Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un dış politika vizyonu, Soğuk Savaş sonrası dönemde zayıflayan Fransız küresel nüfuzunu yeniden canlandırmayı ve Avrupa Birliği’ni (AB) Paris merkezli bir “stratejik özerklik” eksenine oturtmayı hedeflemektedir. Ancak iç siyasette yaşadığı tıkanıklıkları dış politikada “agresif” ve “şovmen” hamlelerle aşma gayreti, Fransa’yı “küresel bir dengeleyici” olmaktan ziyade bölgesel krizlerin tarafı haline getirmektedir.
Nitekim, gelinen aşama itibarıyla Paris’in Kuzey Afrika, Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Kafkaslar’ı kapsayan bu genişlemeci hattı, bu kapsamda son olarak Şam ile imzaladığı anlaşmalar ve Kafkaslar’da Ermenistan’a askeri desteği, başta ABD’nin “Yeni Orta Doğu”tasarımıyla birlikte Kafkaslar ve ötesini hedefleyen vizyonu ve hiç kuşkusuz Türkiye’nin jeopolitik etki alanı ile birlikte milli güvenlik hassasiyetleriyle de ters düşmeye başlamıştır. Önü alınamadığı takdirde, bahse mevzu ülkeler bazlı ikili ilişkilerde bir gerilim kaçınılmaz gibi görünmektedir.
Bunun dışında, Macron’un Paris merkezli “stratejik özerklik” arayışı, Brüksel ve AB merkezinde de derin fikir ayrılıkları ve çatlaklar yaratmaya başlamıştır. Sahadaki askeri ve jeopolitik hamleleri üzerinden doğrudan Türkiye’nin bölgesel egemenliğiyle karşı karşıya gelmesi, AB/Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisinin temellerine atılmış bir darbe olarak değerlendirilmeye başlanmış bulunmaktadır.
AB/Avrupa içindeki çatlağın İngiltere’nin denkleme dahil olmasıyla birlikte daha da derinleşme ve genişleme eğilimine girdiği dikkatlerden kaçmamaktadır. Bu bağlamda Macron’un ulus-devletçi anlayışı AB entegrasyon ruhu ile çıkar çatışması içine girerken, Avrupa’nın Türkiye’yi de bir şekilde içine dahil etmeye çalıştığı güvenlik arayışlarını, “güvenlik mimarisini” de sabote eder bir mahiyet kazandığı görülmektedir. Mevzu bu yönüyle Fransa’yı aşmakta, Macron’un tutumu en temelde “Batı Sorunu”nu bir kez daha dünya siyasetine taşımak suretiyle bir bölgesel-küresel krize dönüştürme potansiyeli ortaya koymaktadır.
Fransa: Tarihsel Kodlara “Sıkıntılı Dönüş”
Son yıllarda “Dört Cepheli Akdeniz ve Levant Stratejisi” kapsamında ön plana çıkan Macron’un dış siyaset mimarisinin Fransa’nın tarihsel sömürgeci nüfuz alanları ile yeni enerji-güvenlik koridorlarının kesişim kümesinde şekillendiği dikkatleri çekmektedir. Bu kapsamda Macron, “Kuzey Afrika”da Cezayir ve Fas ile tarihsel bagajlar üzerinden yürütülmeye çalışılan ve bumerang etkisi yaratan “hafıza diplomasisi”nin yol açtığı krizlerle boğuşurken, Libya’da Halife Hafter gibi aktörlere verilen gayrimeşru destek yüzünden Fransa’nın sahadaki güvenirliğini de zedelemiş görünmektedir.
“Doğu Akdeniz”de de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile askeri ittifaklar kurarak Türkiye’yi Mavi Vatan stratejisinde çevrelemeyi hedefleyen Paris, bölgedeki enerji denklemlerinin dışına itilmekten de kurtulamamıştır. Öyle ki, şu an İtalya bile izlediği rasyonel ve pragmatik politikaları ile Fransa’dan daha fazla saygınlığa sahip, yükselen bir aktör konumundadır. Açıkçası, İtalya bunu büyük ölçüde Macron’a borçlu görünmektedir.
