Uluslararası sistem, İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen liberal çok taraflı kurumsal modelin, “ideoloji-değerler-kurallar” bazlı tasfiye edildiği, yerine ise çok kutuplu, asimetrik, parçalanmış ve insan merkezli birçok şeyi dejenere eden bir güç dağılımının inşa edildiği sancılı bir “Fetret Devri”nden geçmektedir. “Güç ve çıkar ilişkileri” olarak tanımlanan uluslararası ilişkiler, amiyane tabirle “kaygan zeminde kaypak ilişkiler” olarak tam manasıyla yerini bulmaktadır.
Küresel jeopolitiğin fay hatlarının yeniden şekillendiği ve bu noktada “Soğuk Savaş artığı” konumundaki uluslararası örgütler birer birer tasfiye edilirken ya da sistematik olarak itibarsızlaştırılıp varlıkları ciddi anlamda sorgulanırken, bu “soğuk dönemin” etkili örgütlerinden Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) de bu süreçten nasibini almış görünmektedir ve NATO, tarihinin en büyük varoluşsal ve doktrinel dönüşüm baskısıyla karşı karşıyadır.
Hiç kuşkusuz, bu belirsizlikler sarmalının zemini ile eş olarak kabul edeceğimiz “hızla değişen gündem” ve “değişken dinamiklerin” tam ortasında, 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da, Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde gerçekleştirilecek olan NATO Liderler Zirvesi, yalnızca bir ev sahipliği ya da coğrafi buluşma noktası olmanın ötesinde, yeni uluslararası sistemde ittifakın yönünü, sınırlarını ve askeri metodolojisini tayin edecek tarihsel bir kırılma anını temsil etmektedir.
Ukrayna’daki savaşın beşinci yılına girmesi, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’de tırmanan çatışmalar ve bu bağlamda ABD/İsrail-İran Savaşı sonrası ateşkes/barış sürecinin belirsizliği ile bir NATO üyesi Fransa’nın, NATO üyesi Yunanistan’ı yanına alarak diğer iki NATO üyesi Türkiye ve İngiltere’ye Kıbrıs’ta bayrak sallaması, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) transatlantik güvenlik taahhütlerindeki dönemsel çıkar düzenlemeleri ve bu bağlamda kendisini gösteren “eksen kayması”, buna karşılık bir tepki ve şu an için umutsuzca bir çaba olarak görünen Avrupa’nın “stratejik özerklik” arayışları, Ankara Zirvesi’nin önemini ve bu bağlamda arka planını oluşturan temel parametreler ile birlikte karşı karşıya bulunduğu zorlu gündemi de ortaya koymaktadır.
“NATO Fetret Devri”nde mi?
Bu bağlamda NATO’daki en temel mevzu “güven sorunu” olarak karşımıza çıkmaktadır. NATO tarihinde güven sorununun çok boyutlu ve aktörlü olarak ön plana çıktığı bu derecede bir başka kriz yoktur. Oysa, ittifaklar “güven” üzerinedir ve bu “güven” üzerine inşa edilmiş birer “güvenlik” yapılanmasıdır. Çok net, “güvenin bittiği yerde güvenlik sorunu başlar” ve NATO bu anlamda bırakın “diğerleri” açısından, kendi üyeleri arasında bile bir güvenlik sorununa dönüşmekte, üye devletler bir diğerinin güvenliğini riske/tehdit altına sokabilecek faaliyetlerden çekinmemektedir.
Dolayısıyla, gelinen aşamada NATO’nun belkemiğini oluşturan iki ayak arasındaki gerginlik, NATO’yu tarihinin en tartışmalı ve kırılgan bir dönemine sokmuş bulunmaktadır. NATO’nun kendisi de uluslararası sistem gibi bir “Fetret Devri” yaşamaktadır. Önü alınamadığı takdirde çöküş kaçınılmazdır. Bu çöküş, dağılma ya da lağvetme “Varşova Paktı” gibi olmayacaktır.
