRICS süreçlerine dahil olmak isteyen diğer Mağrip ülkelerini de Pekin-Kahire çekim merkezine doğru itmektedir. Batı ile ilişkilerini dengelemeye çalışan Fas ve derin bir ekonomik kriz yaşayan Tunus, Mısır’ın Çin teknolojisi ve Panda tahvilleriyle elde ettiği finansal otonomiyi yakından izlemektedir. Neticede bu ittifak, Mağrip devletlerine AB ve Washington’ın dayattığı siyasi koşullara karşı alternatif bir diplomatik manivela sunmakta ve Kuzey Afrika’yı transatlantik ittifaktan koparma potansiyeli taşımaktadır.
Bu jeomiliter ve lojistik hamlelerin arkasındaki finansal motoru ise Mısır’ın BRICS ve ŞİÖ süreçleri oluşturmaktadır. Mısır’ın BRICS üyeliği ve ŞİÖ “Diyalog Ortaklığı” statüsü, Çin ile imzalanan teknoloji, liman ve altyapı anlaşmalarının finansmanını Batı merkezli IMF/Dünya Bankası kıskacından kurtarmaktadır. Yeni Kalkınma Bankası (NDB) aracılığıyla Süveyş Kanalı Ekonomik Bölgesi’ne akıtılacak Çin sermayesi ve Panda tahvilleri, Mısır’ın derin borç krizine bir finansal kalkan işlevi görmektedir. Yerel para birimleriyle ticaret ve BRICS’in dijital ödeme sistemleri, Washington’ın SWIFT ve dolar üzerindeki yaptırım tehditlerini etkisiz kılmaktadır. Sonuç olarak BRICS ve ŞİÖ, Çin-Mısır ittifakını ABD’nin Orta Doğu genelinde ve Doğu Akdeniz’deki askeri, jeoekonomik ve finansal hegemonyasına karşı kurulan “Çok Kutuplu Bir Tahkimat” haline getirmektedir. “Nil’den bir kez içtiğinde, geri dönmeye mahkumsun” sözü, burada bu finansal ve siyasi kalkanı perçinleyen bir retorik olarak da karşımıza çıkmaktadır.
Kızıldeniz Egemenliği, Nükleer Vizyon ve IMF Kıskacı
Ziyaretin en kritik stratejik çıktılarından biri, liderlerin Kızıldeniz’deki egemenlik haklarının yalnızca kıyıdaş devletlere ait olduğunu ilan eden ortak deklarasyonudur. Bu çıkış, Bab el-Mendeb hattında ABD ve uluslararası deniz görev güçlerinin mevcudiyetine karşı açık bir jeopolitik meydan okuma olarak kabul edilmektedir. Bunun dışında, güvenlik tahkimatının enerji cephesine taşındığı da görülmektedir. Bu kapsamda Rusya’nın inşa ettiği El-Dabaa projesinin ötesine geçilerek Çin’in yeni nesil nükleer enerji santrali projelerini Mısır’da hayata geçirmek üzere ileri düzey müzakereler yürütmesi de oldukça dikkat çekici bulunmaktadır.
Hiç kuşkusuz Pekin’in bu nükleer teknoloji hamlesi, Mısır’ın uzun vadeli enerji arz güvenliğini Çin ekosistemine bağlamaktadır. Ancak bu hamleler Washington’da alarm zillerini şimdiden çaldırmış görünmektedir. Nitekim ABD, Pekin-Kahire eksenini kırmak için Mısır üzerindeki IMF kredileri kozunu ve genişletilmiş $8 milyarlık paketi bir finansal şantaj mekanizması olarak kullanmaya hazırlanmaktadır. Bu kapsamda Beyaz Saray, IMF icra kurulundaki oy gücünü ve döviz esnekliği şartlarını öne sürerek, Çin’in nükleer ve 5G altyapı projelerinin iptal edilmesini kredi dilimlerinin serbest bırakılması için bir ön koşul haline getirebilir.
