Röportaj

Doç. Dr. Olga A. Antoncheva ve Siyaset Bilimi Uzmanı Tatiana E. Apanasenko: “Ekonomik ve Sosyal Konular, Uluslararası İlişkilerdeki Çatışmaların Merkezindedir.”

Yemen Krizi, bölgesel ve jeopolitik güç mücadelesinde önemli bir rol oynamaktadır.
Rusya, ekonomik çıkarlarına aykırı olarak NATO’yu kapıdan dışarı itmeye başlamak zorunda kaldı.
Rusya’nın Avrupa gaz piyasasında yer almaması, ABD LNG’si için ideal bir pazarlama alanı yaratmaktadır.

Yemen Krizi, karmaşık bir dizi faktörün bir araya gelmesiyle ortaya çıkmıştır. Ancak bu zorluklarla başa çıkabilecek ve olumlu bir değişim sağlayabilecek stratejiler de mevcuttur. Uluslararası toplum, işbirliği ve diyalog yoluyla çözüm odaklı yaklaşımlar benimseyerek barış ve istikrarın tesis edilmesine yönelik çabalara destek olabilir.

Buradan yola çıkarak Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM), Yemen’deki gelişmeleri değerlendirmek üzere Rusya Ulusal Ekonomi ve Kamu Yönetimi Akademisi Kuzey-Batı Yönetim Enstitüsü’nden Doç. Dr. Olga Alekseevna Antoncheva ve Rusya Ulusal Ekonomi ve Kamu Hizmeti Akademisi’nden Siyaset Bilimi Uzmanı Tatiana Evgenievna Apanasenko’yla yapmış olduğu röportajı dikkatlerinize sunmaktadır.

1. Yemen Krizi’nin kökenleri ve bölgesel güç mücadelesindeki yeri hakkındaki görüşleriniz nelerdir? Bu çatışmanın uluslararası ilişkiler ve jeopolitik dengeler açısından önemini nasıl görüyorsunuz?

Yemen Krizi’nin kökeni, uluslararası ilişkilerin çelişkili doğasında ve uluslararası ilişkileri, uluslararası hukuka barışçıl bağlılık çerçevesinde tutmak için tasarlanmış sistemlerin işlevsizliğinde yatmaktadır.

Yemen bölgesindeki çelişkiler yumağı şunlardır:

  • Dünya güç dengesinin güç kutupları olduklarını iddia eden ve müttefikleri ve etki alanlarının yardımıyla bu bölgede baskı hatları oluşturan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Rusya gibi büyük güçlerin çıkarlarının çatışması;
  • ABD ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) arasındaki çatışmanın günümüzdeki sonuçları.
  • Yemen’in kuzey ve güney kesimleri arasında ek çelişkiler yaratan ajan ağlarının devamlılığı;
  • Yemen’in kendi içindeki aşiret ittifakları arasındaki nüfuz mücadeleleri;
  • ABD-Suudi ittifakı içindeki belirsiz ilişkiler;
  • İslam’ın çeşitli kollarının temsilcileri arasındaki geleneksel dini çatışmalar;
  • Sekülerleşme ve köktendincilik arasında alttan alta devam eden mücadele;
  • İran ve Suudi Arabistan arasındaki nüfuz alanları mücadelesi;
  • İslam ve Yahudilik arasında topyekûn bir imha savaşı havası.

Bu çoklu çelişkiler bölgeyi çok değişken ve patlayıcı bir hale getirmektedir.

Bölgenin bu özellikleri, Yemen’in yüksek yoksulluk seviyesi ve nüfustaki yüksek genç nüfus oranıyla pekişmekte ve bu da sosyo-ekonomik sistemin istikrarsızlaşmasını önceden belirlemektedir.

Şu anda Ensarullah’ın (Husiler) yayılmacı potansiyeli, uluslararası durumun genel olarak kötüleşmesi nedeniyle hayata geçirilmektedir. Böylesine iç içe geçmiş çelişkilerin olduğu bir bölgede çatışmanın tırmanmasını başlatanlar için sonuçlar beklenmedik olabilmektedir.

Yemen Krizi, yanlış tarafta oldukları kesin olarak söylenemeyecek bir dizi siyasi aktörün yer aldığı karmaşık bir tablo sunmaktadır. Örneğin Husiler, merhum eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih, eski Cumhurbaşkanı Mansur El Hadi, Güney Geçiş Konseyi ve diğer pek çok kişi belirsiz etki unsurlarıdır.