“Orta Doğu ve Kafkaslar” bağlamında ise, Lübnan ve Suriye’de “koruyucu güç” rolünü canlandırmaya çalışan Paris, Kafkaslar’da Ermenistan’a doğrudan silah desteği vererek Azerbaycan ve Türkiye’nin öncülük ettiği bölgesel entegrasyonu (Zengezur Koridoru vb.) ve daha da ötesi 3+3’ü sabote etmeye odaklanmıştır. Fransa burada Hindistan ve İsrail ile aynı safta yer almaktadır. Oysa, Hindistan ve Fransa ikilisiyle birlikte arka plan aktörü İsrail’in bundan sonraki süreçte Erivan üzerinden bir sonuç elde etmesi pek mümkün görünmemektedir. Zira taşlar yerine henüz oturmamıştır.
Bundan ötürü her üç ülke ABD ve Avrupa’daki lobileri üzerinden Ermeni Diasporası/Lobisi üzerinden işlevselliğini kaybetmiş bir takım eski sürüm stratejileri bir kez daha devreye sokacak gibi görünmektedir. Hatta İsrail bunu denemiş, fakat hiç de hesap etmediği şekilde “Azerbaycan Duvarı”na toslamıştır. Bu da aslında İsrail dahil her üç aktörün yanlış jeopolitik okumalar içinde olduklarını göstermektedir.
Dolayısıyla görünen köy kılavuz istemez. Zira, Macron’un bu hırslı siyasetinin kaçınılmaz bir sonucu olarak Fransa her geçen gün bölgesel kriz girdabına doğru çekilmekte ve çırpındıkça da batmaktadır.Nitekim Fransa, başta Afrika olmak üzere, birçok eski sömürge alanında “istenmeyen aktör” ilan edilmektedir. Önümüzdeki süreçte, Afrika’yı Lübnan ve Suriye merkezli Arap Orta Doğusu’nun takip etmesi de sürpriz olmayacaktır. Mevzu, sadece zamanlamayla ilgili görünmektedir.
Macron’un Şam Ziyareti ve Yükselen Çatışma Dinamikleri
Macron’un 7 Temmuz 2026 tarihinde gerçekleştirdiği Suriye ziyareti, bu ihtirasın en somut ve güncel halkasıdır. Esad rejiminin Aralık 2024’teki çöküşünün ardından iş başına gelen geçici Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile Şam’da görüşen Macron, Suriye’yi ziyaret eden ilk Batı Avrupalı lider olmuştur. Ziyaret sırasında Macron’un kaldığı otel yakınlarında bombalı saldırılar gerçekleşmesine rağmen geri adım atmaması ve Emevi Camii’ni ziyaret etmesi, Levant bölgesine yönelik Fransız sömürgeci kodlarının geri dönüş ilanı olarak yorumlanmıştır.
Nitekim, Şam’da sivil havacılık, bankacılık ve altyapı dahil 15 ikili anlaşma imzalayan Fransa, Suriye’nin Akdeniz limanları üzerinden Orta Doğu ticaret köprüsü olma iddiasına yatırım yapmaktadır. Fransa’nın Suriye ile ilişkilerini geliştirmesi ve buna Şam yönetiminin verdiği cevap elbette uluslararası ilişkilerin olağan akışına uygundur. Uygun olmayan husus, Fransa’nın daha öncesi itibarıyla Suriye’nin toprak bütünlüğünü, dolayısıyla da bölünmesini esas alan bir politikayı başta PYD/YPG/SDG/PKK olmak üzere, ayrılıkçı yapılar üzerinden yürütmüş olmasıdır. Paris’in Suriye’yi etnik ve mezhepsel bazlı bölme hedefini sonlandırdığına yönelik güçlü bir mesaj, hatta bir sinyal dahi vermemesi, başta Şam yönetimi olmak üzere, bölge ülkelerinin en temel endişesini oluşturmaya devam etmektedir.
