Mayıs 2026 tarihinde Pekin’deki Halkın Büyük Salonu’nda gerçekleştirilen Şi Cinping-Vladimir Putin zirvesi, biçimsel düzeyde bir ittifak görüntüsü üretmiştir. Yirmiyi aşkın imzalı anlaşma, çok kutuplu dünya düzenine ilişkin ortak bir deklarasyon ve stratejik koordinasyon ortaklığının otuzuncu yıl dönümüne yönelik törensel atıflar bunu gösteren unsurlardır. Bununla birlikte bu görüntünün altında daha katmanlı bir gerçeklik yer almaktadır. Putin, Moskova’nın öncelik atfettiği dosyada (Sibirya’nın Gücü 2 doğalgaz boru hattında) bağlayıcı bir taahhüt elde edemeden Pekin’den ayrılmıştır. Bu olgu, çağdaş Rusya-Çin ilişkisinin temel niteliğini örneklemektedir. Dayanıklı fakat eşitsiz, istikrarlı fakat sınırları sistematik biçimde yönetilen bir stratejik hizalanma.
Mevcut tartışmada yaygın olarak gözlemlenen iki uç da analitik açıdan sorunludur. Birinci yaklaşım, Moskova ile Pekin’i homojen bir otoriter blok olarak kavramsallaştırarak taraflar arasındaki yapısal sürtüşmeleri ihmal etmektedir. İkinci yaklaşım ise ilişkiyi salt konjonktürel bir çıkar ortaklığına indirgeyerek dayanıklılığını eksik değerlendirmektedir. Olgusal zemin, bu iki konumun arasında bulunmaktadır. İlişki, antlaşma yükümlülüklerine veya yüksek düzeyde karşılıklı güvene değil, coğrafi yakınlığa, paylaşılan revizyonist konuma ve kısmen örtüşen bir stratejik gündeme dayanmaktadır. Bu nitelik, ilişkiyi dış baskıya direnç gösterecek ölçüde sağlam, ancak biçimsel bir askeri ittifaka dönüşmesini engelleyecek ölçüde sınırlı bir tip olarak tanımlamaktadır. İlgili literatürde bu tür yapılar genellikle “sınırlı hizalanma” kavramı çerçevesinde ele alınmakta, taraflar belirli alanlarda iş birliğini kurumsallaştırırken karşılıklı taahhüt yükümlülüğünden ve otomatik dayanışma hükümlerinden bilinçli biçimde kaçınmaktadır. Bu çerçeve, ilişkinin hem sürekliliğini hem de yapısal sınırlarını eşzamanlı olarak açıklamaktadır.
Bağlayıcı değişkenlerin başında coğrafya gelmektedir. İki ülke, dünyanın en uzun kara sınırlarından birini (yaklaşık 4.300 kilometre) paylaşmakta ve aynı Avrasya stratejik havzasında konumlanmaktadır. Tarihsel olarak güvensizlik ve toprak anlaşmazlıklarıyla nitelenen bu sınır, son yirmi yıl içinde istikrarlı bir işbirliği zeminine dönüştürülmüştür. Bu durum, ilişkinin kırılganlıktan ziyade süreklilik ekseninde kurumsallaştığına işaret etmektedir. Coğrafi bağa, normatif düzeyde bir ortak konum eşlik etmektedir: ABD merkezli tek kutuplu düzeni aşındırma ve küresel yönetişimi yeniden yapılandırma yönündeki ortak yönelim. Mayıs zirvesindeki çok kutupluluk deklarasyonu bu hedefi kodlamakta ve tarafların ısrarla vurguladığı üzere ilişkiyi resmî olarak “ittifak dışı, çatışma dışı ve üçüncü ülkeleri hedef almayan” bir çerçeveye yerleştirmektedir.