Yemen’i birleştirerek Rusya’yı ABD merkezli Güney Yemen gibi bir etki alanından mahrum bırakan Devlet Başkanı Salih, ABD’nin çıkarları doğrultusunda hareket etmiş ancak ABD’nin arkasında olduğu bir süreç olan Arap Baharı’na kurban gitmiştir.

Salih’in yerine inanılmaz fedakarlıklarla geçen Cumhurbaşkanı Hadi, Salih’in ekibinin bir üyesidir. Siyasi programında ve siyasi liderlik tarzında Salih’ten çok az farklıydı. Dolayısıyla bu cumhurbaşkanlarının arkasında hangi toplumsal grupların olduğu sorusu ortaya çıkmaktadır. “Güney Geçiş Konseyi”nin rolü de muğlak kalmıştır.

Son olarak Husiler, Şiilikleri nedeniyle Rusya’nın geleneksel ve jeopolitik olarak doğal müttefiki olan İran’a yönelmektedir. Ancak laiklik karşıtlığı ve gayrimeşrulukları nedeniyle Rusya’nın etkisinin açık bir temsilcisi olamazlar.

Dolayısıyla Yemen Krizi’nin Rusya’nın Ukrayna’daki özel operasyonu ve İsrail-Filistin Krizi’nin arka planında gerçekleşmesi, Rusya ile Batı arasındaki çatışmayı güçlendiren kaçınılmaz bir faktör gibi görünmektedir. Aynı zamanda askeri eyleme doğrudan geçişin sorumlularını bulmak zor görünmektedir.

Yemen Krizi, bölgesel ve jeopolitik güç mücadelesinde önemli bir rol oynamaktadır. Yemen’in tanınmayan proto-devletini temsil eden Yemen Yüksek Siyasi Konseyi’nin temsil ettiği Ensarullah Hareketi, güney Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ndeki deniz taşımacılığını kontrol altına almıştır.

Bu bölgedeki gemi trafiği durursa ABD ve İsrail bundan zarar görecektir. Bu da Husilerin küresel öneme sahip uluslararası bir oyuncu statüsü kazanacağı anlamına gelmektedir. Husilerin konumu, küresel bir etki unsuru statüsü kazandıkları için bölgesel düzeyde de güçlenecektir.

Aynı zamanda bölgedeki güç dengesinde son derece güçlü bir değişiklik olması pek olası değildir. Bunun nedeni, on yıllık savaş sırasında, karşıt güçlerin birbirlerinin kabiliyetlerini iyi öğrendikleri bir tür denge kurulmaya devam edecektir. Bir yandan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE), diğer yandan Husilerin karşılıklı provokasyonlardan kaçınmaya çalışması da bunu göstermektedir. Husilerin Filistinlilere verdiği destek, bölgedeki tüm Arap devletlerinde olduğu gibi daha çok sembolik bir değer taşımaktadır.

2. Mevcut jeopolitik gelişmeler ışığında, uluslararası ilişkiler alanındaki en büyük zorluklar nelerdir ve uluslararası toplum bu zorlukların üstesinden gelmek için hangi stratejileri benimsemelidir?

Uluslararası ilişkiler alanının belirli zorluklarla karşı karşıya olduğunu varsayarsak, uluslararası toplumun yekpare bir yapı ve ortak çıkarlara sahip tek bir toplum olduğunu da varsaymak gerekmektedir. Ancak bu toplum hem devletlerarası ve medeniyetler arası çelişkiler hem de farklı toplumsal katmanlar arasındaki çelişkiler açısından bölünmüş durumdadır. Bir taraf (bir devlet ya da devletler birliği, bir sosyal grup ya da farklı devletlerdeki homojen sosyal gruplar) için sorun olan şey, diğer taraf için bir fayda ya da en azından elverişli bir fırsattır.

Jeopolitik gücün kutuplara bölünmesi de uluslararası ilişkilerin bir değişmezidir.

Buna göre, bir bütün olarak uluslararası sisteme yönelik meydan okumalardan bahsedemeyiz, sadece bir veya diğer tarafa yönelik meydan okumalardan bahsedebiliriz.

Aynı şey bir tür “deniz medeniyeti (talassokrasi)” ve “kara medeniyeti (tellurokrasi)” olan devletler, medeniyetler veya sosyo-ekonomik sistemler arasındaki temel ideolojik çelişkiler için de söylenebilir: bunlar arasındaki çelişkiler, varoluşsal nitelikteki değerlere geri döndükleri için telafi edilemez.

