İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen kurumsal çok taraflı güvenlik mimarisi, 21. yüzyılın üçüncü on yılında derin bir yapısal krizle karşı karşıyadır. Soğuk Savaş döneminin monolitik, tek merkezli ve küresel ölçekli ittifak yapısı olan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), günümüzün çok kutuplu, asimetrik ve hızla yerelleşen güvenlik tehditlerine yanıt vermekte zorlanmaktadır. Bu kurumsal hantallık ve küresel güç rekabetinin yeni dinamikleri, uluslararası ilişkiler literatüründe “Bölgesel NATO’laşma” veya daha eleştirel bir kavramsallaştırmayla “Bölgesel NATO’lar/Bölgesel NATO’cuklar” (Mini-lateralism) sürecini tetiklemiş olup, NATO’nun hibrit tehditlere karşı hibrit yapılanmasının merkeze alan dönüşüm sürecinin kilit yapılanması olarak ön plana çıkacağa benzemektedir.
Bu bağlamda daha önceki iki yazımda ele aldığım çalışmalarda ( “Yeni NATO” ve “2026 Ankara Zirvesi”: Yeniden İnşa Halindeki Uluslararası Sistem’de Bir Varoluş Hikayesi ve “İki Eksenli Kıskaçta” Bir İttifak olarak NATO: “2026 Ankara Zirvesi” ve Krizden Çıkış Stratejileri) kısmen değindiğim “Bölgesel NATO’lar/Bölgesel NATO’cuklar” üzerinde biraz daha durmak kaçınılmaz bir hal almaktadır.
Bu noktada “Bölgesel NATO’lar/Bölgesel NATO’cuklar” için şöylesi bir tanım, sanırım çok da yanlış olmayacaktır: Küresel ölçekte kolektif savunma taahhüdü içeren devasa yapılar yerine, belirli bir coğrafi havzada (Asya-Pasifik, Arktik, Baltık vb.) ortak tehdit algısına sahip, askeri kapasiteleri yüksek ve karar alma mekanizmaları esnek az sayıda devletin kurduğu “mikro askeri ittifakları” veya “niş güvenlik koalisyonları” anlamına gelmektedir.
Bu süreç, hiç kuşkusuz NATO’nun resmi olarak dağılması anlamına gelmemekle birlikte, örgütün işlevsel omurgasını, emir-komuta zincirini ve en önemlisi 5. Madde bünyesindeki kolektif caydırıcılık ilkesini derinden sarsma potansiyeli de taşımaktadır.
Bu kapsamlı analizimizde; bölgesel NATO’laşma süreci Transatlantik ittifakın ana sütunları olan Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Birleşik Krallık (İngiltere), Kanada ve Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerin stratejik yaklaşımları, beklentileri, tepkileri ve olası askeri-lojistik katkıları ekseninde incelenmekte ve bu mikro-ittifak dalgasının NATO’nun kurumsal geleceğine yönelik olası yapısal etkileri 2026 yılı perspektifiyle birlikte ele alınmaktadır. Bunun dışında, uluslararası ilişkiler ve dış politika bağlamında doğrudan henüz literatüre geçmemiş olan “joker üyelik” mevzu da ilk defa bu analizde gündeme getirilmekte, üzerinde kısmen de olsa durulmaktadır.
1. ABD: Küresel Güç Çarpanı Olarak “Mini-Lateralizm”
ABD için “Bölgesel NATO’laşma” süreci, küresel hegemonik pozisyonunu koruma noktasında bir “zayıflık” değil, bilakis stratejik bir “güç çarpanı / (force multiplier)” ve pragmatik bir diplomasi aracı olarak görünmekte olup, aslında de facto olarak uygulanmaya konulmuştur. Zira Washington, 21. yüzyılın en büyük jeopolitik meydan okuması olarak gördüğü Çin’in Asya-Pasifik’teki yükselişini ve Rusya’nın Avrasya çeperindeki revizyonist hamlelerini, 32 üyeli hantal bir NATO yapısıyla tek başına göğüsleyemeyeceğinin farkındadır. Bu bağlamda Pentagon ve Beyaz Saray’ın dış politika elitleri, bölgesel ittifakları iki temel sütun üzerine oturtmaktadır: “Yük Paylaşımı (Burden-Sharing)” ve “Entegre Caydırıcılık (Integrated Deterrence)”.