Dolayısıyla Paris’in Şam ile geliştirdiği yeni ilişki sürecinin neyi hedeflediği tahmin edilebilmektedir. Bu bağlamda şu argüman hiç de karşılıksız görünmemektedir: Ankara, Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve terörden arındırılmasını öncelerken; Paris, Şam yönetimini kendi yanına çekmek suretiyle Türkiye’nin güney sınırındaki varlığını sınırlandırmaya çalışmaktadır. Nitekim, Macron’un Şam’dan hemen sonra Ankara’daki NATO Zirvesi’ne geçmesi, Türkiye’ye karşı bir “Suriye kartı” masaya koyma girişimi olarak değerlendirilmiştir.
Bu belirsiz tutum ve dostça kabul edilmeyecek olası düşünce ve hamleler, sadece Türkiye-Fransa ilişkilerini değil, Fransa-Arap Orta Doğusu ve ABD-Fransa ilişkilerini de bölgesel bağlamda sıkıntılı ve riskli bir geleceğe taşıma potansiyeli sunmaktadır.
Diğer taraftan Macron’un göz ardı ettiği bir husus var: Şam yönetiminin stratejik aklı çok derindir ve Fransa’nın “Kürt ve Nusayri kartlarından” da bihaber değildir. Bu kartları yeri geldiğinde Fransa’nın kullanıma sokacağı yönünde de güçlü bir tarihsel hafızası bulunmaktadır ve köprünün altından çok sular geçmiştir.
Türkiye-AB İlişkilerinde “Fransa Çatlağı”
Fransa’nın Türkiye’nin yakın çevresinde izlediği bu “agresif”, “provokatif” ve “kuşatmacı” politika, Türkiye-AB ilişkilerini ikili bir kıskaç altına almaktadır. Bu bağlamda karşımıza şu üç husus çıkmaktadır:
- “Güvenlik Akıllı Kurumsallaşma”: Fransa, Türkiye’nin terörle mücadelesini ve sınır ötesi operasyonlarını AB zeminine taşıyarak Ankara’ya yönelik kolektif yaptırımlar veya kınamalar çıkarma gayretindedir.
- “NATO İçi Kutuplaşma”: Macron’un geçmişte “beyin ölümü gerçekleşti” dediği NATO bünyesinde Türkiye’yi istikrarsızlaştırıcı bir aktör gibi gösterme çabası ve GKRY’ndeki hamleleri, ittifakın güney kanadında ciddi bir çatlak yaratmaktadır.
- “Savunma Sanayii Dengesi”: Fransa’nın çevreleme politikasına rağmen, AB içindeki bazı lobilerin ve hatta Fransız savunma analistlerinin “Fransa, Erdoğan’ın hava savunma diplomasisi tuzağına düştü” yorumları, Paris’in stratejik hamlelerinin Batı ittifakında tam karşılık bulmadığını göstermektedir.
Brüksel’den Bağımsızlık ve AB İçi Derin Çatlaklar
Macron’un yeni bir oyun kurmaya yönelik bu hamleleri, Brüksel’deki AB bürokrasisinden büyük ölçüde bağımsız ve tamamen Fransız ulusal çıkarlarını AB maskesiyle yürütme stratejisine dayanmaktadır. Ancak birlik içerisinde bu politikalara karşı ciddi bir endişe ve zamanla etkisini gösterecek örtülü bir direnç söz konusudur.
Bu kapsamda Almanya, Paris’in askeri maceralarının AB bütçesine ve ticaretine zarar verdiğini düşünerek Macron’un politikalarına mesafeli ve eleştirel yaklaşmakta, Türkiye ile ekonomik rasyonalizmi ve Merkel dönemindeki kadar net olmamakla birlikte, güvenlik eksenli derinleştirilmiş bir siyasi işbirliğini gündeminde tutmaktadır.
İspanya ise Akdeniz’de gerilimin tırmanmasını istemediği için çekimser ve ticaret odaklı bir pozisyon almakta, göç yönetimi ile bölgesel ticaret için Ankara ile köprüleri korumaktadır.
Fransa’ya karşı en açık muhalefet ve rekabet ise İtalya’dan gelmektedir; Roma yönetimi özellikle Libya ve Kuzey Afrika’da Fransa’ya kesinlikle güvenmemekte ve Fransız sömürgecilik reflekslerini doğrudan kendi çıkarlarına tehdit olarak görmektedir.
