Uluslararası sistem, hegemonik bir nöbet değişiminin ötesinde, yapısal bir kimlik ve jeopolitik varoluş kriziyle karşı karşıyadır. Mevcut küresel belirsizlik, tehdit, risk, krizler ve istikrarsızlık senaryoları sıklıkla indirgemeci bir yaklaşımla yalnızca ABD-Çin rekabeti üzerinden okunmaktadır. Oysa, küresel türbülansın merkezinde, daha önceki çalışmalarımda da gündeme getirdiğim üzere, “Batı Sorunu” yer almaktadır. “Batı Sorunu”; sistemin merkezindeki gücün kendi içsel çürümesi, liderlik parçalanması, yapısal bölünmüşlüğü ve tarihsel kodlarına nevrotik geri dönüş eğilimiyle ilgilidir. Bir diğer ifadeyle, sistemik krizin asıl jeneratörü Doğu’nun önlenemez yükselişi değil; Batı’nın kendi ontolojik, siyasal ve jeostratejik krizidir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo; içsel liderlik savaşları, derinleşen kimliksel bölünmeler ve hegemonik gücü devretmeme refleksinin ürettiği “Kontrollü Kaos Düzeni” üçgeninde şekillenmektedir. Nitekim günümüz dünyası, transatlantik ittifakın kolektif bir toparlanma mı yaşayacağını, yoksa kendi yarattığı “Kaos Düzeni” içinde mi boğulacağını tartışmaktadır. Bu bağlamda Batı Sorunu; içsel liderlik mücadelesi, ideolojik-yapısal bölünmüşlük ve Doğu’ya karşı hegemonik direnç olmak üzere üç temel boyutta kristalize olmaktadır.
Transatlantik Matriste Yeni Liderlik Savaşları ve Tarihin Tekerrürü
Batı’nın kendi içindeki güç konsolidasyonu, tarihsel olarak hiçbir zaman homojen bir yapı sunmamıştır. Tarih, I. ve II. Dünya Savaşlarını Almanya merkezli bir “Batı Sorunu” olarak ortaya koymaktadır. Bugün de benzer bir jeopolitik genetiğin uyandığı görülmektedir. Berlin, Avrupa Birliği’ni uzun süre kendi “Batı’ya Doğru Politikası”nın ana enstrümanı kılmış ve ABD’den özerk bir stratejik otonomi arayışına ve hatta Batı’nın liderliği arayışına girmiştir. Eş zamanlı olarak “Doğu’ya Doğru Politikası”nda da Rusya’yı merkeze alan bir denge gözetmiştir. Ancak Ukrayna savaşıyla başlayan süreç, bu stratejiyi Berlin’in aleyhine kırmış ve Almanya’yı yeniden bir stratejik sıkışmışlığa itmiştir.
Diğer taraftan, Brexit sonrası keskin bir jeopolitik dönüş yaşayan Londra, kıta Avrupası’nın zaaflarını görerek Anglo-Sakson eksenine sert bir geri dönüş yapmıştır. Bir diğer ifadeyle İngiltere, kıta Avrupası’nın stratejik felç durumundan faydalanarak kendini yeniden küresel bir eksen olarak konumlandırmaktadır. Bu kapsamda İngiltere, AB’nin hantallığına karşılık AUKUS gibi yapılarla daha dinamik, daha az maliyetli ve agresif bir “mini-lateral” güç stratejisi izlemektedir. Bu durum, Batı içi liderlik mücadelesini Almanya-Fransa aksından, Anglo-Sakson ve Kıta Avrupası rekabetine doğru taşımaktadır. Daha somut ifadeyle, Batı içinde geleneksel Anglo-Sakson ittifakı (ABD-İngiltere) ile Kıta Avrupası (Almanya-Fransa) arasındaki liderlik mücadelesini keskinleştirmektedir.
Transatlantik matristeki liderlik bölünmesi, hiç kuşkusuz kolektif Batı’nın kriz anlarında ortak strateji üretme yeteneğini felç etmektedir. Zira Batı, küresel hegemonyayı korumak isterken kendi içinde homojen bir liderlik mimarisi üretememekte; bu da sistemi “çok başlı bir anarşi” sarmalına itmektedir. Gelecek projeksiyonlarında, Birleşik Krallık’ın agresif mini-lateralizmi ile Almanya’nın hantal Kıta hegemonyası arasındaki bu makas daha da açılacaktır; bu durum, transatlantik ittifak mimarisinin tek merkezli yapısının tamamen çökerek çok başlı ve birbiriyle rekabet eden bölgesel alt güvenlik ceplerine bölünmesine yol açacaktır.
