Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Latin Amerika’ya yönelik politikasının daha müdahaleci bir karakter kazanması, bölgedeki güç dengelerini yeniden şekillendirmektedir. Washington’un ticaret, güvenlik, vize politikaları ve askerî işbirliği gibi farklı araçları eş zamanlı biçimde kullanması, ABD-Latin Amerika ilişkilerini klasik diplomatik müzakerenin ötesine taşıyarak doğrudan egemenlik ve stratejik özerklik tartışmasının merkezine yerleştirmektedir. Bu ortamda Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva ile Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum arasındaki temasların sıklaşması, yalnızca iki sol hükümet arasındaki ideolojik yakınlaşmayı değil, aynı zamanda bölgenin en büyük iki ekonomisinin Washington karşısında hareket alanlarını genişletme arayışını göstermektedir.
Brezilya ve Meksika’nın bu süreçte sahip oldukları ekonomik ve siyasi ağırlık, iki ülkeyi Latin Amerika’daki diğer devletlerden belirgin biçimde ayırmaktadır. Bölgenin nüfusunun ve ekonomik üretiminin önemli bölümünü temsil eden bu iki ülkenin aynı dönemde Washington’un baskılarıyla karşı karşıya kalması, ikili ilişkilerinin stratejik niteliğini artırmaktadır. Lula ve Sheinbaum yönetimlerinin ticari ve diplomatik ilişkileri geliştirmeye yönelmesi, ABD’yle doğrudan bir blok çatışması yaratmaktan ziyade dış politikada alternatif hareket alanları oluşturma amacı taşımaktadır. Bu nedenle Brezilya-Meksika yakınlaşması yeni bir ideolojik ittifaktan çok, değişen bölgesel güç dağılımı karşısında stratejik özerkliğin korunmasına yönelik pragmatik bir işbirliği olarak şekillenmektedir.
Bununla birlikte iki ülkenin Washington karşısındaki direnç kapasitesinin aynı düzeyde olduğu söylenemez. Brezilya’nın Çin başta olmak üzere farklı ekonomik ortaklarla geliştirdiği ilişkiler, ülkeye ABD karşısında daha geniş bir manevra alanı sağlamaktadır. Brezilya’nın BRICS içerisindeki konumu, geniş iç pazarı, doğal kaynak kapasitesi ve Küresel Güney ülkeleriyle kurduğu diplomatik ilişkiler de bu özerklik kapasitesini desteklemektedir. Meksika ise üretim zincirleri, ihracat pazarı ve coğrafi konumu nedeniyle ABD ekonomisiyle çok daha derin bir karşılıklı bağımlılık ilişkisi içerisinde bulunmaktadır. Dolayısıyla Sheinbaum yönetiminin Washington’a karşı geliştirdiği politika, Lula yönetiminin izlediği politikadan daha dikkatli bir dengeleme stratejisini gerektirmektedir.
Trump yönetiminin iki ülkeye karşı kullandığı araçların benzerliği dikkat çekmektedir. Ticari yaptırım veya ek gümrük vergisi tehdidi, vize kısıtlamaları, organize suç örgütlerinin terör örgütü olarak tanımlanması ve güvenlik gerekçesiyle doğrudan müdahale ihtimalinin gündeme getirilmesi, ekonomik ve askerî baskının birbirini tamamlayan unsurlara dönüştüğünü göstermektedir. Özellikle suç örgütlerinin terör örgütleri kategorisine alınması, Brezilya ve Meksika açısından yalnızca bir güvenlik politikası meselesi oluşturmamaktadır. Böyle bir tanımlamanın gelecekte sınır ötesi askerî operasyonların hukuki ve siyasi gerekçesine dönüştürülme ihtimali, iki hükümetin egemenlik konusundaki hassasiyetlerini artırmaktadır.
Lula’nın bu ortamda ulusal egemenlik söylemini daha belirgin biçimde öne çıkarması, Brezilya iç siyaseti açısından da önem taşımaktadır. Brezilya’nın savunma kapasitesinin artırılması gerektiğini savunan Lula’nın ülkenin sınırlarının korunması için insansız hava araçlarının üretimine vurgu yapması, dış politika ile savunma politikasının giderek daha fazla bütünleştiğini göstermektedir. Lula’nın “kimsenin bu ülkeyi işgal edip devlet başkanını kaçırmasına” izin vermeyecek bir savunma kapasitesine sahip olunması gerektiğini belirtmesi, Venezuela örneğinin Brezilya’daki güvenlik algısına doğrudan yansıdığını ortaya koymaktadır.[i] Böylece egemenlik kavramı soyut bir diplomatik ilke olmaktan çıkarak savunma yatırımları, sınır güvenliği ve teknolojik kapasite üzerinden somutlaştırılmaktadır.
