Tarih:

Paylaş:

Küresel Jeopolitiğin “Yeni Aşil Topuğu” Hint-Pasifik’te “NATO 3.0” ve “Asimetrik Deniz Ejderhası Stratejisi”

Benzer İçerikler

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

Mevcut jeopolitik göstergeler, küresel finansal akışlar ve askeri konuşlandırmalar, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) yeni dönemdeki ana hedef, kriz ve operasyon alanının açık bir şekilde Asya-Pasifik/Hint-Pasifik Bölgesi olduğunu göstermektedir. Nitekim Washington yönetimi, Ortadoğu ve Doğu Avrupa’daki yapısal krizleri asgari düzeyde yönetilebilir tutarak, tüm stratejik ağırlığını bu bölgeye kaydırmaktadır. Bu stratejinin birincil hedef ülkesi Çin Halk Cumhuriyeti olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kapsamda, kriz ve olası operasyon sahaları Tayvan Boğazı, Güney Çin Denizi ve Kuzey Kore hattında yoğunlaşmaktadır.

ABD’nin Hint-Pasifik bölgesini birincil operasyonel ve siyasi odak noktası haline getirmesinin arkasında bir takım yapısal gerekçeler bulunmaktadır. Dünya ticaretinin ve deniz taşımacılığının merkez üssü artık Pasifik’tir. Küresel gayrisafi yurtiçi hasıla büyümesinin büyük bölümü yine bu bölgede gerçekleşmektedir. Pekin’in “Kuşak ve Yol Girişimi” ile özdeş “koridorlar/tedarik zincirleri”, kritik madenler/mineraller ile özdeş “kaynaklar siyaseti” ve teknolojik atılımları, ABD’nin küresel ekonomik ve teknolojik hegemonyasını doğrudan bir tehdit olarak algılanmaktadır. Bu kapsamda dünyadaki gelişmiş çip üretiminin yüzde doksanından fazlasını gerçekleştiren Tayvan hem sivil hem de askeri teknoloji tedarik zincirinin kalbi olarak ön plana çıkmaktadır. Çin, Rusya, Kuzey Kore ve İran arasındaki artan askeri-teknolojik işbirliği ise ABD’nin küresel statükosunu sarsmaktadır. Bu kapsamda Hint-Pasifik, küresel jeopolitiğin “Yeni Aşil Topuğu” olarak karşımıza çıkmakta olup, ABD merkezli “Yeni Jeopolitik Paradigma” ve “Çevreleme Doktrini”nin de yükselen adresidir.

Yeni dönemin jeopolitik paradigmasını anlamak için bazı kavramsal çerçeveler öne çıkmaktadır. Bu noktada “NATO 3.0” kavramı, Soğuk Savaş dönemindeki Sovyetler Birliği’ni çevreleme stratejisi ve sonrasında Afganistan merkezli terörle mücadele kapsamında jeopolitik ufkunu Avrasya’nın kalpgahına yerleştirmiş ve kurumsallaşma sürecini bu yeni coğrafyaya yönelik olarak da tamamlamış olan NATO’nun, günümüzde Çin’e karşı ekonomik, teknolojik ve askeri boyutta çok katmanlı uygulamalarını ve elbette çevreleme/kuşatma politikasını ifade etmektedir. Daha önceki analizlerimde (örneğin, Bölgesel NATO’laşma” Fenomeni, Transatlantik Güvenlik Mimarisinin Dönüşümü ve “Joker Üyelik ve İki Eksenli Kıskaçta” Bir İttifak olarak NATO: “2026 Ankara Zirvesi” ve Krizden Çıkış Stratejileri) sıklıkla ifade ettiğim “Mini-Lateralizm” ise NATO gibi hantal yapılar yerine, ABD liderliğinde kurulan daha esnek, amaca yönelik ve dar kapsamlı ittifaklar mimarisi olarak ön plana çıkmaktadır. “Silahlandırılmış Karşılıklı Bağımlılık” kavramı da, ABD’nin küresel finansal ağları ve kritik tedarik zincirlerini birer yaptırım ve baskı aracı olarak kullanmasını nitelemektedir. “Kirpi Stratejisi” ise Tayvan’ın, Çin’in olası bir işgal harekâtını aşırı maliyetli ve imkânsız hale getirecek asimetrik silah sistemleri, dron sürüleri ve kıyı savunma füzeleriyle donatılması konseptidir.