Birliğin doğusundaki Polonya ise tepkili ve güvenlik odaklı bir tutum sergileyerek, Paris’in Akdeniz ve Orta Doğu’ya odaklanmasını, AB’nin asıl tehdit olan Rusya sınırından kaynak kaydırması olarak eleştirmektedir.
İngiltere’nin Londra Merkezli Pragmatik Yanıtı
Avrupa’nın bir diğer büyük askeri, siyasi ve finans gücü olan İngiltere, Brexit sonrası dönemde Macron’un “stratejik özerklik” şovuna oldukça pragmatik ve şüpheci yaklaşmaktadır. Londra, Macron’un Suriye ve Doğu Akdeniz’deki Kıbrıs ile özdeş tek taraflı hamlelerini, kıta Avrupası’nın Akdeniz’de güç devşirme çabası olarak okumaktadır.
İngiltere, kendi küresel “Küresel Britanya” vizyonu doğrultusunda Doğu Akdeniz’de Kıbrıs’taki üslerini korumaya odaklanırken, Kafkaslar ve Orta Doğu’da Türkiye ile stratejik ve askeri işbirliğini derinleştirmeyi tercih etmektedir.
Macron’un Şam’da imzaladığı ticari anlaşmalara karşılık Londra, bölgedeki dengeleri bozmadan finansal, siyasi/diplomatik ve istihbarı gücüyle sahayı izlemekte, Fransa’nın askeri ve diplomatik olarak aşırı yayılmasını dikkatlice takip etmektedir. Diğer taraftan, Londra’nın “bekle-gör” stratejisinden “önleyici stratejiye” geçişi ise, sadece an meselesi gibi görünmektedir.
Trump’ın “Yeni Orta Doğu” Tasarımı ve Fransız İhtirasının Sınırları
Trump liderliğindeki ABD yönetiminin, Macron’un Suriye hamlesine ve tek taraflı Levant politikalarına yaklaşımı sert bir fay hattı oluşturmaktadır. Washington, “İbrahim Anlaşmaları” ekseninde şekillendirdiği, Körfez sermayesi ile İsrail’in lojistik-güvenlik entegrasyonuna dayanan, Sykes-Picot ile özdeş “Avrupa Orta Doğusu”na karşı pragmatik bir “ABD Orta Doğusu” inşa sürecini yürütmektedir.
Dolayısıyla Trump’ın “Önce Amerika” doktrini, müttefiklerin kendi güvenlik maliyetlerini üstlenmesini savunurken, Macron’un Suriye’de jeopolitik bir boşluk doldurma hevesiyle attığı imzalara ve “stratejik özerklik” retoriğine şüpheyle bakmaktadır. Beyaz Saray, Fransa’nın bu hamlelerini Amerikan vizyonuna ortak olmak yerine, Washington’ın bölgedeki tasarruflarını sulandıran ve NATO içi uyumu bozan anakronik bir Fransız sömürgecilik refleksinin geri dönüşü olarak okumaktadır.
Bu durum, transatlantik ilişkilerde ve sahadaki güç dengelerinde kritik sonuçlar doğurmaya gebedir. İlk olarak, ABD’nin Orta Doğu’dan askeri olarak çekilme veya yük paylaşımı stratejisi güttüğü bir dönemde Macron’un bölgede aşırı yayılması, Fransa’yı finansal ve askeri bir açmaza sürükleyebilir. İkincisi, Trump’ın ticari ve rasyonel diplomasi anlayışı, sahadaki gerçek askeri gücü elinde tutan Türkiye ile jeopolitik pazarlıkları kolaylaştırırken, Fransa’yı masanın dışına itebilir. Sonuç olarak, Paris’in Şam üzerinden kurmaya çalıştığı nüfuz alanı, ABD’nin enerji koridorları projesiyle çelişebilir; bu da Fransa’nın hem Washington hem de bölgede istikrarı sağlayan Ankara karşısında diplomatik olarak yalnızlaşmasına ve Batı ittifakı içinde derin bir izolasyona uğramasına yol açabilir.