Deniz Lojistiği, Liman İmtiyazları ve Akdeniz Ticaret Savaşları
Çin’in Mısır’daki varlığının en sarsıcı jeoekonomik bacağı, Süveyş Kanalı’nın giriş ve çıkış noktalarında yoğunlaşan deniz lojistiği yatırımlarıdır. Çinli denizcilik devleri COSCO ve Hutchison Ports, Port Said, İskenderiye ve Ayn Sokhna limanlarında devasa terminal işletme imtiyazlarını elinde bulundurmaktadır. Bu durum, Akdeniz’deki “ticaret savaşları” ve lojistik üstünlük mücadelesine doğrudan bir kırılma yansıtmaktadır. Pekin; Pire (Yunanistan), Hayfa (İsrail) Körfezi Terminali ve Süveyş limanları arasındaki bu entegrasyonla Akdeniz’in ana lojistik omurgasını kontrol etmektedir. Bu durum, ABD’nin desteklediği Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) gibi alternatif hatları daha doğarken işlevsiz kılmaktadır. COSCO’nun Süveyş’teki konteyner terminallerini genişletmesi, Avrupa’ya yönelik mal akışında Çin’e bir “lojistik gümrük kapısı ve kota” gücü vermektedir. Olası bir küresel kriz veya ticaret savaşlarının tırmanması durumunda Çin, bu limanlardaki operasyonel önceliği kendi gemilerine vererek Batılı rakiplerine karşı tedarik zinciri şokları yaratma potansiyeline, yani jeoekonomik bir silah gücüne kavuşmaktadır.
Lojistik Hegemonya ve Asimetrik Deniz Senaryoları
Çin’in Süveyş’teki bu ezici liman tahkimatı, Avrupa Birliği (AB)’nin güney kapısındaki Marsilya, Cenova ve Triestegibi ana limanlar üzerinde yıkıcı bir ticari rekabet baskısı oluşturmaktadır. Pekin, Akdeniz lojistiğini tekeline alarak Avrupa içlerine uzanan kargo akışının hızını, maliyetini ve gümrükleme süreçlerini doğrudan manipüle etme gücüne erişmektedir. Mısır limanlarında Çin teknolojisiyle inşa edilen akıllı otomasyon sistemleri, AB limanlarını verimlilik noktasında gerileterek kıta Avrupası’nı jeo-ekonomik olarak kuşatmaktadır. Buna karşılık ABD, Çin-Mısır eksenini bypass etmek amacıyla Kızıldeniz’den Akdeniz’e uzanan asimetrik bir “karşı-koridor ve yeni güvenlik paktı” senaryosunu devreye sokmayı planlamaktadır. Bu kapsamda Washington, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail’i kapsayan, Akabe Körfezi merkezli alternatif bir deniz ve kara lojistik hattı inşa etmek için bastırmaktadır. “Kızıldeniz Güvenlik Konsorsiyumu” adı altında kurgulanabilecek bu yeni pakt, Süveyş’e giden rotaları askeri denetim altında tutarak Çin gemilerine yönelik hibrid engellemeler, güvenlik denetimleri ve yapay seyrüsefer kısıtlamaları getirmeyi amaçlamaktadır. Bu durum, Kızıldeniz’i küresel ticaretin güvenli geçiş yolu olmaktan çıkarıp iki blok arasında her an patlamaya hazır bir jeopolitik barut fıçısına dönüştürebilir.