Bu stratejik çerçevede en kritik operasyon sahası Tayvan Boğazı’dır. Pekin’in “Tek Çin” ilkesi kapsamında Tayvan kararlılığı, ABD askeri lojistik hatlarını ve istihbarat ağlarını bölgede maksimum seviyeye çıkarmıştır. Güney Çin Denizi’nde ise Çin’in inşa ettiği yapay adalar ve tek taraflı hak iddiaları, Filipinler ve Vietnam gibi ABD müttefiklerini baskılamaktadır. ABD, Seyrüsefer Özgürlüğü operasyonlarıyla burada kalıcı askeri varlık göstermektedir. Ayrıca Çin’in enerji ithalatının büyük kısmının geçtiği Malakka Boğazı da ABD deniz gücü tarafından olası bir kriz anında boğma noktası olarak konumlandırılmaktadır.

Çok Katmanlı İttifaklar: AUKUS, QUAD ve Mikro Paktlar

Washington, Çin’i Hint-Pasifik’te askeri, teknolojik ve lojistik bir çember içine almak için çok katmanlı bir mini-lateral ittifaklar ağı örmüş bulunmaktadır. Bu ağın en sert askeri çekirdeğini şu an için “AUKUS Paktı” oluşturmaktadır. ABD, İngiltere ve Avustralya arasında kurulan bu ittifakın operasyonel planı, Avustralya’yı Pasifik’in güneyinde devasa bir nükleer denizaltı üssü ve lojistik kalkış noktası haline getirmektir. Planın ilk aşaması, ABD ve İngiltere nükleer denizaltılarının Avustralya limanlarına kalıcı olarak rotasyonel konuşlandırılmasını içermektedir. İkinci aşamada ise Avustralya’ya Virginia sınıfı nükleer yakıtlı denizaltılar teslim edilecek ve ortak SSN-AUKUS denizaltıları inşa edilecektir. Böylece Güney Çin Denizi ve Tayvan Boğazı’ndaki Çin savaş gemileri ve denizaltıları, radara yakalanmadan sığ sularda bile sürekli olarak takip ve baskı altında tutulacaktır. AUKUS’un operasyonel genişlemesi sadece denizaltılarla sınırlı değildir; yapay zekâ, kuantum teknolojileri, hipersonik füzeler ve su altı otonom araçların ortak geliştirilmesi de bu paktın derin askerî harekât planlamasını oluşturmaktadır.

Bu askeri çekirdeğin etrafında, daha geniş bir jeo-stratejik dengeleme işlevi gören QUAD ittifakı yer almaktadır. ABD, Japonya, Hindistan ve Avustralya’dan oluşan bu dörtlü yapı, günümüzde Çin’i denizden kuşatmanın operasyonel koordinasyon merkezine dönüşmüştür. QUAD’ın askeri operasyonel planı, her yıl düzenlenen “Malabar Deniz Tatbikatları” ile somutlaşmaktadır. Bu tatbikatlar vasıtasıyla dört ülkenin deniz kuvvetleri, denizaltı savunma harbi, uçak gemisi operasyonları ve ortak hava savunma koordinasyonunu en üst seviyeye çıkarmaktadır. QUAD’ın daha sinsi ve stratejik olan operasyonel planı ise “Deniz Alanı Farkındalığı Girişimi”dir. Bu sistemle, Hint Okyanusu’ndan Pasifik’in en uç noktalarına kadar tüm sivil ve askeri gemi trafiği uydular ve radarlar vasıtasıyla anlık olarak izlenmekte, Çin’in denizlerdeki gizli hareketliliği ve lojistik hatları deşifre edilmektedir. Ayrıca QUAD, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi ile bölge ülkelerine yönelik alt yapı inşa faaliyetlerini engellemek amacıyla, alternatif altyapı fonları ve güvenli telekomünikasyon ağları inşa etme operasyonunu yürütmektedir.