Trump tarafından yüksek sesle dillendirilen “Yük Paylaşımı” ile birlikte ABD en temelde üzerindeki mali ve askeri yükün, daha somut ifadeyle savunma bütçesinin aşırı küresel taahhüt baskısını azaltmayı hedeflemektedir. Bölgesel ortakların kendi güvenlik havzalarında daha fazla sorumluluk alması, Washington’ın askeri lojistiğini optimize etmesini sağlayacaktır. “Entegre Caydırıcılık” bağlamında ise Çin ve Rusya’nın mikro-Kuşatılması, ABD’nin en temel hedefi olarak karşımıza çıkmaktadır. ABD’nin buradaki temel beklentisi, küresel ölçekte tek bir savaş yerine, rakip güçlerin etrafında yerel, mobilize ve teknolojik olarak üstün mikro-kuşatma çemberleri oluşturmaktır. Yukarıda de facto başlangıçlar olarak nitelendirdiğim, Hint-Pasifik’te hayata geçirilen ve “Pasifik NATO’su” olarak da nitelendirilen AUKUS (ABD-İngiltere-Avustralya) ve QUAD (ABD-Japonya-Avustralya-Hindistan) bu stratejinin somut örneklerini oluşturmaktadır.
QUAD içerisinde Hindistan, ABD’nin bu ülke üzerinden Çin’in karasal kuşatılması kadar, Güney Asya-Orta Asya’yı da güç projeksiyonu bağlamında hedef alan bir derinlik niyetine işaret etmektedir. ABD, NATO’nun kurumsal sınırlarını Asya-Pasifik’e esnetmek yerine, “Asya ve Pasifik NATO’cukları” kurmayı tercih etmiş görünmektedir. Bu husus, aynı zamanda Hindistan’ın “Çok Kutuplu Dünya”nın bir parçası olmasından daha öte, “Çok Kutuplu İttifak” içerisinden koparılması düşüncesiyle daha büyük bir anlam taşımaktadır.
ABD, bu temel hedefleri çerçevesinde söz konusu alt bölgesel oluşumlara en üst düzeyde askeri, kritik teknolojik transfer ile birlikte istihbarat katkısı da sunmaktadır. AUKUS örneğinde görüldüğü gibi, ABD onlarca yıldır kıskançlıkla koruduğu nükleer tahrikli denizaltı teknolojisini ve yapay zekâ tabanlı siber savunma algoritmalarını alt-bölgesel müttefiklerine açmaktadır. Bunun dışında komuta, kontrol, iletişim, bilgisayar, istihbarat, gözetleme ve keşif (C4ISR) altyapısını bu mini ittifakların kullanımına sunarak, yerel orduları da kendi askeri uyduları ve küresel veri ağlarıyla entegre eden ABD, bölgesel yapıların konvansiyonel ordularını, siber savaş ve uzay tabanlı erken uyarı sistemleriyle de tahkim etmektedir.
2. Birleşik Krallık: “Global Britain” Vizyonu ve “Esnek Güç Projeksiyonu”
Bilindiği üzere, uluslararası sistemde kendi bağımsız jeopolitik rotasını çizmek amacıyla Brexit sürecinin ardından Londra, “Global Britain/Küresel Britanya Doktrini”ni uygulamaya koymuş bulunmaktadır. Bu bağlamda İngiltere için “Bölgesel NATO’laşma”, Brüksel veya Paris gibi aktörlerin diplomatik veya kurumsal engellerine takılmadan, özellikle eski nüfuz alanlarına etkin dönüş ve böylece küresel sahnede yeniden lider bir “siyasi-askeri aktör” olma fırsatı sunmaktadır. Diğer taraftanLondra, 32 üyeli resmi NATO yapısının oybirliği mekanizmasını, acil kriz anlarında bir “güvenlik zafiyeti” olarak da görmektedir. Yunanistan, Macaristan veya Fransa gibi ülkelerin kendi ulusal çıkarları doğrultusunda uygulayabilecekleri olası veto kararları, İngiltere’yi daha dar kapsamlı, ideolojik ve askeri açıdan homojen “istekliler koalisyonlarına” yöneltmektedir.