Bununla birlikte iki ülkenin güvenlik öncelikleri tam anlamıyla çakışmamaktadır. Açık kaynaklara dayalı söylem çözümlemeleri, Çin’in retoriğinde uluslararası güvenlik işbirliği ve çok kutupluluk vurgusunun baskın olduğunu; Rusya’nın ise egemenlik, çok kutupluluk ve ulusal güvenlik kategorilerine yoğunlaştığını ortaya koymaktadır. Bu ayrım, ortaklığın paylaşılan bir tehdit algısından çok, ortak bir rakibe yönelen itiraz üzerinden tanımlandığını göstermektedir. Negatif bir referans noktası (ortak rakip) üzerine kurulu hizalanmanın, pozitif bir referans noktası (ortak vizyon) üzerine kurulu hizalanmaya kıyasla daha düşük dayanıklılık göstermesi beklenir. Dış baskının niteliğindeki bir değişim, tarafların çıkar hesaplarında yeniden ayrışmaya yol açabilir.
İlişkinin en belirleyici yapısal özelliği, son dört yıl içinde derinleşen asimetridir. Ukrayna Krizi’nin ardından Batı pazarlarından dışlanan Rusya açısından Çin, telafi edici bir pazar işlevi üstlenmiştir. Moskova, Avrupa’ya yönlendiremediği hidrokarbonları Çin pazarına kaydırmış, Rus ham petrol ihracatı 2024 yılında 108 milyon tonu aşarak 2022 yılına kıyasla yaklaşık yüzde 30 oranında artmıştır. Ancak bu bağımlılık, tek yönlü bir kazanım olarak değerlendirilemez. Çin, Rus petrolünü iskontolu fiyatlarla temin ederek Nisan 2022 ile Şubat 2026 arasında tahminen 18 milyar dolar tasarruf sağlamıştır. Daha belirleyici olan unsur, ölçek dengesizliğidir. Çin, Rusya’nın en büyük ticaret ortağı konumundayken; Rusya, Çin’in toplam dış ticaretinin yalnızca yaklaşık yüzde 4’ünü oluşturmaktadır. Bu oran, karşılıklı bağımlılığın asimetrik yönünü tek başına özetlemektedir.
Söz konusu asimetri, soyut bir gözlem olmanın ötesinde, somut bir pazarlık kaldıracına tekabül etmektedir. Pekin, Rus enerjisine yönelik aşırı bağımlılıktan kaçınmak amacıyla sistematik bir tedarik çeşitlendirme stratejisi izlemektedir. “Sibirya’nın Gücü 2” hattında Mayıs zirvesinde uzlaşıya varılamaması rastlantısal değildir; Rusya projeyi ihracat geleceği açısından kritik olarak nitelerken, Çin müzakere sürecini geciktirerek pazarlık üstünlüğünü korumaktadır. Ayrıca enerji ticaretinin değeri, hacimden çok küresel fiyat dalgalanmalarına bağlı bir seyir izlemektedir. 2025 yılında hacimdeki sınırlı gerilemeye rağmen ticaretin parasal değeri belirgin biçimde düşmüştür. Benzer biçimde, Pekin’in 2025 yılında uygulamaya koyduğu nadir toprak elementi ihracat kontrollerinde Rusya’ya ayrıcalıklı muamele tanındığına ilişkin somut bir bulgu mevcut değildir. Lisanslama gecikmeleri ve gümrük denetimleri “stratejik ortak” Moskova için de geçerli kılınmıştır. Bu veriler, Çin’in ortaklığı sürdürürken çıkarlarını her dosyada ayrı ayrı değerlendirdiğine ve stratejik söylemin ticari rasyonaliteyi ikame etmediğine işaret etmektedir.