ABD, bu iki ana ittifaka ek olarak bölgede yeni ve daha agresif operasyonel ortaklıklar da devreye sokmuştur. Bunların en önemlisi, Camp David Zirvesi ile kurulan “ABD-Japonya-Güney Kore Üçlü Paktı”dır. Bu paktın operasyonel önceliği, Kuzey Kore’nin nükleer ve füze tehditlerini bahane ederek, Doğu Asya’da entegre bir füze savunma sistemi kurmaktır. Bu kapsamda söz konusu üç ülke, erken uyarı radar verilerini anlık olarak paylaşarak Çin ve Kuzey Kore’den kalkacak olası füzeleri anında imha edecek bir kalkan oluşturmuştur. Ayrıca Japonya’nın savunma doktrinini değiştirerek saldırı yeteneğine sahip füzeler edinmesi ve Güney Kore’nin devasa konvensiyonel mühimmat üretim kapasitesi, bu ittifakın Çin’in kuzey kanadını kilitlemesini sağlamaktadır. Öte yandan, Güney Çin Denizi’nde Çin ile doğrudan burun buruna gelen Filipinler, ABD ile Genişletilmiş Savunma İşbirliği Anlaşması kapsamında operasyonel bir üsse dönüştürülmüştür. ABD, Filipinler’de Tayvan’a en yakın stratejik noktalardaki askeri üslere erişim hakkı elde etmiş ve buralara füze bataryaları ile lojistik depolar yerleştirmiştir. Bu durum, olası bir Tayvan işgalinde ABD’nin bölgeye birkaç saat içinde müdahale edebilmesi anlamına gelmektedir.

Küresel NATO Entegrasyonu ve IP4 Genişlemesi

Hint-Pasifik’teki bu yerel ağlar, küresel güvenlik mimarisini kökten değiştirecek şekilde NATO ile yapısal bir entegrasyon sürecine sokulmuştur. Yeni Dünya Düzeninin “Beştepe Deklarasyonu”: 2026 Ankara Zirvesi ve NATO 3.0’ın Jeopolitik Kodlarıbaşlıklı analizimde de altını çizdiğim üzere, NATO’nun Ankara Zirvesi ve sonrasındaki diplomatik hamleler, Kuzey Atlantik İttifakı’nın etki alanını Pasifik’e kaydırdığını tescillemiştir. Bu entegrasyon, kurumsal düzeyde IP4 olarak adlandırılan “Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda Dörtlüsü” üzerinden yürütülmektedir. Operasyonel düzeyde entegrasyon planı, daha çok iş dünyasının yeni nesil bir pazarlama modeli olarak da bilinen “Bireyselleştirilmiş Terzi Usulü Ortaklık Programları” vasıtasıyla hayata geçirilmektedir.

Bu programlar çerçevesinde, NATO’nun Avrupa’daki komuta-kontrol mekanizmaları ile Pasifik’teki mikro ittifakların muhabere sistemleri birbirine bağlanmaktadır. Siber savunma, yapay zekâ tabanlı erken uyarı sistemleri ve deniz güvenliği alanlarında ortak veri havuzları kurulmuştur. Entegrasyonun en somut operasyonel çıktısı ise savunma sanayisi standardizasyonudur. Pasifik müttefiklerinin mühimmat, radar ve lojistik altyapıları NATO standartlarına uyumlu hale getirilerek, olası bir küresel çatışmada Atlantik ve Pasifik güçlerinin birbirlerine anında mühimmat ve lojistik transferi yapabilmesi planlanmaktadır. Hiç kuşkusuz Pekin, NATO’nun bu genişlemesini “Asya-Pasifik NATO’su” yaratma girişimi ve Çin’i küresel düzeyde boğma hamlesi olarak okumaktadır.