Doğu Akdeniz’de Enerji Jeopolitiği ve “Yeni Eksen İnşası”
Çin-Mısır ortaklığı, Doğu Akdeniz’deki kırılgan enerji jeopolitiğini doğrudan etkileyerek Mısır, Libya, Suriye, Yunanistan-GKRY, İsrail ve Türkiye bağlamında kartların yeniden dağıtılmasına yol açabilir. Pekin’in Mısır’ın LNG terminalleri ve açık deniz arama bloklarına finansal koruma sağlaması, Kahire’nin Batı güdümlü Doğu Akdeniz Gaz Forumu’na (EMGF) olan bağımlılığını azaltmaktadır. Zira Çin, Yunanistan ve GKRY’nin Doğu Akdeniz’de kurduğu maksimalist Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) tezlerine mesafeli durarak, kendi yatırımlarını güvenceye almak adına daha dengeli bir zemin aramaktadır. Bu durum, İsrail-Yunanistan-GKRY üçlüsünün Mısır’ı Türkiye’ye karşı bir anti-Türk blokta tutma stratejisini zayıflatmaktadır. Pekin’in bu noktada Türkiye’nin bölgedeki jeopolitik ağırlığını ve hammadde koridorlarındaki kritik rolünü kabul etmesi bölgedeki oyunu bozduğu gibi, Mısır bağlamında başlattığı süreç ve yeni eksen inşası noktasında da oldukça farklı bir geleceğe işaret etmektedir.
Çin Karşıtı Blokun Süreci Okuması ve Olası Tepkileri
“Süveyş Çıkışı ve Post-Amerikan Düzeni: Şi Cinping’in Mısır Çıkarmasının Jeopolitik Şifreleri” başlıklı analizimde de kısmen değindiğim üzere, ABD Kahire’nin en büyük askeri donörlerinden biri olarak Mısır’ın Çin ile stratejik/askeri yakınlaşmasından, özellikle veri merkezleri ve yarı iletken anlaşmalarından ciddi rahatsızlık duymaktadır. Mısır’a her yıl sağladığı 1,3 milyar dolarlık askeri yardıma rağmen Kahire’nin Çin ile askeri ve teknolojik derinleşmeye gitmesini bir “sadakat kırılması” olarak gören ABD, bu gelişmeyi Çin’in Orta Doğu’da alternatif bir “Güvenlik Mimarisi” kurma çabası olarak okumaktadır.
İsrail ise Süveyş, Kızıldeniz ve Babülmendep hattında Çin’in yeni bir “bölgesel güvenlik mimarisi” önermesini, Tel Aviv’in Gazze ve Lübnan hattında yürüttüğü operasyonlara karşı bir kuşatma hamlesi olarak yorumlamakta, bu bağlamda Çin-Mısır ittifakının, kendi bölgesel tecrit politikasını kıracak lojistik ve askeri bir kalkan oluşturmasından endişe duymaktadır. Washington’ın bu kapsamda önümüzdeki süreçte Mısır’a yönelik askeri yardımları bir baskı unsuru olarak kullanması olasıdır.
Hindistan ise Çin’in Arap Denizi ve Kızıldeniz’deki bu tahkimatını “çevreleme politikası” kapsamında değerlendirmektedir. Bu kapsamda Yeni Delhi, Süveyş’teki Çin ağırlığına karşı Mısır ile kendi ikili ticari bağlarını (IMEC Koridoru canlandırma çabalarıyla) dengelemeye çalışabilir. Japonya ve Avustralya ise deniz ticaret yollarının güvenliğinin tek taraflı olarak Çin güdümüne girmesinden endişe ederek, bölgedeki Batı koalisyonlarının devriyelerini artırmasını isteyebilir.
Avrupa Birliği için Mısır hem göç kontrolü hem de Akdeniz güvenliği için kritik bir ortaktır. AB, Mısır’ın sanayi altyapısının Çin teknolojisi tarafından domine edilmesini ekonomik bir tehdit olarak görmektedir. Bu bağlamda AB, göç ve enerji koridorlarının güvenliği açısından bağımlı olduğu Mısır’ın tamamen Çin hegemonyasına kaymasını engellemek amacıyla Kahire’ye yeni finansal paketler açmakla Çin’i dengelemek arasında sıkışmış bulunmaktadır. İngiltere ise Süveyş Kanalı’nın tarihsel önemi gereği, Çin’in buradaki askeri/lojistik varlığını yakından izlemekte olup, Mısır’a alternatif finansman modelleri sunarak bağımlılığı azaltmaya çalışabilir.