“Sykos-Picot”nun Sonu-Tarihsel Jeopolitiğin Dönüşü
Macron’un Şam ziyaretiyle zirve yapan “Yeni-Napolyoncu” dış politika çizgisi, Fransa’yı Avrupa’nın liderliğine taşımaktan ziyade, sahadaki gerçeklerle yüzleştirmeye başlamıştır. Nitekim, Kuzey Afrika’dan Kafkaslar’a uzanan bu iddialı hatta “Macron Fransası”, bölgenin en köklü devlet geleneğine ve askeri gücüne sahip olan Türkiye’nin dengeleyici yükselen rolüne çarparken; Trump’ın “Yeni Orta Doğu” tasarımıyla da her an derin bir uyumsuzluk ve “karşı karşıya gelme” yaşayacağına dair güçlü sinyaller vermektedir.
Bir diğer ifadeyle, Macron’un bölgeselden küresele uzanan hırslı politikaları kapsamında icraya koyduğu “Yeni Büyük Oyun”, Levant merkezli “Genişletilmiş Merkezi Avrasya”da “Trump-Erdoğan İkilisi/Dengesi” ya da bir diğer aktörün bekle-gör stratejisini terk etmesi ile her an karşı karşıya gelebilir.
Bu bağlamda sürecin Avrupa/AB ile ABD arasındaki krizleri daha da derinleştirme olasılığından ötürü AB içerisinde de Almanya ve İtalya gibi devlerin rıza göstermediği, İngiltere’nin ise mesafeyle izlediği bir Fransız dış politikası söz konusudur. Bu politika, Brüksel’den kopuk, müttefikleriyle uyumsuz ve sürdürülemez bir jeopolitik kumar olarak nitelendirilmektedir.
Dolayısıyla Türkiye ile iş birliği yapmak yerine onu çevrelemeyi seçen Paris, günün sonunda bölgesel ve küresel denklemin dışında kalabilir. Bunun için Fransa’nın tarihsel hafızasına başvurması ve bu kapsamda “Sykos-Picot-(Sazanov) Gizli Anlaşması” sonrası yaşadığı hayal kırıklıkları ile Aralık 2024 öncesi ve sonrasında Suriye’deki güç dengesine bakması fazlasıyla yeterli olacaktır.
Sonuç Yerine: Dönüşen Jeopolitiğe “Yeni Gözlükler” ile Bakmak
Bundan ötürü, Suriye ile imzalanan ikili anlaşmalar, Fransa’nın Doğu Akdeniz’deki nüfuzunu “yumuşak güç” unsurları üzerinden artırma çabası olarak değerlendirilse de, Trump yönetiminin “İbrahim Anlaşmaları” eksenli “Yeni Orta Doğu” ya da “ABD Orta Doğusu” vizyonu karşısında Paris’in “stratejik bir tepki” ve akabinde “yalnızlık” ile karşı karşıya kalma olasılığı oldukça yüksek görünmektedir. Daha da ötesi, Macron’un “politika-strateji-araçlar” bağlamında çok da ahenkli bir görüntü arz etmeyen bu arayışlarının, Fransa’ya getireceği askeri ve finansal aşırı yük, başta aşırı sağ olmak üzere, Fransa iç siyasetini de etkileme potansiyeli taşımaktadır.
Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, ABD’nin bölgedeki rasyonel aktörlerle iş birliği eğilimi bağlamında Washington-Ankara ilişkilerinin de yeniden formüle edildiği yeni bir dönem söz konusudur. Macron’un son dönemde özellikle “GKRY/Doğu Akdeniz”, “Lübnan-Suriye/Orta Doğu” ve “Ermenistan/Kafkasya” stratejik üçgenindeki tarihsel kodlarına dönüş hamleleri açıkçası radara yakalanmıştır. Değişen ve dönüşen küresel jeopolitikte Macron’un yeni dünya düzeni inşa sürecini “yeni gözlükleri” ile okuyup, anlayıp takip etmesi; sadece Fransa’nın değil, tüm bölge ve dünyanın menfaatine olacaktır. Aksi takdirde Fransa açısından ikinci bir “Afrika trajedisi” kaçınılmaz görünmektedir.
