Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in 10 yıl aradan sonra gerçekleştirdiği tarihi Mısır ziyareti, küresel jeopolitikte taşların yerinden oynadığı kırılma anlarından birini simgelemektedir. İki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 70. yıl dönümüne denk gelen bu hamle, hiç kuşkusuz yalnızca ikili bir ticaret zirvesi olarak nitelendirilemez. Zira bu gelişme, ABD ve İsrail’in İran ile tutuştuğu yıkıcı bölgesel savaşın, Hürmüz ve Bab el-Mendeb boğazlarındaki deniz güvenliği krizlerinin ve Suudi Arabistan, Türkiye ile Pakistan’ın kurduğu Mekke Savunma İttifakı’nın gölgesinde şekillenen çok kutuplu dünyanın yeni bir güç projeksiyonu olarak karşımıza çıkmaktadır. Daha somut bir ifadeyle Pekin, Washington’ın 7 Ekim sonrası Orta Doğu’ya devasa askeri ve lojistik dönüşüyle uğradığı jeopolitik ve jeoekonomik sıkışmayı Mısır üzerinden yarmayı hedeflemektedir.
Süveyş Kanalı’nı Kuşak ve Yol Girişimi’nin ana omurgası olarak tahkim eden bu stratejik hamle, Çin’in tek kutuplu Amerikan hegemonyasına Akdeniz ve Afrika kapısında meydan okuduğunu açıkça göstermektedir. Kahire ise bu yakınlaşmayla, Batı bağımlılığını dengeleyerek post-Amerikan dünyasında kendine otonom bir koridor açma niyetinde görünmektedir. Bu kapsamda ziyaretin zamanlaması da Çin’in Orta Doğu’da uğradığı jeopolitik sıkışmayı aşma arzusunu ele vermektedir. 7 Ekim krizi ve ardından tırmanan ABD-İran savaşı, Pekin’in bölgedeki en büyük enerji tedarikçisi ve lojistik müttefiki olan İran aksını ciddi şekilde yıpratmıştır. Dahası, ABD’nin stratejik kaynakları, enerji yollarını ve koridorları kontrol etmek adına Orta Doğu’ya askeri ve lojistik anlamda muazzam bir dönüş yapması, Çin’i jeoekonomik olarak adeta felç etme noktasına getirmiştir.
İran ve Suriye üzerinden kurulan Şi Hilali ve Direniş Ekseni’nin Washington-Tel Aviv hattı tarafından hırpalanmasıyla Çin, Orta Doğu’daki nüfuzunu korumak adına “Süveyş Çıkışı” stratejisini devreye sokmak zorunda kalmış görünmektedir. Bu bağlamda imzalanan anlaşmaların ve yürütülen stratejilerin iki taraf açısından anlamı şu şekilde karşımıza çıkmaktadır:
- Çin’in Perspektifi (Jeostratejik Çapa): Pekin için Kahire, tıkanan deniz yollarının (Hürmüz ve Bab el-Mendeb) ardından açık kalan ve küresel ticaretin kalbi olan Süveyş Kanalı’nın anahtarıdır. Çin, Mısır’ı Kuşak ve Yol Girişimi’nin çökmesini engelleyecek bir lojistik üs ve Afrika-Arap dünyasına açılan güvenli bir kapı olarak konumlandırmaktadır.
- Mısır’ın Perspektifi (Çeşitlendirilmiş Otonomi): Ekonomik darboğazla boğuşan Mısır için Pekin; yapay zekâ, yarı iletkenler, veri merkezleri ve gelişmiş imalat alanlarında kritik teknoloji transferi sağlayan, IMF kıskacına karşı alternatif finansman üreten bir can simididir. Kahire, Washington’a olan mutlak güvenlik bağımlılığını Çin ile dengelemeye çalışmaktadır.
Çin Karşıtı Küresel Aktörlerin Olası Tepkileri
Küresel aktörler, hiç kuşkusuz, Çin’in Kahire çıkarmasını basit bir ikili ortaklık olarak değil, yerleşik güvenlik mimarisine yönelik revizyonist bir tehdit olarak okumaktadır. Nitekim, yıllık 1,3 milyar dolar askeri yardım sağladığı Mısır’ın, Çin’in J-16 savaş jetleri ile kendi Rafale uçaklarını ortak tatbikata sokmasını ABD büyük bir alarm durumu olarak şimdiden kaydetmiştir. Zira Şi’nin Kahire’de sarf ettiği “Orta Doğu’nun kaderini dış müdahaleler değil, bölge halkları belirlemeli” çıkışı, doğrudan ABD’nin bölgedeki hegemonik varlığına meydan okuma olarak algılanmıştır. Bu durum karşısında ABD, Mısır’a yönelik CAATSA yaptırımlarını veya askeri yardımların kısılmasını masaya sürerek Kahire’yi hizaya getirmek isteyebilir. İsrail ise Çin’in Mısır üzerinden Akdeniz’e yerleşmesini, kendi bölgesel güvenlik doktrinine ve Gazze/Lübnan operasyonları sonrası planladığı jeopolitik tasarımlara stratejik bir set çekilmesi olarak görmektedir. Tel Aviv, Süveyş’in Çin kontrolüne girmesi riskine karşı Washington ile birlikte alternatif “Ben Gurion Koridoru” gibi projeleri agresif şekilde canlandırmaya çalışabilir.
