Özellikle, Göktuğ Çalışkan, Ankara Center for Crisis and Policy Studies bünyesinde görev yapan bir uluslararası ilişkiler uzmanı olarak, Türkiye ve Katar’ın bu sürece katılımının “ya hemen ya da asla” şeklindeki katı bir yaklaşımla değil, bir dizi kritik parametre çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmektedir.
“Halihazırda tartışılan yapı, North Atlantic Treaty Organization benzeri tam kurumsallaşmış bir ittifaktan ziyade, Riyad ile İslamabad arasında imzalanmış savunma anlaşmasının genişletilmesi ve bunun etrafında şekillenecek daha esnek bir güvenlik mimarisidir. Dolayısıyla öncelikle kavramın doğru biçimde analiz edilmesi, ardından tüm avantaj ve dezavantajlarının kapsamlı şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir. Mevcut aşamada bu girişimi, ‘İslami NATO’ benzeri güçlü ideolojik çağrışımlara sahip bir bloktan ziyade, bazı Müslüman çoğunluklu ülkelerin savunma, teknoloji ve kısmen jeopolitik çıkarlarını uyumlaştırma girişimi olarak değerlendirmekteyim.
Bu yapı; Suudi Arabistan’ın finansal kapasitesini, Pakistan’ın nükleer caydırıcılık potansiyelini ve Türkiye’nin savunma sanayii ile operasyonel tecrübesini bir araya getirmektedir. Katar ise sahip olduğu siyasi sermaye ve yatırım kapasitesi nedeniyle bu tablonun doğal bir unsurudur. Bununla birlikte, söz konusu çerçevenin nihai olarak nasıl sunulacağı, Türkiye’nin pozisyonunu belirleyecek temel unsur olacaktır,” ifadelerini kullanmıştır.
Uzmanın değerlendirmesine göre, Ankara açısından böyle bir girişime katılımın çeşitli cazip yönleri bulunmaktadır:
“İlk olarak, normalleşme sürecinin ardından ivme kazanan Türkiye–Suudi Arabistan–Katar ekseninin daha kurumsal bir düzeye taşınması için bir fırsat sunmaktadır. Örneğin, bu girişim kapsamında ortak askerî tatbikatlar, savunma sanayii projeleri ile insansız hava araçları ve hava savunma sistemleri temelinde geliştirilebilecek iş birliği alanları gündeme gelebilir.
İkinci olarak ise bu durum, Türkiye’nin uzun süredir benimsediği ‘çok eksenli dış politika’ yaklaşımıyla örtüşmektedir. Ankara, North Atlantic Treaty Organization üyeliğini sürdürürken aynı zamanda Basra Körfezi ve Güney Asya’da kendi güvenlik ağını inşa etmeye çalışmaktadır. Bu da Türkiye’nin hem siyasi hem ekonomik anlamda manevra alanını genişletmektedir.
Bununla birlikte, sürecin bir risk boyutu da bulunmaktadır. Türkiye bu müzakere masasında son derece ihtiyatlı hareket edecektir. Zira bir North Atlantic Treaty Organization üyesinin, nükleer silaha sahip Pakistan ve zaman zaman Batı ile gerilim yaşayan Suudi Arabistan ile ‘kolektif savunma’ benzeri yapılara dâhil olması, İttifak içerisinde Türkiye’nin stratejik yönelimine ilişkin tartışmaları yeniden gündeme taşıyabilir.
Ayrıca, böyle bir oluşumun İsrail, Hindistan veya Yunanistan gibi aktörler tarafından kendilerine karşı konumlanmış bir ‘Müslüman askerî blok’ şeklinde yorumlanması ihtimali bulunmaktadır. Bu durum ise Doğu Akdeniz’den Hint Okyanusu’na uzanan geniş bir coğrafyada rekabeti daha da yoğunlaştırabilir,” değerlendirmesinde bulunmuştur.
Çalışkan’a göre Ankara, hem İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik potansiyel kanalların zarar görmesini hem de Hindistan ile ortak geliştirmeye çalıştığı ekonomik ve teknolojik programların olumsuz etkilenmesini istememektedir.
“Bu nedenle Türkiye’nin izleyeceği yaklaşım şu şekilde özetlenebilir: Ankara, savunma sanayii, ortak tatbikatlar, terörle mücadele ve istihbarat paylaşımı gibi alanlarda iş birliğinin genişletilmesine açık olacaktır; ancak North Atlantic Treaty Organization’nun 5. maddesine benzer şekilde otomatik kolektif savunma yükümlülüğü doğuran ve Türkiye’yi üçüncü taraflarla yaşanabilecek çatışmaların doğrudan tarafı hâline getirecek anlaşmalardan uzak durmayı tercih edecektir.
Başka bir ifadeyle, Türk tarafı tam anlamıyla bağlayıcı bir askerî blok yerine, gerektiğinde geri çekilebileceği esnek ve işlevsel bir güvenlik platformunu tercih edecektir,” ifadeleriyle görüşünü vurgulamıştır.
Benzer bir durumun Katar açısından da geçerli olduğunu belirten Çalışkan, Doha yönetiminin hâlihazırda Ankara ile stratejik ortaklık tesis etmiş ve savunma alanında önemli düzeyde iş birliği geliştirmiş bir aktör olduğunu ifade etmiştir. Türkiye ve Katar’ın böyle bir girişime ilgi duyabileceklerini; ancak kendilerini doğrudan İran–Suudi Arabistan ya da İran–İsrail gerilimlerinin merkezine çekebilecek katı bir askerî bloktan kaçınacaklarını belirtmiştir.
“Dolayısıyla Türkiye ve Katar’ın bu tür bir yapılanmaya katılım ihtimali, girişimin nasıl tasarlanacağına bağlıdır. Eğer bu yapı, North Atlantic Treaty Organization’nun yerine geçmeyi hedefleyen ideolojik bir ‘İslami ittifak’ olarak kurgulanırsa, hem Ankara hem de Doha mesafeli ve temkinli bir tutum benimseyecektir.
Buna karşılık, yapı; savunma sanayii, kapasite geliştirme ve bölgesel istikrara odaklanan, esnek ve hukuki açıdan sınırlı yükümlülükler içeren bir platforma dönüşürse, hem Türkiye hem de Katar’ın ‘sistemin içinde yer alan ancak kuralları şekillendirmeye çalışan aktörler’ olarak katılım göstermesi oldukça muhtemeldir.
Bu nedenle kısa vadede tamamen yeni bir askerî ittifaktan söz etmekten ziyade, Ankara ve Doha’nın kendi ‘kırmızı çizgilerini’ koruyarak katılım sağlayabileceği, kontrollü ancak giderek daha fazla kullanılan savunma iş birliği mekanizmalarından bahsetmek daha gerçekçi olacaktır,” şeklinde konuşmuştur.
https://caliber.az/en/post/islamic-nato-ankara-and-doha-s-red-lines