İdeolojik Bölünmüşlük ve Avrupa’nın Tarihsel Kodlarına Dönüş Riski
“Batı Sorunu”nun ikinci ve en tehlikeli boyutu, ABD, İngiltere ve AB arasındaki derinleşen yapısal çatlaklardır. Bir diğer ifadeyle, liberal demokratik konsensüsün çözülmesi ve Batı’nın kendi içinde ideolojik olarak gettolaşmasıdır. Bugün karşımızda bütüncül bir Batı değil; ABD, İngiltere ve AB olarak üçe bölünmüş, hatta kendi içlerinde de mikro-ulusçuluk akımlarıyla sarsılan kırılgan yapılar mevcuttur.Bu bölünmenin en tehlikeli yönü, “Post-Aydınlanma Dönemi Jeopolitik Yarılması” olarak adlandırabileceğimiz, değerler düzeyindeki gerilemedir. Dolayısıyla bu bölünme yalnızca “ekonomik” ya da “askeri” bir ayrışma değil; “felsefi”, “ideolojik” ve “değerler” eksenli bir kırılmadır. Anglo-Sakson aksı ile Kıta Avrupası aksı arasında derin bir felsefi yarılma yaşanırken, Avrupa genelinde yükselen aşırı sağ, yabancı düşmanlığı ve neo-merkantilist eğilimler, kıtanın Aydınlanma değerlerinden hızla uzaklaştığını göstermektedir. Bu “içsel militarizasyon” riski, yalnızca sandık başarısıyla sınırlı kalmayıp kolluk kuvvetleri ile ordu kademelerini ulus-devletçi reflekslere kaydırmaktadır.
Dolayısıyla Avrupa, tarihsel kodlarındaki Westphalia öncesi parçalanma eğilimine ve iç çatışma dönemlerine nevrotik bir dönüşün eşiğindedir. AB içindeki aşırı sağın tırmandırdığı sosyo-politik yarılmanın yanı sıra Almanya’nın Zeitenwende hamlesi, derin bir askeri-endüstriyel bölünme yaratmaktadır. Berlin’in savunma bütçesini devasa boyutlara ulaştırması, Paris’in geleneksel “Avrupa Stratejik Otonomisi” liderliğini doğrudan tehdit etmektedir. Fransa, Avrupa yapımı ortak projelere odaklanılmasını savunurken; Almanya, acil ihtiyaç gerekçesiyle Amerikan F-35 uçaklarını ve Patriot sistemlerini tercih ederek transatlantik bağı tahkim etmektedir. Bu durum, AB içinde Fransız-Alman savunma sanayii bölünmesini kalıcı hale getirmekte ve kolektif bir Avrupa ordusu idealini imkânsız kılmaktadır.
Avrupa’nın felsefi ve kurumsal çözülmesi, kıtayı küresel bir güç odağı olmaktan çıkarıp jeopolitik bir kırılma alanına dönüştürmektedir. Bu kapsamda, Fransız-Alman savunma bölünmesinin derinleşerek AB’yi askeri olarak işlevsiz bırakacağı ve yükselen aşırı sağın tetiklediği mikro-milliyetçi dalganın, kıtayı yakın gelecekte sınır aşan kurumsal çatışmaların ve hatta kansız bir dağılmanın ötesinde toplumsal iç savaş dinamiklerinin eşiğine sürükleyeceği, bir diğer ifadeyle toplumsal kutuplaşmaların tetiklediği hibrit iç çatışmalara veya ulus-devletlerin birbiriyle rekabet ettiği yeni bir “Avrupa İç Savaşı”na evrilme riski öngörüsü çok da yersiz olmayacaktır.
Hegemonik Direnç ve “Batı Pasifik” Belirsizliği
Batı’nın, özellikle de küresel imparatorluk vasfını kaybetmek istemeyen ABD’nin, liderliği Doğu’ya ve Çin’e gönüllü olarak bırakması imkansızdır. Sovyetler Birliği’nin 1991’deki “gönüllü tasfiye” modelinin ABD tarafından uygulanmasını beklemek tarihsel bir yanılgı olacaktır. ABD, gerilemesini kabul etmek yerine dünyayı kontrollü bir istikrarsızlığa sürükleyerek, yani bir “Kaos Düzeni” yaratarak küresel sistemi kendi lehine yeniden inşa etmek istemektedir.
Bu stratejinin en kritik cephesi olan “Batı Pasifik” kuşağında, eski iki Mihver devletin remilitarizasyonu küresel askeri harareti yükseltmektedir. Olası bir Çin-Tayvan veya Güney Çin Denizi çatışmasında, Japonya ve Hindistan tamamen farklı operasyonel roller üstleneceğe benz. Nitekim, Pasifist anayasasını esneten Japonya, ABD’nin bölgedeki birincil lojistik ve askeri üssü olarak Tayvan Boğazı’ndaki çatışmalara istihbarat, deniz devriyesi ve füze savunma sistemleriyle doğrudan müdahil olacak gibi görünmektedir. Buna karşın Hindistan, Çin ile olan kara sınırında askeri bir cephe açmaktan kaçınarak, daha çok Malakka Boğazı ve Hint Okyanusu’nda deniz blokajı uygulama rolünü üstlenmeye doğru bir yol almaktadır. Bu kapsamda Yeni Delhi, Pekin’in enerji nakil hatlarını keserek Çin’i lojistik olarak felç etmeyi hedefleyen, doğrudan sıcak çatışmaya girmeyen ama Batı ittifakına kritik lojistik kaldıraç sağlayan bir stratejiyi şimdiden uygulamaya koymuş görünmektedir. Zira, Hindistan için Pasifik, Batı’ya kul olmak değil, çoklu hizalanma doktriniyle Küresel Güney’in bağımsız lideri olmak için bir manivela alanı olarak ön plana çıkmaktadır.