Çin’in Yanıtı: “Asimetrik Deniz Ejderhası Stratejisi”

Çin, Batı’nın bu devasa çevreleme hamlesine karşı, konvensiyonel bir deniz savaşıyla yanıt vermek yerine asimetrik bir savunma ve yıpratma stratejisi geliştirmiştir. Pekin’in, askeri literatürde “Asimetrik Deniz Ejderhası” olarak adlandırılan bu karşı hamlesi, temelde çok katmanlı bir “Erişimi Engelleme ve Alandan Men Etme” doktrinine dayanmaktadır. Bu stratejinin ilk operasyonel ayağı, ABD uçak gemisi görev gruplarını Çin anakarasından binlerce kilometre uzakta tutmayı amaçlayan “Uçak Gemisi Katili” balistik ve hipersonik füzeleridir. Çin, çöllerinde Amerikan muhriplerinin ve uçak gemilerinin üç boyutlu maketlerini inşa ederek, yapay zekâ destekli hipersonik füze güdüm sistemlerini buralarda test etmektedir. DF-21D ve DF-26 gibi uzun menzilli füzelerle, Amerikan donanmasının Birinci ve İkinci Ada Zinciri içerisine girmesi ölümcül derecede maliyetli hale getirilmektedir. Stratejinin ikinci ayağı ise Güney Çin Denizi’nde inşa edilen yapay adaların tamamen silahlandırılmasıdır. Bu adalar hava savunma sistemleri, gemisavar seyir füzeleri ve erken uyarı radarları ile donatılarak birer batırılamaz uçak gemisine dönüştürülmüştür. Deniz Ejderhası stratejisinin üçüncü ve en asimetrik katmanı ise siber, uzay ve elektromanyetik harp kabiliyetidir. Çin, olası bir harekât anında uydu savar silahları ve siber saldırılarla, ABD donanmasının ve NATO müttefiklerinin en büyük gücü olan anlık veri akışını, uydu haberleşmesini ve koordinasyon ağlarını felç etmeyi planlamaktadır.

Rusya’nın Denkleme Dahil Oluşu

Pasifik’teki bu cepheleşme, Rusya ile Çin arasındaki sınırsız ortaklığın askeri sahaya yansımasıyla iki cepheli devasa bir küresel çatışma alanına evrilmektedir. Moskova, Avrupa’da NATO ile yaşadığı yapısal kırılmanın ardından tüm stratejik yüzünü Doğu’ya dönmüş ve Rusya Pasifik Donanması’nı Çin’in Deniz Ejderhası Doktrini’nin tamamlayıcı bir unsuru haline getirmiştir. Vladivostok merkezli bu donanma, özellikle nükleer denizaltı filosu ve uzun menzilli seyir füzeleriyle denkleme dahil olmaktadır.

Bu kapsamda Rusya ve Çin deniz kuvvetleri, her yıl düzenli olarak Japon Denizi ve Büyük Okyanus’un açıklarında ortak devriye ve gerçek mühimmatlı taktik tatbikatlar icra etmektedir. Rusya’nın Pasifik’teki operasyonel planı, ABD ve Japonya’nın Çin’i güneyden kuşatma hatlarını kuzeyden yarmaktır. Yasen ve Borei sınıfı gelişmiş nükleer denizaltılar, Kuzey Pasifik’teki Amerikan denizaltı dinleme ağlarını aşarak doğrudan ABD’nin batı kıyılarına yönelik kalıcı bir nükleer caydırıcılık baskısı oluşturmaktadır. Ayrıca Rusya, Kuril Adaları üzerindeki militarizasyonu artırarak Japonya’nın askeri gücünü kuzeye sabitlemekte, böylece Tokyo’nun Tayvan Boğazı’na tam kapasiteyle odaklanmasını engellemektedir. Kuzey Deniz Rotası’nın Çin ticaret gemilerine açılmasıyla da Rusya, Pekin’e ABD deniz ablukalarından tamamen muaf, kutup üzerinden güvenli bir lojistik koridor sağlamaktadır.