Bu kapsamda İngiltere, komutasını üstlendiği, Baltıklar, İskandinav ve Hollanda’dan 10 ülkeyi içinde barındıran“Müşterek Seferberlik Gücü” (JEF) oluşumunu tam teşekküllü bir “Kuzey Avrupa NATO’cuğuna” dönüştürmüştür. İngiltere’nin buradaki temel beklentisi, hızlı müdahale ve yüksek hazırlık seviyesine sahip bu çok uluslu askeri güvenlik girişimiyle Kuzey Avrupa ve Baltık bölgesinde ortaya çıkabilecek krizlere hızla yanıt vermek ve caydırıcılık sağlamaktır. Daha somut ve güncel boyutuyla, Kuzey Atlantik ve Arktik deniz yollarında Rus denizaltı faaliyetlerini engelleyecek mutlak bir operasyonel egemenlik alanı kurmak olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla, JEF örneğinden de hareketle, İngiltere’nin çok taraflı devasa bürokrasilerden kaçarak, kendisine “diplomatik ve askeri esneklik” kabiliyeti kazandıracak ve böylece kriz bölgelerine (örneğin Ukrayna-Doğu Avrupa hattı veya Tayvan Boğazı) birkaç gün içinde askeri unsurlar sevk edebilecek mini paktların mimarlığını hedeflediğini belirtebiliriz.
3. Kanada: “Çok Taraflılık Paradoksu” ve “Arktik Mecburiyeti”
Ottowa’nın “Bölgesel NATO’laşma” sürecine yaklaşımı, derin bir stratejik paradoksu ve dış politika ikilemini yansıtmaktadır. Geleneksel olarak orta ölçekli bir güç olan Kanada, ulusal güvenliğini ve uluslararası ağırlığını her zaman BM ve NATO gibi büyük, çok taraflı, kurallara dayalı kurumsal yapılara borçlu olduğunu savunmuştur. Dolayısıyla, NATO’nun bypass edildiği her alt-bölgesel ittifak, Kanada’nın küresel karar alma masalarından dışlanma riskini beraberinde getirmektedir. Bu kapsamda Kanada dışişleri bürokrasisi, mini-lateral oluşumların artmasının NATO’nun transatlantik bütünlüğünü gevşeteceğinden ve Kuzey Amerika ile Avrupa arasındaki stratejik köprüyü zayıflatacağından hareketle bir kurumsal aşınma endişesi taşımaktadır. Örneğin Kanada, başlangıçta AUKUS paktının dışında bırakılmayı bir diplomatik dışlanma olarak görmüş ve bu tür dışlayıcı yapılara karşı temkinli bir duruş sergilemiştir.
Diğer taraftan Kanada’nın bu kurumsalcı çizgisini kıran tek istisna Kuzey Kutbu (Arktik) bölgesidir. İklim değişikliğiyle birlikte eriyen buzullar, Arktik’i Rusya ve Çin’in askeri-ekonomik genişleme alanına dönüştürmeye başlayınca, bu bölgede ABD ve İskandinav ülkeleriyle birlikte çalışacak yerleşik bir “Arktik Savunma Bloğu” kurmaya mecbur kalmıştır. Dolayısıyla, her ne kadar birtakım endişeler taşıyor olsa da Kanada’nın kendisi de reelpolitik karşısında daha pragmatik bir eğilim içerisindedir.
Nitekim Kanada, alt-bölgesel askeri girişimlere büyük muharip filolar göndermek yerine, ABD ile ortak yürüttüğü Kuzey Amerika Havacılık ve Uzay Savunma Komutanlığı (NORAD) altyapısını modernize ederek katkı sağlamaktadır. Bunun dışında Kanada Silahlı Kuvvetleri, Arktik bölgesindeki deniz altı dinleme istasyonları, sonar ağları, buz kıran gemi lojistiği ve arama-kurtarma yetenekleriyle alt-bölgesel ittifakların kuzey kanadını kutup lojistiği ve sualtı akustiği bağlamında tahkim etmektedir.