Güvenlik boyutu da benzer ölçülü bir tablo sunmaktadır. İki ülke 2003 yılından itibaren yaklaşık 97 ortak askeri tatbikat gerçekleştirmiş, bunların 32’si Ukrayna Krizi’nin başladığı Şubat 2022 sonrasına denk gelmiştir. Tatbikatların sayısı, ölçeği ve coğrafi kapsamı (Arktik’teki ilk ortak devriye dahil) genişlemiştir. Bununla birlikte bu görünür yakınlık, bağlayıcı bir savunma ittifakına dönüşmekten sistematik biçimde kaçınmaktadır. Taraflar, birbirlerinin çatışmalarına dahil olmaktan kaçınacak ölçüde temkinli davranmakta ve ortak hareket yerine bağımsız hareketi tercih ederek kendi güvenlik gündemlerini sürdürmektedir. Putin ve Şi’nin askeri ilişkileri “derinleştirme” yönündeki açıklamaları, çoğunlukla operasyonel düzeyde belirsiz kalmaktadır. Bu beyanlar somut bir bağlılıktan ziyade Washington’a yönelik bir caydırıcılık işlevi taşımaktadır. Yine de en sınırlı koordinasyon olasılığı dahi (Orta Asya, Orta Doğu veya Asya-Pasifik’te paylaşılan bir harekât alanı ihtimali) Batılı savunma planlamacıları açısından hesaba katılması gereken bir değişken oluşturmaktadır.
Bu temkinli yakınlık, finansal ve teknolojik altyapıda daha kalıcı sonuçlar üretmektedir. Rusya’nın SPFS’i ile Çin’in CIPS’inin 2023 yılından itibaren karşılıklı entegrasyonu, sınır ötesi ödemelerde Batı finansal sistemlerine yönelik bağımlılığı azaltma yönünde somut bir adımı temsil etmektedir. İki ülke ayrıca bilgi ve iletişim teknolojileri, dijital güvenlik, uzay ve kimyasal-biyolojik araştırma alanlarında ortak projeler yürütmektedir. Bu işbirliği biçimleri, ikili düzeydeki yakınlıktan çok Batı dışı bir kurumsal mimari inşa etme yönelimini yansıtmaktadır.
Yukarıdaki üç boyut (ekonomik bağımlılık, enerji müzakereleri ve askeri eşgüdüm) bir araya getirildiğinde tutarlı bir örüntü ortaya çıkmaktadır. Rusya-Çin ilişkisi, monolitik bir “otokrasiler ekseni” tasviriyle bağdaşmamaktadır. İlişki içindeki asimetri ve dosya bazındaki sürtüşmeler, tarafların çıkarlarının her alanda örtüşmediğini göstermektedir. Aynı biçimde, asimetri olgusunu Rusya’nın mutlak zayıflığıyla özdeşleştirmek de olguyu eksik betimlemektedir. Pekin açısından ise Ukrayna’daki krizin uzaması, ABD’nin diplomatik kapasitesini meşgul etmesi bakımından dolaylı bir avantaj üretmektedir. Bu karşılıklılık, ilişkiyi tek taraflı bir tabiiyet ilişkisinden ayıran temel unsurdur.
İlişkinin kurumsal mimarisi de bu örüntüyü pekiştirmektedir. Finansal altyapı entegrasyonu ile BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü çerçevesindeki çok taraflı eşgüdüm, ortaklığa liderlerin kişisel ilişkisinden bağımsız bir süreklilik kazandırmaktadır. Söz konusu kurumsal bağlar, zirvelerin diplomatik atmosferindeki dalgalanmalardan görece bağımsız biçimde varlığını sürdürmekte ve ilişkinin ağırlık merkezini ikili düzeydeki yakınlıktan kurumsal koordinasyona kaydırmaktadır.
Sonuç olarak Şi-Putin ortaklığı, çağdaş dönemin en sonuç doğurucu stratejik ilişkilerinden biri olmayı sürdürmektedir. Ancak dayanıklılığının kaynağı sınırsız bir iş birliği değil, sistematik biçimde yönetilen sınırlardır. İlişkinin en doğru betimlemesi ne abartılı bir tehdit değerlendirmesini ne de küçümseyici bir indirgemeyi içermektedir. Veriler, yapısal olarak Pekin lehine eşitsizleşen, çıkar temelli ve pragmatik bir hizalanmaya işaret etmektedir. İki ülke belirli alanlarda eşgüdümlü hareket edebilmekte; ancak otomatik dayanışma yükümlülüğü içeren bir ittifaka dönüşecek ölçüde bütünleşmemektedir. İlişkinin gelecekteki seyrini belirleyecek temel değişken, bu yönetilen sınırların nerede çizildiği ve hangi kriz koşullarında sınanacağıdır.