Bununla birlikte uluslararası ilişkiler sisteminde ortak çıkarların varlığını varsayan bir yaklaşım da mümkündür. Bu yaklaşım; adını, iç politikanın dış politikadan türetildiğini, dolayısıyla tüm iç çelişkilerin bir dış düşman karşısında yumuşatılması gerektiğini öne süren K. Clausewitz’den almıştır. Bu yaklaşım, dış politikanın iç politikanın bir devamı olduğu ve sınıf çıkarları tarafından belirlendiği Lenin’in yaklaşımının tam tersidir.

Öyleyse, küresel uluslararası ilişkiler sisteminin tüm iç çelişkilerinin küresel meydan okumalar karşısında buharlaşması gerektiğini düşünelim.

Bu yaklaşım meşrudur, çünkü modern dünyada küresel bir toplum gerçekten vardır.

Bilgi ve lojistik ağları, çatışmalar ve krizler, ekonomik etkileşim ve değer yaratma zincirleri ve sosyal tabakalaşmayla birleşen küresel bir toplum bir gerçekliktir. Sürekli ve tırmanan çatışmalar bu gerçekliğin bir parçasıdır, küreselleşmenin ve(ya) jeopolitik güç kutuplarının çatışmasının bir tezahürü değildir.

Bu durumda, Doğu ve Batı’nın jeopolitik değerlerinin temel çelişkisi aşağıdaki biçimleri almaktadır. Bunlar;

  • Dünyayı tek bir güç merkezinden yönetmenin imkansızlığı;
  • Kurumsal modellerin (örneğin Batı tarafından kanonlaştırılan liberal demokrasi gibi) empoze edilmesinin kabul edilemezliği;
  • Siyasi-idari sistemlerin çeşitliliği.

Bunlar Doğu’nun değerleridir. Rusya’nın resmi pozisyonuna yeterince yakındır ve bu değerler mevcut durumlarından memnun olmayan diğer ülkeler tarafından da kabul edilmektedir.

Dünya yönetimini merkezileştirme ve kendi kurumsal modellerini dünyaya dayatma değerlerine karşıdırlar. Bu değerler, sözde kolektif Batı’nın, dünya hegemonyasına sahip olan ve bunu kaybetme yolunda ilerleyen devletlerin karakteristik özellikleridir.

Dolayısıyla, mevcut küresel uluslararası ilişkiler sistemi bir gerçekliktir, ancak olması gerektiği gibi özünde çelişkilidir.

Bu gerçeklikten doğan yapılar ve kurumlar (resmi olarak faaliyet gösteren hükümetler arası birlikler de dahil olmak üzere) son derece verimsiz ve işlevsizdir. Çatışmanın kaynağının ortadan kaldırılmasına değil, sadece uzlaşmaya yol açabilecek bu işleyiş tarzında, sadece önümüzdeki birkaç on yıl boyunca değil, önümüzdeki birkaç nesil boyunca da faaliyet göstermeye devam edeceklerdir. 

Resmi olarak faaliyet gösteren uluslararası hukuk kurumları (Birleşmiş Milletler, alt birimleri, Avrupa Birliği ve NATO dahil olmak üzere bölgesel birlikler), bu işleyiş tarzı çerçevesinde, rastlantısal ve/veya fırsatçı koşullardan birini veya diğerini seçecektir:

1) Düzenleme;

2) (Krizi) dondurma;

3) Yeni bir fırsat “penceresi” ya da “yelpazesi” açılmasını takiben bir şiddetlendirme girişimi.

Çeşitli türlerde durumsal, fırsatçı, geçici misyonların ve koalisyonların oluşumu da uzun süredir devam eden ikircikli ve gergin ama aynı zamanda kesinlikle felaket olmayan bir durumun yansımasıdır.  

Sadece en ünlü örneklerden bahsetmek gerekirse:

  • Orta Doğu’daki arabuluculuk misyonları;
  • Trump tarafından kınanan, ancak İran’ın nükleer programını kontrol etmek için fiilen sürdürülen arabuluculuk grubu;
  • Ankara ve Abu Dabi’nin Moskova ve Kiev arasında arabuluculuk yapması (ve ek arabuluculuk hizmetleri sunmaya istekli önemli sayıda ülke);
  • Pekin’in Riyad ve Tahran arasında diyalog kurmaya yönelik başarısız girişimleri;
  • Washington, Kahire ve Doha’nın İsrail ve Hamas arasında diyalog kurma çabaları.