Mısır’ın Batı’ya Verdiği Mesaj
Mısır’ın ABD ve İsrail’i ikna etmesi ya da bütünüyle dize getirmesi mümkün olmasa da, Çin kartı sayesinde Washington karşısındaki pazarlık masasında elini hiç olmadığı kadar güçlendirdiği aşikardır. Mısır, Washington’a “bizi tamamen kaybedebilirsin, o yüzden ekonomik ve askeri baskıyı azaltmalısın” mesajı vererek masada el yükseltmiştir. Daha somut ifadeyle Kahire, başta ABD olmak üzere Batı dünyasına nükleer iş birliği, COSCO ve Hutchison eliyle perçinlenen stratejik liman imtiyazları ve Kızıldeniz egemenlik çıkışlarıyla; “Beni finansal olarak çökertir veya askeri olarak dışlarsanız, Süveyş’in anahtarlarını, Kızıldeniz’in kontrolünü, Akdeniz lojistik ağlarını, Doğu Akdeniz’deki enerji vanalarını, Mağrip’teki diplomatik nüfuz hatlarını ve kritik dijital altyapıyı Pekin’e entegre ederim” mesajını vermiştir.
Bu bağlamda, önümüzdeki dönemde Washington’ın IMF kredilerini geciktirme, Akabe merkezli alternatif deniz koridorlarını dayatma ve askeri yardımları askıya alma gibi cezalandırıcı hamlelerine karşılık, Pekin’in BRICS mekanizmaları ve Yeni Kalkınma Bankası üzerinden doğrudan döviz ve borç takası desteği sağladığı bir “Finansal, Enerji ve Lojistik Savaş” senaryosu kaçınılmaz görünmektedir. Bu durum, Mısır’ı küresel de-dolarizasyon dalgasının öncülerinden biri haline getirirken, AB limanları üzerindeki asimetrik ticari baskıyı da tırmandıracak, Kuzey Afrika dengelerini sarsacak ve Doğu Akdeniz’deki geleneksel enerji hatlarını bypass edecektir. Zira J-31 uçak ihalesi, potansiyel Çin nükleer reaktörleri ve Akdeniz limanlarındaki Pekin tekeli, bölgedeki geleneksel Amerikan güvenlik şemsiyesini kalıcı olarak delmiştir. Gelişmeler, Washington’ın Kahire’ye karşı daha agresif hibrid baskı araçlarını devreye sokmasına yol açacak gibi görünmektedir. Diğer taraftan, Kahire’nin Çin ile kurduğu bu asimetrik kalkanın Batı’nın tek taraflı yaptırım, Doğu Akdeniz’de ittifak dayatma, Mağrip’i yönetme ve rota dikte etme gücünü zayıflatacağı da aşikardır.
Mekke Paktı Detayı ve Mısır’ın İkna Diplomasisi
Bölgede son dönemde yaşanan en büyük jeopolitik gelişme, şüphesiz Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan, bir üyeye yapılan saldırıyı tümüne yapılmış sayan NATO’nun 5. maddesi benzeri hükümleri içeren Mekke Ortak Savunma Anlaşması (Mekke Paktı)’dır. Mısır, bu askeri eksene kurumsal olarak mesafeli dursa da paktın kurucu aktörleri olan Ankara ve Riyad ile ilişkilerini en üst düzeyde tutmaktadır.