4. AB Üyesi Ülkeler: Stratejik Özerklik Arayışı ve Coğrafi Bölünmeler
AB, “Bölgesel NATO’laşma” dalgasına karşı en heterojen, parçalı ve çelişkili tepkileri veren aktör konumundadır. AB üyesi 27 ülkenin homojen bir tehdit algısına sahip olmaması, Birlik içinde mini-lateral askeri paktlara yönelik üç farklı ana akımın doğmasına yol açmıştır: A) Fransa’nın başını çektiği “Stratejik Özerklikçiler”, B) Almanya’nın temsil ettiği “Transatlantik Kurumsalcılar” ve C) Polonya ile Baltık ülkelerinin oluşturduğu “Acil Caydırıcılık Yanlıları”.
A. Fransa Ekseni: “Stratejik Özerklik” ve “Anglo-Sakson Şüpheciliği”
Paris, bölgesel NATO’cukları (özellikle de AUKUS’u), Avrupa’nın stratejik bağımsızlığını baltalayan “Anglo-Sakson komploları” olarak değerlendirmektedir. Cumhurbaşkanı Macron’un Kasım 2019 tarihinde The Economist dergisine verdiği bir röportajda kullandığı “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” çıkışının arkasında da bu kurumsal yetersizlik tespiti yatmaktadır. Bu kapsamda Fransa, savunma iş birliklerinin NATO veya ABD güdümünde değil, AB’nin kendi kurumsal şemsiyesi altında (Avrupa Ordusu veya Avrupa Savunma Birliği vizyonuyla) şekillenmesini isterken; diğer taraftan Washington ve Londra merkezli mini ittifaklara karşı kendi bölgesel paktlarını da (örneğin Akdeniz’de Yunanistan ile yapılan ikili savunma anlaşmaları veya Afrika’nın Sahel Bölgesi’ndeki mini askeri koalisyonlar gibi) devreye sokarak yanıt vermeye çalışmaktadır.
B. Almanya Ekseni: “Transatlantik Sadakat ve Kurumsal Muhafazakârlık”tan “AB NATO’su”na Yumuşak Geçiş
Berlin, düne kadar geleneksel pasifist stratejik kültürünün ve Soğuk Savaş anılarının bir gereği olarak, Avrupa güvenliğinin yegâne ve meşru çatısının “Bütüncül NATO” kalması gerektiğine adeta iman etmiş bir aktör olarak karşımıza çıkmaktaydı. Almanya, böylece savunma yükünü NATO üzerinden ABD’ye havale etmekte, çok az bir maliyetle güvenliğini garanti altına almakta, parasını ülke ekonomisine ve halkın refahına daha fazla ayırabilmekteydi. Berlin, bu kapsamda, NATO bünyesinde yaşanacak herhangi bir bölünmenin veya alt-ittifaklaşmanın, Rusya’ya karşı sergilenen caydırıcı cephede zayıflık algısı yaratacağından da endişe duymakta ve bu doğrultuda “Pandora’nın Kutusu”nun açılmaması için her türlü çabayı sergilemekteydi.
Fakat Rusya-Ukrayna Savaşı ve “Trump Faktörü” ile birlikte “Pandora’nın Kutusu” açılmış olup, Berlin yönetimi doğrudan Trump’ı ve NATO’yu karşısına almadan, Almanya merkezli olarak AB NATO’sunun alt yapısını inşa çalışmalarını “işbirliği” adı altında başlatmış bulunmaktadır. Bu kapsamda Alman hükümeti, önce savunma bütçesini 100 milyar avroluk özel fonlarla artırarak askeri kapasitesini büyütmekte, savunma sanayini güçlendirme hamlelerini hızlandırmaktadır. Bu noktada Alman Şansölyesi Merz’in son açıklamaları oldukça dikkat çekicidir. Diğer taraftan bu kapasiteyi “Bölgesel NATO’cuklar” anlamına gelecek “AB NATO’su” olarak değil, NATO’nun ana komuta yapısına ve çok uluslu tümenlerine entegre şeklinde sunmaya çalışmaktadır. Trump yönetimi, kuvvetle muhtemel bu hususun farkındadır fakat NATO ve Batı ittifakı içinde daha fazla bir krizin, kopmanın önüne geçmek için görmezden gelir gibi görünmektedir. Önümüzdeki süreçte “Alman sarı yeleklileri” sokakta ve AfD’yi de iktidar partisi olarak görürsek, çok da şaşırmamak gerekir.