Dolayısıyla, küresel uluslararası ilişkiler sisteminin önündeki en büyük zorluk, uluslararası silahlı çatışmaların sona erdirilmesi olarak görülmelidir:

  • Rusya’nın Ukrayna’daki özel operasyonu,
  • İsrail ve Hamas arasındaki çatışma,
  • İran, Ensarullah ve Hizbullah’ın ihtiraslarıyla ilgili potansiyel çatışmaların önlenmesi.

Diğer yandan stratejiler ise şunlar olacaktır:

  • Düzenleme,
  • (Krizi) dondurma;
  • Başlangıç noktasına geri döndürecek bir tırmandırma girişimi.

Bu tür stratejilerin aktörleri resmi olarak hareket eden uluslararası hükümetler arası birlikler ve devletler ya da aracı devlet grupları olacaktır. Uzlaşmaz çelişkiler çözülemeyeceği için bu stratejilerin etkinliği düşük olacaktır.

Ancak, uluslararası ilişkiler sistemini oluşturan tüm unsurların mevcut durumlarını iyileştirmek için savaş yerine barışla ilgilendiklerini düşünelim. Aşağıdaki gibi zorluklar karşısında tüm çelişkilerin yerini konsolidasyona bıraktığını varsayalım:

  • Devletin ve bireyin çıkarları arasındaki çelişkiler, çatışmalara askeri çözümleri giderek daha zor hale getirmektedir;
  • Küresel ekonomik süreçlerin ulusal sınırların ötesinden optimize edilmesinin önündeki engeller;
  • Ekonomik olarak en gelişmiş devletlerin emperyalist rantı reddetmesiyle kolayca çözülebilen ülkeler arası eşitsizlik, göç dahil olmak üzere açlık, yoksulluk ve eşitsizlik sorunları;
  • Çevre sorunları, gezegenin kaynaklarının ikame edilemezliği, vb.;
  • Küresel ekonomik süreçlerin ulusal sınırların ötesinden optimize edilmesinin önündeki engeller.

Dünya toplumunun bir bütün olarak karşılaştığı zorlukların basit bir sıralaması bile bu görevlerin ancak dünya hükümeti ve güçlü uluslarüstü yapılar tarafından yerine getirilebileceğini açıkça ortaya koymaktadır. Uluslararası ilişkilerin çelişkili doğası bu tür yapıların kurulmasını çok zorlaştırsa da uluslararası ilişkiler alanındaki ilerlemenin genel yönü bu yolu izlemelidir.

3. Ekonomik ve sosyal sorunların uluslararası ilişkiler ve jeopolitik çatışmalar üzerindeki etkisi nedir? Uluslararası örgütler ve devletler bu sorunların ele alınmasında nasıl bir rol oynamalıdır?

Ekonomik ve sosyal meseleler, uluslararası ilişkilerdeki çatışmaların merkezinde yer almaktadır. Ulus devletler, o devlette siyasi güce erişimi olan belirli bir sosyal grubun çıkarlarını gerçekleştirir.

Uluslararası ilişkiler alanındaki çatışmaların jeopolitik nedenleri sadece dış politikada gerçekleşen belirli toplumsal çıkarlara hizmet eder. Bu çıkarların yapısında baş rolü ekonomik çıkarlar oynamaktadır.

Örneğin, Rusya ve Ukrayna arasındaki çatışmanın ahlaki ve etik bileşeninden soyutlayarak, bu çatışmanın Avrupa petrol ve gaz pazarının, bu pazarda Rusya’nın yerini tamamen almak isteyen ABD’nin çıkarları doğrultusunda yeniden dağıtılması ihtiyacına nasıl dayandığını düşünelim.

Elbette Rusya ve Batı arasındaki geleneksel çatışma da rol oynamaktadır, ancak Rusya ve Ukrayna arasındaki çatışmanın bu çatışma için sonuçları belirsiz ve uzun vadelidir. ABD için acil hedef olarak Avrupa petrol ve gaz pazarının yeniden dağıtılması yerinde ve başarılmıştır. Avrupa pazarlarını enerji taşıyıcılarıyla işgal etme ihtiyacı, doların güvence altına alınmamış maddi zenginliği nedeniyle ABD için özellikle acildir.