Washington’ın Pasifik’te kurduğu “Kaos Düzeni”, müttefiklerini cephe hatlarına süren vekil bir küresel strateji olarak kabul edilebilir. Bu kapsamda söz konusu bölgeye yönelik gelecek projeksiyonlarında Japonya’nın doğrudan sıcak çatışma içerisine çekilmesi kaçınılmaz hale gelirken; Hindistan’ın bu çoklu hizalanma esnekliğini koruyarak nihai aşamada Batı’nın tam askeri entegrasyon taleplerini reddedeceği ve Asya-Pasifik genelinde ABD merkezli çevreleme stratejisinde büyük bir operasyonel zafiyet üreteceği öngörülebilir.
Doğu’nun Reaksiyonu: Revizyonist Örgütlerin Geleceği ve Avrasya Aksı
“Batı Sorunu”nun ürettiği yapısal kriz, Doğu bloku içindeki dengeleri ve iş birliği arayışlarını doğrudan katalize etmektedir. Batı’nın parçalanmış görüntüsü ve saldırgan toparlanma çabaları, Rusya ve Çin’i “zorunlu bir stratejik kadere” mahkûm etmiştir. “Rusya-Çin-Hindistan” dengesinde Yeni Delhi’nin pozisyonu ise, Doğu içi dengelerin kaderini belirleyecektir. Batı merkezli uluslararası sisteme alternatif olarak yükselen Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve “Retorikten Gerçeğe Yeni Delhi Eşiği: Küresel Düzenin “Çok Yapılı” Çıkmazında BRICS’in Geleceği ve Türkiye” başlıklı analizimde de detaylı bir şekilde irdelediğimi üzere BRICS, artık yalnızca birer ekonomik ve bölgesel iş birliği platformu değil; Batı’nın finansal ve askeri tekeline karşı jeopolitik birer koruma kalkanına ve alternatif küresel yönetişim merkezlerine dönüşmektedir. Bu kapsamda “BRICS+” mekanizması küresel emtia ve enerji piyasalarının kontrolünü Batı dışı dünyaya kaydırmaktadır. ŞİÖ’nün bölgesel bir güvenlik paktından kolektif bir Avrasya savunma şemsiyesine evrileceği, BRICS’in ise Batı merkezli IMF ve Dünya Bankası modellerini işlevsiz kılacak bir alternatif kalkınma matrisi oluşturacağı görülmektedir. Batı kendi içsel çelişkileriyle bölündükçe, Doğu aksı bu kurumsal boşluğu rasyonel ve çok kutuplu bir genişleme stratejisiyle dolduracaktır. Nitekim, Avrasya aksındaki kurumsal tahkimat, Batı’nın yaptırım gücünü ve finansal hegemonyasını yapısal olarak sınırlandırmaktadır. Bu noktada BRICS ve ŞİÖ eksenli dedolarizasyon hamlelerinin küresel ticaret hacminin yarısından fazlasını ele geçireceği ve transatlantik merkezli Bretton Woods sistemini tasfiye ederek, dünyayı iki net ekonomik egemenlik alanına ve geri dönülemez çok kutuplu bir finansal mimariye böleceği de artık bilinen bir sır olarak karşımızda durmaktadır.
Sonuç
Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, Batı’nın kendi yarattığı liberal sistemin kurallarına artık kendisinin uyamadığı absürt bir paradokstur. “Batı Sorunu”; kararları daha hızlı alabilen, maliyeti düşük, esnek ve hibrit mini-ittifaklarla ayakta kalmaya çalışan küçülmüş ama daha agresif bir Batı bloku doğurmaktadır. Dünya, bir yanda parçalanan, otoriterleşen ve tarihsel savaş kodlarına geri dönme riski barındıran bir Batı; diğer yanda ise bu krizden beslenen ancak kendi içinde henüz tam bir kurumsal entegrasyon sağlayamamış revizyonist bir Doğu arasında sıkışmıştır. Önümüzdeki dönemde küresel düzenin kaderini ABD-Çin rekabetinin hızı değil, “Batı Sorunu”nun kendi içsel çürüme ve çatışma süreçlerinin ne kadar kanlı ya da kansız olacağı belirleyecektir. Bu yeni dünyada hayatta kalmanın ve egemenliği korumanın yegâne yolu ise, Hindistan ve Türkiye’nin somutlaştırdığı “Stratejik Otonomi” doktrinidir.
