Delcy Rodriguez ile Donald Trump’ın 22 Eylül 2026 tarihinde New York’ta gerçekleştirdiği görüşmeyi, Venezuela ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arasındaki ilişkiler açısından yalnızca diplomatik bir normalleşme girişimi olarak değerlendirmek eksik bir yaklaşım olacaktır. Görüşme, özellikle Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin savunduğu kurallara dayalı uluslararası düzen anlayışının giderek daha açık biçimde güç, ekonomik çıkar ve stratejik kaynakların kontrolü üzerinden yeniden tanımlandığını göstermektedir. Trump ile Rodriguez’in Birleşmiş Milletler Genel Kurulu (BMGK) sırasında bir araya gelmesi, yaklaşık otuz yıldır karşıt siyasi söylemler üzerinden şekillenen Washington-Karakas ilişkilerinde önemli bir kırılmaya işaret etmektedir. Rodriguez, görüşmenin ardından iki ülke arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesinin ele alındığını açıklarken; ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio görüşmede Venezuela’nın borçlarının yeniden yapılandırılması konusunun da gündeme geldiğini belirtmiştir.[i]
Bu gelişmenin önemini artıran temel unsur, Venezuela’nın sahip olduğu enerji kaynaklarıdır. Trump yönetimi Eylül 2026 tarihinde imzalanan petrol anlaşmasını ABD açısından tarihsel büyüklükte bir stratejik kazanım olarak sunmuştur. Beyaz Saray, anlaşmayla ABD’nin Venezuela’daki 65 milyar varilden fazla kanıtlanmış petrol rezervi üzerinde önemli ekonomik ve yönetsel haklar elde ettiğini açıklamıştır. Trump ise BMGK’deki konuşmasında Venezuela ile ABD’nin petrol kaynaklarının toplamına dikkat çekerek anlaşmayı “belki de şimdiye kadar yapılmış en büyük anlaşma” olarak nitelendirmiş ve “ganimet galibe aittir” ifadesini kullanmıştır.[ii] Bu söylem, klasik Amerikan liberal hegemonya söyleminden belirgin ölçüde farklılaşmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD liderliği, güç kullanımının yanı sıra uluslararası kurumlar, ittifaklar, ekonomik karşılıklı bağımlılık ve liberal normlar üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Trump’ın kullandığı dil ise ekonomik ve askerî üstünlüğün sağladığı kazanımların daha doğrudan biçimde ifade edildiği bir güç siyasetine işaret etmektedir.
Venezuela açısından ortaya çıkan tablo ise daha dikkat çekicidir. Hugo Chavez döneminde Bolivarcı siyasal kimliğin temel unsurlarından biri Amerikan hegemonyasına karşı çıkmak olmuştur. Chavez’in 20 Eylül 2006 tarihinde BMGK’da George W. Bush’u “şeytan” olarak nitelendirmesi ve ABD merkezli uluslararası düzenin çökmekte olduğunu savunması bu yaklaşımın en sembolik örneklerinden birini oluşturmuştur.[iii] Chavez aynı dönemde mevcut Birleşmiş Milletler (BM) sisteminin işlevini yitirdiğini, yeni aktörlere ve devletlerin egemenliğine daha fazla saygı gösteren farklı bir uluslararası sistem kurulması gerektiğini ileri sürmüştür. Yaklaşık yirmi yıl sonra aynı siyasal geleneğin önemli isimlerinden biri olan Delcy Rodriguez’in Trump yönetimiyle enerji, finansman ve ekonomik yeniden yapılanma temelinde işbirliği arayışına girmesi, Bolivarcı dış politikanın söylemsel sürekliliği ile güncel devlet çıkarları arasındaki ciddi gerilimi ortaya koymaktadır.
Bununla birlikte Rodriguez’in tutumu yalnızca ideolojik bir geri çekilme şeklinde değerlendirilmemektedir. Venezuela’nın içinde bulunduğu ekonomik ve finansal koşullar yönetimin hareket alanını önemli ölçüde sınırlandırmaktadır. Venezuela devleti ve Venezuela Petrolleri Anonim Şirketi’nin (PDVSA) temerrüde düşmüş tahvillerinin yaklaşık 60 milyar dolar olduğu, toplam dış yükümlülüklerin ise bazı tahminlere göre 150-200 milyar dolar seviyesine ulaşabileceği belirtilmektedir.[iv] Rodriguez liderliğindeki Venezuela heyetinin New York ziyaretinde Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Inter-Amerikan Kalkınma Bankası gibi kuruluşlarla temas kurması da Karakas yönetiminin uluslararası finansal sisteme yeniden entegrasyon arayışının yalnızca ABD’yle ikili ilişkilerle sınırlı olmadığını göstermektedir. Dolayısıyla Washington’la yakınlaşma, aynı zamanda Venezuela devletinin ekonomik kapasitesini yeniden oluşturma girişiminin bir parçası olarak görülmektedir.