Bretton Woods sisteminin dünya parasal ilişkilerini düzenlemeye başlamasından sonra (Amerikan doları altın yerine dünya para birimlerinin standardı haline geldiğinde) ve özellikle de çöküşünden sonra (dalgalı kur rejimi uygulamaya konduğunda ve dünya para birimlerinin standardı kalmadığında, ancak Amerikan doları bu şekilde kaldığında), gerçek ekonomi ile bunun paradaki sembolik yansıması arasındaki uçurum görülmemiş boyutlara ulaşmıştır. Petrol, ABD’nin jeopolitik girişimlerinde kilit bir ilgi alanıdır. Çünkü Rus gazını Avrupa pazarlarından çıkarmak inanılmaz derecede zordur (ABD bunu başarmaya başlasa da).

ABD için kaya petrolü ihracatını arttırma ihtiyacı yakında ortaya çıkacaktır ve bunu mümkün kılmak için ABD’nin Avrupa pazarında büyük bir petrol ihracatçısı olarak Rusya’nın yerini alması mantıklıdır. Rusya’nın oyun dışı kalmasıyla İran ve Venezuela, potansiyel olarak Avrupa pazarındaki yerini alabilirdi. Ancak ABD tarafından ihtiyatlı bir şekilde daha önce geri çekildiler. Irak, Suriye ve Libya da daha önce oyundan çıkartılmıştır.

Bu nedenle Ukrayna’da özel operasyonların başlamasıyla bağlantılı olarak ABD, Rusya’ya petrol ambargosu uyguladı ve 31.03.2022 tarihinde ABD, ülkenin stratejik rezervlerinden tarihin en büyük petrol rezervlerinin serbest bırakılmasına karar verdi. Bu olayların bağlantısını göz önünde bulundurursak, Ukrayna’daki savaşın ABD tarafından tam da bu amaçla kışkırtıldığı sonucuna varabiliriz.

Ancak Rusya, ekonomik çıkarlarına aykırı olarak NATO’yu kapıdan dışarı itmeye başlamak zorunda kaldı. Avrupa dışındaki ülkelere ağır bir indirimle petrol satmak zorunda kaldı.

Uzmanlar, Şubat 2022 tarihinde ABD’de kaya petrolü üretiminin artmasının bu tür rekor fiyatların olmayacağı gerçeğine yol açacağına inanıyordu: Brent’in varil fiyatı 100 dolar değil, 70 dolar olacaktı. ABD, petrol hacmini arttırmak istiyordu ama bunu petrol fiyatlarının düşmeyeceği şekilde yapmak istiyordu. Bunun için de Rusya’yı petrol ihracatçıları arasından çıkarmak gerekiyordu.

ABD’nin Kasım 2021 tarihinde stratejik petrol rezervlerini basma planları yaptı. O zaman bile savaşın yaklaşmakta olduğu açıktı.

Ukrayna’daki özel operasyon aynı zamanda gaz piyasaları için de bir savaştır.

ABD, sıvılaştırılmış doğal gazını (LNG) ihraç etmeyi planlıyor. Özel operasyon başlamadan önce Avrupa gaz pazarında Rusya’nın yerini almaya başlamışlardı bile. Ocak 2022 tarihinde ABD, Avrupa’ya ham gaz ihracatında Rusya’yı geride bıraktı: 10,36 milyar metreküp ihraç ederken Rusya, 7,2 milyar metreküp ihraç etti.

Borulu Rus gazının yerini hiçbir şey tutamaz. Sıvılaştırılmış LNG’de ABD ile sadece Katar rekabet edebilir.

Rusya’nın Avrupa gaz piyasasında yer almaması, ABD LNG’si için ideal bir pazarlama alanı yaratmaktadır. ABD’nin kendi LNG’si için Avrupa pazarını serbest bırakması hayati önem taşımaktadır. Rusya’yı NATO’yu kapılardan uzaklaştırmaya nasıl zorlayamayız? Uluslararası örgütlerin ve devletlerin, devletlerin dış politikasına hâkim olan sosyal grupların ekonomik çıkarları tarafından yönlendirilen çatışmaların çözümündeki rolüne gelince, ekonomik çıkarların çatışması “sıfır toplamlı bir oyun” olduğu için bu rolün önemli olamayacağı iddia edilebilir.