Kutup Bölgeleri ve Arktik Jeopolitiğinin Kuzey Cephesi

Pasifik gerilimi ve Rusya-Çin ortaklığı, küresel rekabeti dünyanın en kuzey noktasına, yani Arktik jeopolitiğine taşımıştır. Eriyen buzullar, Kuzey Kutbu’nu sadece yeni enerji kaynakları için bir rekabet alanı değil, aynı zamanda Pasifik ve Atlantik askeri hatlarını birbirine bağlayan doğrudan bir harekât sahası haline getirmiştir. Çin, kendisini “Kutba Yakın Ülke” olarak tanımlayarak “Kutup İpek Yolu” vizyonunu devreye sokmuştur. Bu kapsamda Rusya’nın askeri hakimiyetindeki Arktik üsleri ve nükleer buzkıran filosu, Pekin’in stratejik deniz ticaretini Malakka Boğazı kıskacından kurtaracak en güvenli alternatif yolu oluşturmaktadır. ABD ve NATO ise buna karşılık olarak Arktik stratejilerini tamamen revize etmiştir. Kuzey Kutbu, Rus nükleer denizaltılarının ve Çin’in hipersonik füzelerinin ABD anakarasına en kısa sürede ulaşabileceği “en kısa menzilli saldırı rotası” olarak görülmektedir. Norveç, Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliğiyle tam bir Atlantik gölü haline gelen Kuzey Avrupa hattı, ABD’nin “Grönland, İzlanda ve İngiltere (GIUK) Savunma Hattı”nı yukarıya taşıyarak Arktik’te Rusya ve Çin’e karşı yeni bir erken uyarı ve engelleme duvarı örmesini beraberinde getirmiştir.

Küresel Enerji Yolları ve Domino Etkisi

Hint-Pasifik’te biriken bu devasa gerilim, küresel deniz ticaretinin kırılgan boğazları üzerinde doğrudan bir domino etkisi yaratmaktadır. Pasifik’teki olası bir çatışma dalgası, zincirleme bir reaksiyonla Hürmüz Boğazı ve Babülmendep Boğazı gibi küresel enerji arzının şah damarlarını anında kilitleyecektir. Böylesi bir senaryoda Çin, Malakka Boğazı üzerinden uğrayacağı olası bir Amerikan deniz ablukasına karşı, stratejik müttefikleri olan İran ve Yemen’deki aktörler üzerinden Ortadoğu ve Kızıldeniz su yollarını asimetrik birer karşı cepheye dönüştürebilir. Hürmüz Boğazı’nın deniz trafiğine kapatılması ya da Babülmendep üzerinden Kızıldeniz’e giren tankerlerin kamikaze dronlar ve gemisavar füzelerle vurulması, Çin’in Batı ekonomilerine yönelik en büyük “asimetrik şantaj kartı” olarak ifade edilmektedir. Bu kartla Pekin’in iki temel hedefi şu şekilde ortaya konulmaktadır: 1) Enerji koridorlarının tıkanması, petrolün varil fiyatlarını saniyeler içinde öngörülemez seviyelere çıkararak Atlantik ittifakının sanayi ve üretim çarklarını vuracaktır. 2) Dolayısıyla, Pasifik’teki bir kıvılcım, Hürmüz ve Babülmendep üzerinden küresel bir enerji şokunu tetikleyecek, enerji hatlarının güvenliğini sağlamaya çalışan NATO ve müttefik donanmalarının güçlerini coğrafi olarak bölerek Pasifik cephesindeki Amerikan konsantrasyonunu zayıflatacaktır.

Dolayısıyla, “Doğu Akdeniz-Kızıldeniz-Arap Denizi Üçgeni”nde 7 Ekim 2023 ve sonrası yaşanan gelişmeleri ve bu bağlamda ABD’nin İran’a yönelik başlattığı savaşı bir de bu perspektiften değerlendirmekte büyük bir fayda mülahaza edilmektedir.