Bu denkleme ek olarak, Çin’in Mısır’da nükleer enerji ve füze teknolojisi alanlarında işbirliğini derinleştirme sinyalleri vermesi, Pentagon’un Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz’deki deniz gücü konuşlanmasını radikal şekilde revize etmesini zorunlu kılacak gibi görünmektedir. Batı ittifakı, Mısır’ın Süveyş Ekonomik Bölgesi’ndeki (TEDA) Çin lojistik üslerini askeri birer “Truva Atı” olarak değerlendirip, buradaki şirketlere ikincil yaptırımlar uygulamayı bir strateji olarak benimseyebilir.
Çin karşıtı blok olarak hareket eden Hindistan, Japonya, Güney Kore ve Avustralya ise bu ziyareti kendi deniz güvenliği zincirlerinin kopması olarak değerlendirmektedir. Hindistan, Mısır’ın Çin eksenine kaymasını, kendisinin de parçası olduğu ve Süveyş’i baypas etmeyi amaçlayan IMEC (Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) projesine vurulmuş ölümcül bir darbe olarak görmektedir. Yeni Delhi, bu hamleye karşı Kızıldeniz’deki devriyelerini artırarak ve Mısır’ın alternatif limanlarına doğrudan yatırımlar önererek Pekin’in tekelini kırmaya çalışabilir.
Japonya ve Güney Kore, enerji ithalatlarının %80’inden fazlasının geçtiği bu kritik su yollarının Çin’in nüfuz alanına girmesinden derin endişe duymakta ve Aden Körfezi’ndeki askeri varlıklarını kalıcı hale getirmeyi planlamaktadır. Avustralya ve İngiltere ise AUKUS ortaklığı zemininde, Çin’in küresel deniz geçiş noktalarını kontrol etme stratejisine karşı Mısır’a yönelik diplomatik baskıyı yoğunlaştırabilir. Bu blok, Çin’in Mısır üzerinden Afrika’nın kritik maden yataklarına ve nadir toprak elementlerine erişimini engellemek adına, Mısır ile olan ticari anlaşmalarına katı “ekonomik güvenlik” denetimleri getirebilir.
Afrika’da Sıkışan Çin ve “Nil’in Jeopolitik Daveti”
Mısır hamlesi, Çin’in Afrika stratejisinde bir eksen kaymasına işaret etmektedir. Çin, son yıllarda Sahra Altı Afrika’da “borç tuzağı diplomasisi” eleştirileri, yerel darbeler ve yükselen istikrarsızlıklar sebebiyle sürecin aleyhine işlediğini görmektedir. Bu bağlamda, Afrika’da ham madde odaklı dağınık bir yapı yerine, kıtanın en büyük ordusuna, köklü diplomatik geleneğine ve jeopolitik ağırlığına sahip olan Mısır’ı bir “Kıtasal Partner ve Düzenleyici Aktör” olarak seçmiş görünmektedir. Bu noktada Şi Cinping’in Kahire’de zikrettiği “Nil’den bir kez içtiğinde, geri dönmeye mahkumsun” eski Mısır atasözü, basit bir kültürel jestin çok ötesinde görünmektedir. Bu sözün arkasında iki derin jeopolitik mesaj yatmaktadır:
- Nil Havzası Güç Dengesi: Çin, Etiyopya’nın Hedasi (Rönesans) Barajı krizinde bugüne kadar Addis Ababa’ya yakın durmuştur. Ancak ABD’nin son dönemde Etiyopya ile askeri olarak yakınlaşması üzerine Çin, bu hamlesiyle Mısır’ın su ve gıda güvenliği hakkını tanıdığını ihsas ettirerek, Mısır’a “Sizin varoluşsal meselelerinizde artık masadayım ve gitmeye niyetim yok” mesajı vermiştir.
- Kalıcı Hegemonya İlânı: Batılı güçlerin dönemsel olarak gelip gittiği Orta Doğu ve Afrika coğrafyasında, Çin’in bölgenin kılcal damarlarına kalıcı olarak yerleştiğini ve bu coğrafyadan artık sökülemeyeceğini ilan etmektedir.