Resmi olarak hareket eden uluslararası hukuk kurumları, Türkiye ve BAE’nin durumsal misyonları, en iyi ihtimalle çatışmanın dondurulmasına yol açabilir. Ancak bu dondurma, kaybeden tarafa nefes alma ve yeniden toparlanma şansı verdiği için Rusya’nın çıkarına değildir. Bu şekilde dondurulmuş bir çatışma, en ufak yeni bir fırsat çıktığında tırmanmaya mahkum olacaktır.

Tatiana Evgenievna Apanasenko

Tatiana Evgenievna Apanasenko, Siyaset Bilimi doktora adayıdır. Fransız siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler uzmanıdır. 2019 yılından beri NWIU RANEPA ve Şangay İdari Enstitüsü’nün Çin’de sosyal kredi sisteminin uygulanmasına dair sorunlar ve beklentiler üzerine yürütülen uluslararası araştırma projesinin katılımcısıdır. Araştırma alanları: uluslararası ilişkiler, siyasal iletişim, siyasal rejimler, siyasal ekonomi, Marksizm ve parasal dolaşımdır.

Doç. Dr. Olga Alekseevna Antoncheva
Doç. Dr. Olga Alekseevna Antoncheva, Rusya Ulusal Ekonomi ve Kamu Yönetimi Akademisi, Kuzey-Batı Yönetim Enstitüsü (NWI RANEPA, St. Petersburg), Devlet ve Belediye Yönetimi Bölümü’nde öğretim üyesidir. Rusya ve yabancı ülkelerdeki siyasi, sosyo-ekonomik ve kültürel süreçlerin karşılaştırmalı araştırmasında uzmandır. 2019 yılından beri çeşitli uluslararası araştırma projelerine katılmıştır. Örneğin, NWIU RANEPA ve Şangay İdari Enstitüsü’nün Çin’de sosyal kredi sisteminin uygulanmasına dair sorunlar ve beklentiler, ayrıca genel olarak toplum ve devlet arasındaki güven sorunlarının incelenmesi üzerine uluslararası araştırma projesinin katılımcısı olmuştur. Sosyal alanların (eğitim, sağlık, kültür, gençlik politikası, vb.) proje yönetimi üzerine federal eğitim programlarının yanı sıra mevcut devlet ve belediye çalışanlarının ileri eğitimi için stratejik bölgesel yönetim programlarının uzman moderatörüdür. Araştırma alanları: sosyal politika, gençlik politikası, uluslararası ilişkiler, jeopolitik, kamu diplomasisi, siyasal iletişim, siyaset sosyolojisi, siyasal yönetişim ve siyasal ekonomidir.
Dilara Cansın KEÇİALAN
Dilara Cansın KEÇİALAN
Anadolu Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu olan Dilara Cansın KEÇİALAN, Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı'nda yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır. Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi alanında yüksek lisans eğitimini sürdüren Keçialan, ayrıca Atatürk Üniversitesi'nde Yeni Medya ve Gazetecilik bölümünde öğrenim görmektedir. ANKASAM'da Avrasya Araştırma Asistanı olarak görev yapan Keçialan'ın başlıca ilgi alanları Avrasya ve özellikle Orta Asya bölgesidir. İngilizce, Rusça ve az derecede Ukraynaca bilmekte olup Kazakça öğrenmektedir.

Röportajlar

CIS İcra Direktörü Tom Switzer: “Japonya, Avustralya, Güney Kore ve Filipinler, Tercihini Yaptı.”

Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Asya-Pasifik’teki müttefikleriyle askeri işbirliğini arttırmak suretiyle Çin’i çevreleme stratejisine hız...

Ulusal Denizcilik Vakfı Araştırmacısı Dr. Avinandan Choudhury: “G7 Ülkelerinin Çin’le Rekabet Etmeye İhtiyaçları Yoktur.”

2022 yılının Mayıs ayında Hiroşima'da düzenlenmesi planlanan G7 Liderler Zirvesi’ne hazırlık yapmak için Japonya...

Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu Dr. Öğretim Üyesi Rohan Mukherjee: “Rusya, Hindistan ve Çin, Çok Kutuplu Uluslararası Düzeni Desteklemeyi Sürdürecek.”

Hem Özbekistan’daki ŞİÖ Zirvesi’nde hem de Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu ve BM Güvenlik...

Hudson Enstitüsü Araştırma Görevlisi Dr. Satoru Nagao, “Japonya, özellikle Çin’in Tayvan’a karşı tutumundan endişe etmektedir.”

24 Şubat 2021 tarihinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Ukrayna’da askeri operasyon düzenleyeceğini duyurmuş...