Yarı İletken Savaşları ve Tayvan Dışı Alternatiflerin Stratejisi

Büyük güç rekabetinin teknolojik omurgasını oluşturan yarı iletken savaşlarında Tayvan’ın TSMC odaklı tekeli, bir “jeopolitik zafiyet” olarak görüldüğü için küresel tedarik zinciri radikal bir şekilde çeşitlenmektedir. Tayvan krizi, küresel aktörleri “Dost Ülkeden Tedarik” (Friend-shoring) stratejisi çerçevesinde alternatif ülkelere devasa yatırımlar yapmaya zorlamıştır. Bu süreçte özellikle Malezya ve Hindistan, küresel yarı iletken pazarında yeni güç merkezleri olarak konumlanmaktadır.

Malezya, özellikle çiplerin üretildikten sonraki en kritik aşaması olan “Paketleme, Montaj ve Test” (ATP) süreçlerinde küresel pazarın yüzde on üçünden fazlasını kontrol ederek avantaj sağlamıştır. Penang bölgesini bir yarı iletken üssüne dönüştüren Malezya, ABD ve Avrupa merkezli teknoloji devlerinin yatırımlarıyla gelişmiş paketleme teknolojilerinde liderliğe oynamaktadır.

Hindistan ise devasa iş gücü, mühendislik kapasitesi ve milyarlarca dolarlık devlet teşvik paketleriyle (Semicon India) yarı iletken ekosistemini sıfırdan inşa etmektedir. Yeni Delhi, sadece çip tasarımı alanındaki dünya liderliğini üretim sahasına taşımayı hedeflemekte ve küresel teknoloji konsorsiyumlarıyla ortak fabrikalar kurarak Çin ve Tayvan’a olan bağımlılığı kırmayı amaçlamaktadır. Bu alternatif ülkeler, ABD ve müttefikleri için Tayvan’ın olası bir operasyonla devre dışı kalması durumunda küresel teknoloji endüstrisinin çökmesini engelleyecek yegane stratejik tampon bölgeler olarak işlev görmektedir.

Olası Sonuçlar ve Geleceğe Yönelik Öngörüler

ABD’nin Hint-Pasifik’e yönelik agresif çevreleme ve operasyonel ittifak stratejisi ile Çin, Rusya ve müttefiklerinin asimetrik yanıtı, küresel sistemde çok büyük kırılmaları tetikleme potansiyeline sahiptir. Tayvan veya Güney Çin Denizi odaklı bir sıcak çatışma, küresel ekonomiyi çok derin bir resesyona sürükleyebilir. Zira, en azından çip arzının durması bile, küresel otomotiv, savunma ve elektronik sektörlerini tamamen felç edebilecek bir kapasiteye sahiptir. Dünya ekonomisi, bunun sonucunda “Batı” ve “Doğu” olmak üzere iki büyük kutba bölünebilir. Nitekim, şimdiden tedarik zincirlerinde “yakından tedarik” ve “dost ülkeden tedarik” modelleri her geçen zorunlu hale gelmekte ve devletler buna yönelik olarak her gün bölgesel işbirlikleri projelerini gündeme taşımaktadır.

Kuzey Kore’nin nükleer tehditlerine ve Çin’in nükleer cephaneliğini hızla büyütmesine karşılık, Güney Kore ve Japonya gibi ülkeler de kendi nükleer silahını geliştirme baskısı artacaktır. Bu durum, Asya’da kontrolsüz bir nükleer silahlanma yarışını tetikleyebilir. Konvansiyonel bir savaştan önce taraflar, birbirlerinin kritik altyapılarına yönelik yıkıcı siber operasyonlar gerçekleştirebilir. Bu kapsamda dezenformasyon ve yapay zekâ tabanlı algı operasyonları yeni cephe hattı olacak gibi görünmektedir.