Mısır’ın “Süveyş Çıkış” Motivasyonu
Anlaşılan o ki; Kahire, Sünni dünyasında ekseni kendisinin belirlemediği bir askeri paktın ast ortağı olmak istememektedir. Bunun yerine, küresel bir süper güç olan Çin ile doğrudan “Kapsamlı Stratejik Ortaklık” kurarak kendi elit ligini yaratmayı amaçlar görünmektedir. Bu süreçte ABD ve İsrail faktörlerine karşı gösterdiği aşırı temkinlilik ise Mısır’ın ekonomik kırılganlığından kaynaklanmaktadır. Bu noktada Kahire’nin temel motivasyonu, “Stratejik Özerklik” kazanmak; yani ne Batı’dan tamamen kopmak ne de Doğu’nun uydusu olmak, aksine iki blok arasındaki rekabeti kendi lehine kaldıraç olarak kullanmak şeklinde kendisini göstermektedir. Tüm bu hassasiyetlere rağmen dış siyasette Mısır, tam anlamıyla bir “Çoklu Bağlanma” kriziyle karşı karşıya kalacak gibi görünmektedir. Zira, Kahire’nin bu devasa Çin ortaklığının Batı çıkarlarına zararsız olduğuna dair ABD ve İsrail’i ikna edebilmesi jeopolitik olarak mümkün değildir. Bu kapsamda Washington’un IMF kredileri ve askeri yardımlar kozunu bir şantaj mekanizması olarak kullanarak Mısır’ı ekonomik olarak köşeye sıkıştırmaya çalışması bir sürpriz olmayabilir. Dolayısıyla, önümüzdeki süreçte Mısır’ın Akdeniz’deki enerji paylaşım savaşlarında ve Kızıldeniz geçiş koridorlarında, Pekin’in cazip altyapı fonları ile Batı’nın finansal ve askeri cezalandırma mekanizmaları arasında çok daha sert jeopolitik fırtınalarla sınanacağı söylenebilir.
Sonuç
Şi Cinping’in Kahire ziyareti, Çin’in sıkıştığı Orta Doğu denkleminde hamlesini Mısır üzerinden büyüterek Akdeniz ve Afrika sathına yayma stratejisinin bir parçası olarak kabul edilebilir. Kahire ise Nil’in kadim suyunu Pekin’in stratejik mürekkebiyle karıştırarak, post-Amerikan dünyasında kendine güvenli, bağımsız ve korunaklı bir liman inşa etmeye çalışmakta görünmektedir. Batı dışı dünyada yeni bir kutup arayışının merkez üssü haline gelen bu ittifak, Washington’ın tek taraflı yaptırım ve kontrol mekanizmalarının işlevsizleştiği yeni bir dönemin habercisi olarak ön plana çıkmakta olup; bu tehlikeli oyunda Mısır, küresel güçlerin cephe hattı haline gelme riskiyle karşı karşıyadır. Nihayetinde bu ziyaret, Süveyş Kanalı’nın sadece ticari bir su yolu değil, aynı zamanda 21. yüzyılın küresel hegemonya savaşının en kritik cephesi olduğunu ve bu cephede kartların yeniden dağıtıldığını tüm dünyaya ilan etmiştir.
Bu bağlamda “Süveyş Çıkışı”, salt bir ekonomik sığınak olmanın ötesinde, asimetrik bağımlılık ilişkilerini tersyüz eden yapısal bir kırılma olarak kabul edilebilir. Çin’in nükleer enerji ve ileri askeri teknolojilerle desteklediği bu yeni “himaye modeli”, Mısır’ın BRICS üyeliğiyle birleştiğinde, küresel rezerv para sistemine ve deniz tabanlı Amerikan güvenlik mimarisine doğrudan bir meydan okuma işlevi görmektedir. Pekin, Kahire’yi küresel değer zincirlerinin yeni dağıtım üssü yaparak hem Batı’nın olası çevreleme stratejilerini boşa çıkarmakta hem de “stratejik karşılıklılık” zeminine oturtmaktadır. Mısır ise jeopolitik bir tampon bölge olmaktan çıkıp, çok kutuplu düzende çoklu ittifaklar kurabilen aktif bir oyun kurucuya dönüşmektedir. Bu tablo, Washington’ın tek kutuplu dayatmalarına karşı bölgesel güçlerin kendi kader tayin haklarını küresel bir süper güçle eşleştirerek koruma arayışının en somut ve geri döndürülemez örneği olarak da kabul edilebilir. Bu kapsamda “Süveyş Dengesi” olarak nitelendirilebilecek yeni bir süreç ile karşı karşıya olduğumuzun da önemle altını çizmek gerekmektedir!