Rodriguez’in BMGK’deki tutumu da bu pragmatik dönüşümü desteklemektedir. Rodriguez, Venezuela’da seçimlerin gerçekleştirileceğini açıklamış ancak bunun zamanlamasının Venezuela halkı tarafından “doğru zamanda” belirleneceğini ifade etmiştir.[v] Washington ise Venezuela’daki siyasi geçişin serbest ve adil seçimlerle sonuçlanması gerektiğini savunmaya devam etmektedir. Böylece iki taraf arasında enerji ve ekonomik işbirliği gelişirken Venezuela’nın gelecekteki siyasal düzeni konusunda henüz tamamen örtüşen bir yaklaşım bulunmadığı görülmektedir. Bu durum ilişkinin bir ittifaktan çok, karşılıklı fakat son derece asimetrik çıkarların kesiştiği pragmatik bir pazarlık niteliği taşıdığını göstermektedir.
Trump yönetiminin Venezuela politikası aynı zamanda ABD’nin Batı Yarımküre’ye yönelik daha geniş stratejisinin parçasıdır. Trump, 2026 BMGK konuşmasında ABD’nin bölgedeki askerî gücünü vurgulamış, uyuşturucu kartellerine karşı daha sert müdahaleleri savunmuş ve yönetiminin Batı Yarımküre’de Amerikan üstünlüğünü yeniden güçlendirme yaklaşımını açık biçimde ortaya koymuştur. Bu yaklaşım, egemen devletlerin biçimsel eşitliği üzerine kurulan liberal uluslararası düzen söyleminden ziyade büyük güçlerin kendi yakın çevrelerinde stratejik öncelikler belirlediği etki alanı mantığını hatırlatmaktadır.
Bu nedenle Trump ile Rodriguez’in verdiği görüntünün önemi iki lider arasındaki kişisel yakınlıktan çok daha geniştir. Ortaya çıkan tablo, ideolojik karşıtlıkların ekonomik ve jeopolitik çıkarlar karşısında hızla ikincil hale gelebildiği bir uluslararası sistemin güçlenmekte olduğunu göstermektedir. Venezuela’nın uzun yıllar boyunca Amerikan hegemonyasına meydan okuyan Bolivarcı söylemi tamamen ortadan kalkmış değildir; ancak devletin ekonomik gereksinimleri ve ABD’nin sahip olduğu askerî, finansal ve diplomatik kapasite Karakas yönetimini Washington’la yeni bir ilişki biçimi geliştirmeye yöneltmektedir. Aynı şekilde ABD de demokrasi ve liberal normlara ilişkin geleneksel söylemini tamamen terk etmiş olmamakla birlikte enerji güvenliği ve bölgesel üstünlük gibi somut çıkarları daha doğrudan biçimde dış politikasının merkezine yerleştirmektedir.
Dolayısıyla ortaya çıkan “yeni dünya”, basit biçimde Amerikan hegemonyasının sona erdiği bir sistem olarak tanımlanmamalıdır. Daha doğru olan, ABD hegemonyasının kullandığı araçların ve meşruiyet üretme biçiminin dönüşmekte olduğunu söylemektir. Trump döneminde hegemonik liderlik, evrensel kurallar ve liberal değerlerin temsilciliği iddiasından uzaklaşarak güç üstünlüğünün, ekonomik pazarlığın ve stratejik kaynakların kontrolünün daha açık biçimde öne çıktığı bir karakter kazanmaktadır. Rodriguez-Trump görüşmesi bu dönüşümün Latin Amerika’daki en görünür örneklerinden birini oluşturmaktadır. Hugo Chavez’in 2006 yılında Amerikan imparatorluğunun gerilemekte olduğunu ilan ettiği BM ortamından yirmi yıl sonra Venezuela’nın aynı büyük güçle yeniden pazarlık masasına oturması ise uluslararası siyasette ideolojik söylemlerin kalıcılığından çok güç dağılımı ve devlet çıkarlarının belirleyiciliğini bir kez daha ortaya koymaktadır.
[i] Rojo, José Andrés. “Delcy Rodríguez y Trump, la imagen del nuevo mundo”, El País, https://elpais.com/opinion/2026-09-25/delcy-rodriguez-y-trump-la-imagen-del-nuevo-mundo.html, (Erişim Tarihi: 27.09.2026).
[ii] Aynı yer.
[iii] Aynı yer.
[iv] Aynı yer.
[v] Aynı yer.