Bu bağlamda Ankara, NATO’nun misyonu ve vizyonu tartışmalarının en radikal anlamda masaya yatırıldığı ve tartışıldığı; daha somut bir ifadeyle, ittifak içi çatlakların ayyuka çıktığı bir dönemde gerçekleşecek olan “Ankara NATO Zirvesi”, ABD ve Avrupalı müttefikleri boyutuyla geç kalınmış/ötelenmiş çok boyutlu hesaplaşmanın adresi olacağa benzemektedir. Kriz, her ne kadar Trump’ın Rusya-Ukrayna Savaşı bağlamında mali boyutta yük paylaşımı çıkışı ve akabinde İran Savaşı’yla sahada (özellikle askeri üslerin kullanımı ve lojistik noktasında) tam bir ittifak dayanışması şeklinde karşılık bulmayan talepleriyle zirve yapmış olsa da, aslında konjonktürelden ziyade yapısal bir mahiyet arz etmektedir.
Daha somut bir şekilde ifade etmek gerekirse; tüm bu tartışmaların ve belirsizliklerin temelinde ABD ve Avrupa bazlı iki temel tezin çatışması yatmaktadır. Trump ve “diğerleri” bazlı bu NATO tartışmasında “eski” ve “yeni” bağlamında ortaya çıkan realitelerin statükocu bir anlayış duvarına çarpması ilk etapta dikkatleri çekmektedir. Dolayısıyla burada temel bir kavramsal ayrım yapmak çok önemlidir: “Yeni Dünya Düzeni” inşa sürecinde “Yeni NATO” realitesi ve “statükoculuk”.
Çok Kutuplu Dünyada “Yeni NATO” Doktrini
21. yüzyılın ilk çeyreği kapanırken, ABD merkezli tek kutuplu dünya düzeni yerini Çin, Rusya, Hindistan ve bölgesel orta güçlerin ağırlık kazandığı çok merkezli bir “Yeni Dünya Düzeni” mimarisine bırakmaktadır. Bu radikal inşa sürecinde, Soğuk Savaş’ın statik savunma örgütü, kabuk değiştirerek “Yeni NATO” kavramsal çerçevesine bürünmektedir. Burada “Yeni NATO” tabiri, yalnızca coğrafi bir savunma paktı değil; askeri, teknolojik, ekonomik ve siber alanları birbirine bağlayan hibrit bir küresel güvenlik şemsiyesini ve “yeni bir zihniyeti” içermektedir.
Açıkçası, eski modelin belirli bir coğrafyayı/bölgeyi esas alan hantal, maliyetli, merkezi ve ideolojik olarak dayatılan “blok siyaseti”, günümüzde çok kutuplu dünyanın pragmatik ilişkiler ağıyla uyuşmamaktadır. Bu kapsamda “Yeni NATO”, geleneksel tehditlerin yanında yeni nesil tehditlere karşı (örneğin kritik altyapılara yönelik siber saldırıları, yapay zekâ tabanlı dezenformasyon savaşlarını, uzay tabanlı tehditleri ve küresel tedarik zincirlerinin sabote edilmesi gibi) bölgesel mücadeleyi küresel çapta, sanal dünyayı da içine alacak şekilde “hibrit tehditlere” karşı “hibrit bir yapı modeli” olarak karşımıza çıkmaktadır.
“Yeni NATO” doktrini, ittifakı hantallıktan kurtararak adeta bir “İttifaklar Ağı/(Networked Alliance)” şeklinde yeniden organize etmeyi amaçlar görünmektedir. Bu husus, daha önceki analiz ve değerlendirmelerimde ısrarla altını çizdiğim “değişimden” ziyade daha radikal anlamda bir “dönüşümü” kaçınılmaz kılmaktadır.
Yapısal Sorun: Dönüşüm Sürecinde Yaşanan İttifak İçi İhtilaflar
NATO’nun hantal kurumsal yapısından “Yeni NATO” doktrinine geçiş süreci, müttefiklerin farklı jeopolitik öncelikleri ve tehdit algıları nedeniyle derin ontolojik ve felsefi ihtilafları tetiklemektedir. Bu dönüşüm sancıları üç ana başlıkta somutlaşmaktadır:
- Tehdit Algılamalarındaki Asimetrik Coğrafi Ayrışma: “Kolektif savunma” (Madde 5) ilkesine rağmen, Baltık Ülkeleri, Polonya, İngiltere ve hatta Almanya için tek mutlak varoluşsal tehdit Rusya iken; Türkiye için birincil tehdit güney sınırlarında müttefiklerin lojistik desteğiyle büyüyen PKK/YPG gibi terör yapılanmaları, İsrail’in bölgedeki yayılmacı politikaları ve bu kapsamda Türkiye’yi hedef alan açıklamaları (buna Türkiye’nin NATO’dan çıkartılması çağrıları ve bir “ABD-Türkiye Savaşı” senaryosu da dahildir) ile Doğu Akdeniz bazlı gelişmelerdir. Fransa ve İtalya gibi Akdenizli müttefikler ise asıl kırılganlık alanını Doğu Akdeniz-Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Sahel bölgesindeki devlet otoritesi boşluğu ve göç dalgaları olarak görmektedir.