Geleceğe yönelik stratejik öngörüler incelendiğinde, ABD ve Çin’in nükleer caydırıcılık nedeniyle doğrudan karşı karşıya gelmekten kaçınacağı söylenebilir. Bunun yerine, Tayvan veya Güney Çin Denizi’ndeki adalar üzerinden asimetrik, yoğun bir vekalet savaşı yaşanma olasılığı çok yüksek görünmektedir. Bu kapsamda ABD, Çin’i dengelemek adına Hindistan’ı askeri ve ekonomik olarak desteklemeye devam edecektir. Ancak Yeni Delhi, tam bir Batı müttefiki olmak yerine kendi stratejik özerkliğini koruyarak pastadan en büyük payı almaya çalışacak gibi değerlendirilmektedir.

Bunun dışında, Çin ve müttefikleri, ABD yaptırımlarından korunmak amacıyla alternatif ödeme sistemlerini ve yerel para birimleriyle ticareti büyütmeye devam edecekler gibi görünmektedir. Bu husus, bir tercihten ziyade bir zorunluluk olarak onların önüne çıkmaktadır. Bu durum, hiç kuşkusuz doların küresel rezerv para statüsünü tamamen bitirmese de etki alanını daraltacaktır.

Sonuç olarak; ABD açısından yeni kriz ve operasyon alanı, Ortadoğu’nun geleneksel bataklığından sıyrılarak Hint-Pasifik’in teknolojik ve jeo-ekonomik sahasına kalıcı olarak taşınmıştır. AUKUS, QUAD, bölgesel üçlü paktlar ve NATO’nun IP4 entegrasyonu vasıtasıyla örülen bu askeri ağ, Pekin’i kendi karasularına hapsetmeyi amaçlamaktadır. Çin’in Asimetrik Deniz Ejderhası Doktrini, Rusya’nın Arktik ve Kuzey Pasifik’teki denizaltı varlığı ve Malezya ile Hindistan gibi çip alternatiflerinin sahneye çıkışı ise küresel güç dengesini tamamen değiştirmektedir. Bu bölgelerde yaşanacak bir kırılma, Hürmüz’den Kızıldeniz’e, Arktik’ten Pasifik’e kadar tüm küresel hatları keserek 21. yüzyılın küresel liderini belirleyecek olan “Yeni Soğuk Savaş”ın fiili başlangıcı ve dünya düzeninin yeniden yazılması anlamına gelecektir.