C. Doğu Kanadı (Polonya, Romanya, Baltık Devletleri): “Pragmatik Varoluşçuluk”
Açıkça ifade etmek gerekirse; Rusya ile doğrudan sınır komşusu olan veya kendisini birinci derece tehdit altında hisseden Doğu Avrupa ülkeleri için kurumsal teorilerin hiçbir önemi yoktur. Bu ülkeler için tek kıstas “en hızlı ve en etkili askeri korumayı kimin sağlayacağı” sorusudur. Dolayısıyla güvenlik eksenli endişelerine gerçekçi çözüm arayışı peşindedirler. Bu kapsamda Baltık ülkeleri ve Polonya, NATO’nun 5. Maddesinin siyasi tartışmalar nedeniyle geç işletilme ihtimaline karşı, İngiltere’nin JEF’i veya ABD’nin bölgedeki geçici görev güçleriyle (bilhassa Polonya’da konuşlu kalıcı Amerikan tugayları) örülü mikro ittifakları birer “can simidi” olarak görmektedir. Diğer taraftan, Varşova’nın “Polonya Ekseni” bağlamındaki düşünceye/projeye karşı yaklaşımı da, “Bölgesel NATO’lar” bağlamında bir rol arayışı olarak dikkatlerden kaçmamaktadır.
5. Sürecin NATO’nun Geleceğine Yönelik Yapısal ve Stratejik Etkileri
Bölgesel askeri ittifakların ve mini-lateral oluşumların mantar gibi çoğalması, NATO’nun kurumsal genetiği, operasyonel yetenekleri ve uzun vadeli geleceği üzerinde dönüştürücü etkilere sahiptir. Bu etkiler, “İşlevsel Dinamizm” ve “Kurumsal Çözülme” olmak üzere iki zıt senaryoyu içinde barındırmaktadır.
“İşlevsel Dinamizm ve Güç Çarpanı Senaryosu”, burada “pozitif etkiler” boyutuyla ön plana çıkmaktadır. Bu senaryonun merkezinde NATO’nun kriz yönetimi kapasitesine asimetrik bir esneklik kazandıran “Hız ve Esneklik Paradigması” yatmaktadır. Buna göre “Bölgesel NATO’cuklar”, 32 ülkenin onayını beklemek yerine, 3 veya 4 ülkeden oluşan mini blokların kriz anında saatler içinde reaksiyon göstermesiyle birlikte ana örgütün en büyük zaafı olan karar alma hantallığını ortadan kaldırmaktadır.
Bunun dışında, “Coğrafi ve İşlevsel Uzmanlaşma” anlayışı çerçevesinde, her mini-lateral yapı, kendi coğrafyasının doğasına uygun askeri yetenekler geliştirmektedir. Örneğin JEF Kuzey Denizi’nin sığ sularında ve kutup ikliminde uzmanlaşırken, AUKUS Pasifik’in derin denizlerinde nükleer denizaltı savaşına odaklanmaktadır. Ana NATO, bu sayede her cephede uzmanlaşmak zorunda kalma yükünden kurtulurken; bölgesel uzmanlıkları kendi bünyesinde koordine eden bir “üst federasyon/şemsiye örgüt” rolüne de bürünmektedir.