- Küresel Güçlerle İlişkilerde “Stratejik Özerklik” Ayrışması: Washington, ittifakı Çin, Rusya ve Kuzey Kore’yi de kapsayan küresel bir “otokrasi karşıtı” katı bloka dönüştürmek isterken; Avrupa’nın lokomotif ülkeleri (Fransa ve Almanya) ile Türkiye, çok kutuplu dünyanın bir gereği olarak daha rasyonel, pragmatik, ekonomik çıkarları gözeten, dengeye dayalı, çok boyutlu ve esnek bir dış politika yürütmekten yana bir tutum izlemektedirler. (Burada ABD ile farklı bir tutuma sahip söz konusu devletlerin kendi aralarında, Çin ve Rusya başta olmak üzere, diğer ülkelere karşı yaklaşımlarının yekpare olmadığını da belirtmek gerekir.)
- Savunma Sanayii Kısıtlamaları ve Güven Krizi: Bir ittifakın askeri olarak entegre olabilmesi, savunma sanayilerinin de geçirgen olmasına bağlıdır. Ancak Türkiye’nin S-400 sistemleri gerekçe gösterilerek F-35 programından çıkarılması ve bazı müttefiklerin Ankara’ya örtülü/açık silah ambargoları uygulamaya devam etmesi (örneğin ABD’nin CAATSA yaptırımları gibi), İttifak’ın “bölünmez güvenlik” ilkesini zedeleyerek derin bir iç güven krizine yol açmaktadır.
Transatlantik Çatlak: ABD-Avrupa Krizleri ve Türkiye’nin Dengeleyici Rolü
İttifak içi ihtilafların en derin kırılma ekseni, ABD ile Avrupa kıtası arasında derinleşen yapısal krizlerdir. “Yeni NATO” sürecinde tarafların karşılıklı tezlerini ve beklentilerini, ittifakın geleceğini doğrudan tehdit etmektedir:
- “ABD/Trump Tezi”: Washington, kaynaklarını ana rakibi olarak gördüğü Çin’i çevrelemek üzere Asya-Pasifik’e kaydırmak istemektedir. ABD’nin Avrupa’dan beklentisi, “adil yük paylaşımı” ilkesine koşulsuz uyulması, gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYİH) en az %2’sini savunmaya ayırması ve Avrupa’nın kendi arka bahçesindeki konvansiyonel güvenliği kendi başına sırtlanmasıdır.
- “Avrupa Tezi”: Fransa liderliğindeki “Stratejik Özerklik” okulu, Avrupa’nın Washington’ın küresel çıkarlarının ve özellikle Çin ile yaşayacağı olası bir askeri/ticari savaşın uydusu olmaması gerektiğini savunmaktadır. Avrupa, ABD’nin nükleer caydırıcılık şemsiyesini sürdürmesini beklerken, savunma harcamalarının Amerikan silah devlerine aktarılması yerine kendi yerli savunma sanayii fonlarına (EDF) kanalize edilmesini istemektedir.
Zirve’ye Trump’ın Katılımını Nasıl Okumak Gerekir?
Açıkçası, Birleşik Devletler NATO’yu dönüştürmek peşindedir ve Başkan Trump’ın zirveye bizzat katılacak olması, ABD’nin bu ittifakı kendi şartlarına göre “düzeltme”, “kökten değiştirme” ve “yeniden yapılandırma” niyetini ve müttefiklik şartlarını dikte etme amacını ortaya koymaktadır. Bu kapsamda Trump’ın “Önce Amerika” politikası çerçevesinde NATO ortaklığını “koşulsuz üs ve operasyonel kolaylık sağlama” şartı ile ön plana çıkan NATO’nun işlevsel sınırları ve görev tanımına yönelik radikal tutumları ile; Macron ile özdeş Avrupa’nın egemenliğini merkeze alan “stratejik özerklik” arayışı tartışmaları Ankara’da, masada kendisini güçlü bir şekilde hissettireceğe benzemektedir.