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL
Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL
1969 Dörtyol-Hatay doğumlu olan Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol, Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden 1993 yılında mezun oldu. BÜ’de 1995 yılında Yüksek Lisans çalışmasını tamamlayan Erol, aynı yıl BÜ’de doktora programına kabul edildi. Ankara Üniversitesi’nde doktorasını 2005’de tamamlayan Erol, 2009 yılında “Uluslararası İlişkiler” alanında doçent ve 2014 yılında da Profesörlük unvanlarını aldı. 2000-2006 tarihleri arasında Avrasya Stratejik Araştırmaları Merkezi (ASAM)’nde görev yapan Erol, ASAM’ın Genel Koordinatörlük görevini de bir dönemliğine yürütmüştür. 2009 yılında Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün (SDE) Kurucu Başkanlığı ve Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerinde bulundu. Uluslararası Strateji ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi (USGAM)’nin de kurucu başkanı olan Prof. Erol, Yeni Türkiye Stratejik Araştırmalar Merkezi (YTSAM) Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Başkanlığını da yürütmektedir. Prof. Erol, Gazi Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi (GAZİSAM) Müdürlüğü görevinde de bulunmuştur. 2007 yılında Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı (TÜRKSAV) “Türk Dünyası Hizmet Ödülü”nü alan Prof. Erol, akademik anlamdaki çalışmaları ve medyadaki faaliyetlerinden dolayı çok sayıda ödüle layık görülmüştür. Bunlardan bazıları şu şekilde sıralanabilir: 2013 yılında Çağdaş Demokratlar Birliği Derneği tarafından “Yılın Yazılı Medya Ödülü”, 2015 yılında “APM 10. Yıl Hizmet Ödülü”, Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) tarafından “2015 Yılın Basın-Fikir Ödülü”, Anadolu Köy Korucuları ve Şehit Aileleri “2016 Gönül Elçileri Medya Onur Ödülü”, Yörük Türkmen Federasyonları tarafından verilen “2016 Türkiye Onur Ödülü”. Prof. Erol’un 15 kitap çalışması bulunmaktadır. Bunlardan bazılarının isimleri şu şekildedir: “Hayalden Gerçeğe Türk Birleşik Devletleri”, “Türkiye-AB İlişkileri: Dış Politika ve İç Yapı Sorunsalları”, “Avrasya’da Yeni Büyük Oyun”, “Türk Dış Politikasında Strateji Arayışları”, “Türk Dış Politikasında Güvenlik Arayışları”, “Türkiye Cumhuriyeti-Rusya Federasyonu İlişkileri”, “Sıcak Barışın Soğuk Örgütü Yeni NATO”, “Dış Politika Analizinde Teorik Yaklaşımlar: Türk Dış Politikası Örneği”, “Krizler ve Kriz Yönetimi: Aktörler ve Örnek Olaylar”, “Kazakistan” ve “Uluslararası İlişkilerde Güncel Sorunlar”. 2002’den bu yana TRT Türkiye’nin sesi ve TRT Radyo 1 (Ankara Radyosu) “Avrasya Gündemi”, “Stratejik Bakış”, “Küresel Bakış”, “Analiz”, “Dosya”, “Haber Masası”, “Gündemin Öteki Yüzü” gibi radyo programlarını gerçekleştirmiş olan Prof. Erol, TRT INT televizyonunda 2004-2007 yılları arasında “Arayış”, 2007-2010 yılları arasında Kanal A televizyonunda “Sınır Ötesi” ve 2020-2021’de de BBN TÜRK televizyonunda “Dış Politika Gündemi” programlarını yapmıştır. 2012-2018 yılları arasında Millî Gazete’de “Arayış” adlı köşesinde dış politika yazıları yayımlanan Prof. Erol’un ulusal-uluslararası medyada çok sayıda televizyon, radyo, gazete, haber siteleri ve dergide uzmanlığı dahilinde görüşlerine de başvurulmaktadır. 2006-2018 yılları arasında Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde ve Ankara Üniversitesi Latin Amerika Araştırmaları Merkezi’nde (LAMER) de dersler veren Prof. Erol, 2018’den bu yana Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak akademik kariyerini devam ettirmektedir. Prof. Erol, 2006 yılından itibaren Ufuk Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde de dersler vermiştir. Prof. Erol’un başlıca ilgi ve uzmanlık alanları ve bu kapsamda lisans, master ve doktora seviyesinde verdiği derslerin başlıcaları şu şekilde sıralanabilir: “Jeopolitik”, “Güvenlik”, “İstihbarat”, “Kriz Yönetimi”, “Uluslararası İlişkilerde Güncel Sorunlar”, “Türk Dış Politikası”, “Rus Dış Politikası”, “ABD Dış Politikası”, “Orta Asya ve Güney Asya”. Çok sayıda dergi ve gazetede yazıları-değerlendirmeleri yayımlanan Prof. Erol’un; “Avrasya Dosyası”, “Stratejik Analiz”, “Stratejik Düşünce”, “Gazi Bölgesel Çalışmalar”, “The Journal of SSPS”, “Karadeniz Araştırmaları gibi” akademik dergilerde editörlük faaliyetlerinde bulunan Prof. Erol, “Bölgesel Araştırmalar”, “Uluslararası Kriz ve Siyaset Araştırmaları”, “Gazi Akademik Bakış”, “Ege Üniversitesi Türk Dünyası İncelemeleri”, “Ankara Uluslararası Sosyal Bilimler”, “Demokrasi Platformu” dergilerinin editörlüklerini hali hazırda yürütmekte, editör kurullarında yer almaktadır. 2016’dan bu yana Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) Kurucu Başkanı olarak çalışmalarını devam ettiren Prof. Erol, evli ve üç çocuk babasıdır.