“Kurumsal Çözülme ve Stratejik Parçalanma Senaryosu” ise burada “pozitif etkiler” boyutuyla ön plana çıkmaktadır. Bu senaryonun merkezinde ise, “5. Maddenin Değersizleşmesi (Caydırıcılığın Aşınması)” hususu yer almaktadır. Ancak bölgesel ittifakların öne çıkması, uluslararası sistemde “Her bölge kendi başının çaresine baksın” veya “Sadece seçilmiş ortaklar birbirini korur” algısına yol açmaktadır. Bu durum, haliyle kolektif savunma taahhüdünün altını oymakta ve revizyonist aktörleri NATO’nun zayıf halkalarına saldırma konusunda cesaretlendirebilecek bir görüntü arz etmektedir.
Bunun dışında, büyük ölçekli ve/veya eş zamanlı bir kriz anında, bu birliklerin hangi komuta merkezinden (Mons/NATO mu, Londra/JEF mi, Brüksel/AB mi) emir alacağı hususunda ciddi soru işaretleri de söz konusudur. Bu sorular, açıkçası “emir-komuta zinciri”nde tam bir askeri operasyonel kaos ile eş değer görülmektedir. Negatif senaryo bağlamında son bir husus ise, bu sürecin savunma sanayiinde “korumacılık” ve “standartlaşma” krizine yol açma olasılığı olup; NATO’nun yetmiş yıldır üzerinde çalıştığı “silah sistemlerinin standardizasyonu ve karşılıklı çalışabilirliği” ilkesinin bozulması ve ittifak içi ticari-teknolojik savaşları körükleme potansiyeli ile eşdeğer görülmektedir.
Sonuç Yerine: Yeni NATO’da Kartların Dağılımı ve “Joker Üyelik”
“Bölgesel NATO’laşma” süreci, Transatlantik ve küresel güvenlik mimarisinin 21. yüzyılın çok kutuplu gerçekliğine uyum sağlama çabasının distopik bir tezahürü olarak karşımıza çıkmaktadır. Süreç; tek bir merkezden yönetilen mutlak küresel kolektif savunma modelinin miadını doldurduğunu, bunun yerine “esnek, parçalı ve amaca yönelik niş ittifaklar ağının” yürürlüğe girdiğini göstermektedir.
ABD bu süreci küresel liderliğini daha az maliyetle sürdürmenin bir yolu olarak görürken, İngiltere stratejik bağımsızlığını tahkim etmekte, Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ise varoluşsal kaygılarla bu yapılara sığınmaktadır. Kanada ve kıta Avrupası’nın kurumsalcı aktörleri (Almanya ve Fransa) ise bu gelişmeleri endişeyle izlemekte, ancak sahadaki jeopolitik gerçeklerin baskısıyla kendileri de mikro-bölgesel askeri çözümlere (Arktik ittifakları veya AB hızlı intikal güçleri gibi) başvurmak zorunda kalmaktadır. Fakat bu duruşun nereye kadar devam edeceği başlı başına bir soru olarak karşımıza çıkmaktadır, zira Avrupa açısından “Pandora’nın Kutusu” artık açılmıştır.
Uzun vadede bu süreç, NATO’yu tamamen ortadan kaldırmayacaktır; ancak onun doğasını kökten değiştirecek ve aşamalı bir dağılma sürecini önünü açacak gibi görünmektedir. Bu kapsamda “Ankara Zirvesi” sonrası “Yeni NATO”, artık her krize müdahale eden monolitik bir ordu değil, dünyanın farklı bölgelerinde faaliyet gösteren “Bölgesel NATO’ların” birbiriyle iletişimini, lojistiğini ve nükleer şemsiye uyumunu sağlayan gevşek bir “Güvenlik Koordinasyon Ofisi” haline gelme riskiyle ya da fırsatıyla karşı karşıyadır.
Bu dönüşüm, küreselleşmenin askeri alandaki parçalanma aşaması olarak da kabul edilebilir. Bu kapsamda taşların NATO bağlamında da yerinden oynadığı bu süreçte kartların yenide dağıtılması kaçınılmaz bir hale gelecektir. Ankara Zirvesi’nde bu kartlar yeniden dağıtılacağa benzemektedir. Burada, İttifak’ın bekası ve Doğu-Batı bağlamında uluslararası sistemin geleceği noktasında esas olan “Joker Üye”dir ve o da bellidir!