Bu kapsamda ABD, NATO’da bir revizyonu masaya yatırırken, Avrupalı üyeler statükonun, dolayısıyla da 5. Madde’nin kapsamı ve kolektif savunma bağlamında örgütün geleneksel misyon ve vizyonunun korunmasına yönelik bir ittifak anlayışı içinde hareket edecekler gibi durmaktadır. Bunun dışında Trump, Lahey Zirvesi’nde gündeme gelen, müttefiklerin GSYH’lerinin %5’ini savunmaya ayırması hedefini Ankara’da resmi taahhüt haline getirmeye çalışacak ve bunu da kabul ettirecek gibi görünmektedir.
Ankara Zirvesi’nin İttifak ve Türkiye Açısından Önemi ve Etkisi
Görünen o ki, önümüzde aktörler boyutuyla başta “güven” olmak üzere, hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı bir süreç söz konusudur. Zira mevcut şartlar altında Ankara, transatlantik bağlarının tamamen koptuğu çok kutuplu yeni bir küresel güvenlik mimarisinin miladı olmaya aday bir zirve adresi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir diğer ifadeyle Ankara, NATO’nun bekasının bire bir merkezde yer aldığı, yeni varoluş hikayesinin yazıldığı, zorlu-kritik gündemine başkentlik yapacaktır.
Zirve’den çıkacak sonuç, NATO’yu ya ABD liderliğinde, Trump’ın arzu ettiği şekliyle, küresel operasyonel gücü çok daha yüksek ve agresif “yeni nesil ittifaka” bir dönüştürecek ya da transatlantik bağlarının kalıcı olarak zayıfladığı, Avrupa’nın da içinde güçlü bir şekilde yer almaya çalışacağı çok kutuplu bir dünyanın kapısını aralayacaktır. Avrupa ve ABD’nin kendi yol haritalarını çizmesi anlamına gelen bu çok kutupluluk ortamı ise NATO’nun dağılması ile eşdeğer olup, ucu yeni bir dünya savaşına kadar uzanabilecek bir “Batı Sorunu” demektir.
Dolayısıyla “Ankara NATO Zirvesi”, sadece NATO ittifakının değil, Batı dünyasının da geleceği noktasında radikal bir reform ile tarihi bir kırılma arasında seçimin yapılacağı, tarafların kozlarını paylaşacağı varoluşsal bir yol ayrımı adresi olarak karşımıza çıkmaktadır. Masada taraflar bir uzlaşı sağlayamaz ise, Avrupalı müttefiklerin NATO dışı bağımsız savunma alternatiflerini ve kendi ordularını kurma girişimleri daha da hız kazanacaktır.
Bundan ötürü, Türkiye’nin işi hiç de kolay değildir. Nitekim, Ankara misafir ağırlamaktan ziyade, örgütün geleceğini kurtarma, bu kapsamda NATO’ya yeni bir misyon ve vizyon kazandırma noktasında önemli bir sürece ev sahipliği yapacak gibi görünmektedir.
Ankara’nın bu bağlamda üzerinde “üç türlü yük ve atacağı adımlar” ile “bir fırsat” söz konusu olacağa benzemektedir. Bunlar:
- Transatlantik krizinin yıkıcı etkilerini sınırlayarak NATO’nun temel omurgasını korumak;
- NATO’nun ortak geleceği bağlamında tarafları uzlaştıracak formüller üreterek ittifakın kurumsal olarak parçalanmasını önleyecek, her iki tarafında da mutabık kalacağı operasyonel, “Bölgesel NATO’lar/Bölgesel NATO’cuklar” benzeri önerileri (örneğin güvenlik mimarisini kökten değiştirecek tamamlayıcı savunma stratejileri gibi) gündeme getirmek suretiyle “dengeleyici/rahatlatıcı” bir aktif arabuluculuk rolü oynamak;
- Bu çerçevede “Yeni Normale/Konjonktüre” uygun bir NATO yapılanması önerileri ile (örneğin NATO’nun yeni komuta yapısını daha parçalı ve çift merkezli bir model önerisiyle) “misyon-vizyon” noktasındaki tartışmaları büyük ölçüde bitirmek.
- Dolayısıyla bu Zirve’den sonuç ne çıkarsa çıksın, Türkiye’nin jeopolitik ağırlık merkezi bir kez daha tescil edilmiş olacaktır. Bu da NATO krizinin Türkiye’ye sunduğu en büyük fırsattır.