Bu gelişmeler aynı zamanda Brezilya’da Ekim 2026 tarihinde gerçekleştirilecek seçimleri uluslararası boyuta sahip bir mücadeleye dönüştürmektedir. Lula ile Flavio Bolsonaro arasındaki rekabetin oldukça yakın seyretmesi, Washington ile Brazilya arasındaki gerilimin iç politikadaki önemini artırmaktadır. Trump yönetiminin Bolsonaro ailesiyle kurduğu siyasi yakınlık, Brezilya seçimlerinin yalnızca iç siyasi aktörler arasındaki bir rekabet olarak değerlendirilmesini zorlaştırmaktadır. Lula yönetimi bu nedenle ulusal egemenliği seçim kampanyasının temel unsurlarından birine dönüştürmekte ve dış müdahale tartışmasını siyasi bağımsızlık meselesiyle ilişkilendirmektedir.
Meksika açısından ise temel sorun Washington’la çatışmanın maliyetinin Brezilya’ya kıyasla çok daha yüksek olması nedeniyle farklılaşmaktadır. Sheinbaum yönetimi bir taraftan güvenlik ve ticaret konularında ABD’yle işbirliğini sürdürmeye çalışırken diğer taraftan ülkenin egemenliğini ihlal edebilecek taleplere karşı sınır çizmektedir. Meksika ekonomisinin ABD üretim zincirleriyle bütünleşmiş olması, Washington’ın ticari baskı araçlarını son derece etkili hâle getirmektedir. Bu nedenle Sheinbaum yönetiminin diplomatik kanalları açık tutması ve doğrudan kişisel çatışmadan kaçınması bir zayıflıktan ziyade ekonomik bağımlılığın yarattığı yapısal sınırlamalar içerisinde uygulanan dengeleme politikası niteliği taşımaktadır.
Brezilya ile Meksika arasındaki yakınlaşmanın önem kazandığı temel nokta da burada ortaya çıkmaktadır. İki hükümet Washington’la ilişkileri koparmayı veya doğrudan ABD karşıtı bir cephe oluşturmayı hedeflememektedir. Aksine her iki ülke de ABD’yle ekonomik ve diplomatik ilişkilerini sürdürürken tek taraflı baskının kabul edilmeyeceği bir ilişki modeli oluşturmaya çalışmaktadır. Bu yaklaşım, Latin Amerika’da Soğuk Savaş döneminin blok mantığından farklı bir stratejik özerklik anlayışına işaret etmektedir. Devletler Washington’la işbirliğini sürdürebilmekte, fakat aynı zamanda Çin gibi alternatif ekonomik ortaklarla ilişkilerini geliştirebilmekte ve bölgesel ortaklıklarını güçlendirebilmektedir.
Bu çerçevede Brezilya-Meksika yakınlaşmasının gelecekte kurumsal bir ittifaka dönüşüp dönüşmeyeceğinden ziyade, iki ülkenin birbirlerinin stratejik özerklik kapasitesini ne ölçüde artırabileceği önem kazanmaktadır. Enerji alanında Petrobras ile Pemex arasında geliştirilen işbirliği, ekonomik ilişkilerin siyasi yakınlaşmaya somut bir temel sağlayabileceğini göstermektedir. Ticaretin çeşitlendirilmesi, enerji işbirliği, diplomatik koordinasyon ve bölgesel meselelerde ortak tutum geliştirilmesi, Washington karşısında iki ülkenin pazarlık kapasitesini artırabilecek araçlar olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak özellikle Meksika’nın ABD ekonomisine bağımlılığı nedeniyle bu yakınlaşmanın Amerikan etkisini ortadan kaldırabilecek bir alternatif blok yaratması kısa vadede mümkün görünmemektedir.
Sonuç olarak Lula ve Sheinbaum yönetimlerinin karşı karşıya bulunduğu temel mesele, ABD’yle ilişkileri koparmadan Washington’ın tek taraflı baskı kapasitesini sınırlandırabilecek bir dış politika geliştirmek olmaktadır. Brezilya bunu ekonomik çeşitlilik, Çin’le ilişkiler, savunma kapasitesinin artırılması ve karşılıklılık ilkesi üzerinden gerçekleştirmeye çalışırken Meksika ekonomik entegrasyonun yarattığı sınırlamalar nedeniyle diplomasi, kontrollü işbirliği ve egemenlik konusunda belirgin kırmızı çizgiler oluşturma stratejisini benimsemektedir. Bu farklılık iki ülkeyi birbirinden uzaklaştırmak yerine sahip oldukları farklı güç unsurlarını tamamlayıcı hâle getirme potansiyeli taşımaktadır.
[i] Galarraga Gortázar, Naiara, and Carlos S. Maldonado. “Brasil y México plantan cara a la hostilidad y las injerencias de Trump y las derechas latinoamericanas.” El País, https://elpais.com/america/2026-08-16/brasil-y-mexico-plantan-cara-a-la-hostilidad-y-las-injerencias-de-trump-y-las-derechas-latinoamericanas.html, (Erişim Tarihi: 16.08.2026).