Mısır’ın “Mekke Paktı” gibi net askeri angajmanlara mesafeli dururken Çin’e bu denli kapı açmasının arkasındaki temel motivasyon, “Stratejik Çeşitlendirme ve Ekonomik Beka” arayışı olarak ön plana çıkmak; bir diğer ifadeyle, Mekke Paktı’nın yarattığı bölgesel bloklaşma baskısı karşısında kendi “stratejik özerkliğini” korumak olarak kendisini göstermektedir. Kahire, ne tamamen Mekke Paktı’nın askeri taahhütlerine girmek ne de ABD-İsrail ikilisinin bölgesel dizayn stratejilerine tamamen teslim olmak istemektedir. Çin, Mısır için bu iki büyük basınç odağı arasında mükemmel bir üçüncü yol ve “stratejik kaldıraç” vazifesi görmekte, Kahire Pragmatizmini kolaylaştırmaktadır.
Hiç kuşkusuz Mısır, ABD ve İsrail’i doğrudan karşısına almak istemez; ancak borç krizi, enflasyon ve Nil üzerindeki su tehdidi karşısında Batı’dan aradığı koşulsuz finansal ve siyasi desteği bulamadığı da bir gerçektir. Buna karşılık Pekin, Mısır’a sıcak para, altyapı yatırımı ve teknoloji transferi sunmaktadır. Nitekim, bu tarihi ziyaret Mısır iç siyasetinde Sisi yönetimine derinleşen ekonomik buhran karşısında kritik bir can suyu ve büyük altyapı projelerini kesintisiz sürdürme imkânı tanımış görünmektedir. Dış siyasette ise, Batı ile bağlarını tamamen koparmadan Çin eksenini yapısal bir manivela olarak kullanacağı “Kuvvetlendirilmiş Otonomi” imkanını, şimdilik de olsa, elde etmiş gibi durmaktadır.
Sonuç
Şi Cinping’in Kahire ziyareti, Orta Doğu’da artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını gösteren kuramsal bir kırılma olarak tarihe geçmiştir. Çin’in sunduğu “Artık sadece ABD’yi seçmek zorunda değilsin” alternatifi, bölge devletlerinin dış güçlerin vesayetinden sıyrılarak kendi kaderlerinin efendisi olma arzusunu körüklemektedir. Bu bağlamda Orta Doğu, Doğu Akdeniz ve Mağrip havzası artık ABD’nin sert güç unsurları ile Çin’in nükleer, teknolojik, lojistik ve jeo-ekonomik ağlarının çarpıştığı, Mısır merkezli çok katmanlı ve iki kutuplu yeni bir “Soğuk Savaş tiyatrosuna” dönüşmektedir.
Bu süreçte Kahire, Ankara-Riyad-İslamabad üçlüsünün kurduğu “Mekke Paktı” ile Pekin’in sunduğu küresel koruma şemsiyesini harmanlayarak bölgede yeniden birinci sınıf diplomatik oyun kurucu rolüne soyunmaktadır. Diğer taraftan, Mısır’ın bu tehlikeli dengede, cambazlık yaparken atacağı her bir adımın küresel ticaret rotalarının, Akdeniz lojistik ve enerji haritalarının, Kuzey Afrika ittifak yapılarının ve Afrika Boynuzu’ndaki askeri sınırların yeniden çizilmesinde yol açabileceği bir takım kaçınılmaz sonuçlar da göz ardı edilmemelidir. Bu kapsamda kısa vadede Süveyş Kanalı üzerindeki liman geçiş süreçlerinin dijital yuan altyapısına entegre edilmesi, Kuzey Afrika rejimlerinin Pekin’e eklemlenmesi ve ABD’nin Kızıldeniz’de karşıt askeri koridor kartını oynaması, küresel jeopolitik kırılmayı geri döndürülemez biçimde derinleştirecek gibi görünmektedir.
Sonuç olarak ifade etmek gerekirse; Şi Cinping’in Mısır ziyareti, küresel ağırlık merkezinin Batı’dan Doğu’ya kayışının Nil sularında tescil edildiği tarihi bir manifesto olarak hafızalara kazınmıştır. Artık ne Washington ne de Brüksel için eski sömürgeci/hegemonik ezberler geçerlidir. Süveyş merkezli bu yeni mimari, çok kutuplu dünya düzeninin fiili şah damarı haline gelmiştir.
