Analiz

Şi Cinping ve Donald Trump 2026 Zirvesi: Thukydides Tuzağının Aşılması

ABD ve Çin ilişkileri, Soğuk Savaş sonrası paradigmayı terk ederek yepyeni bir yok etmeden rekabet etme evresine adım atmıştır.
Çin’in sessizce büyüme taktiği, yeniden doğuş mottosu altında küresel liderlik iddiasına evrilmiştir.
ABD’nin eski döneme ait demokratikleşme ve kurumsallaşma beklentileri yerini MAGA’nın işlemci ve korumacı reel-politiğine bırakmıştır.

Paylaş

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

23-25 Eylül 2026 tarihlerinde Washington’da gerçekleşen Donald Trump ve Şi Cinping zirvesi küresel ekonomi-politik açılarından 21. yüzyılın en kritik diplomatik dönüm noktalarından birini temsil etmektedir. Tarihsel süreçte hegemonik güçler ile yükselen güçler arasındaki temaslar genellikle çatışma potansiyelini barındırsa da bu buluşma, Soğuk Savaş dönemi pratiklerinden ayrışan yeni bir yönetilebilir rekabet ve güç dengesi paradigmasının sahnelendiği bir platform olmuştur. İki süper gücün lideri, yapısal krizleri kalıcı bir şekilde çözmekten ziyade aralarındaki asimetrik bağımlılığı ve ideolojik farklılıkları sembolik diplomatik jestlerle stabilize etme yoluna gitmiştir. Trump’ın Şi’yi Joint Base Andrews’ta olağanüstü bir protokol olan kırmızı halı ile karşılaması, liderler arası kişisel bağların ve şahsi diplomasinin yapısal devlet çatışmalarını yumuşatabileceği yönündeki rasyonel beklentinin bir yansımasıdır. Çin tarafı ise bu diplomatik ihtişamı, kendi küresel eşitlik iddialarının tasdiki ve çok kutuplu dünya düzenine geçişin simgesel bir zaferi olarak okumuştur.[i]

Bu diplomatik angajmanın entelektüel ve tarihsel arka planı, Harvard Üniversitesi akademisyenlerinden Graham Allison tarafından formüle edilen “Thukydides Tuzağı” kavramı üzerinden şekillenmiştir. Antik Yunan tarihçisi Thukydides’in, yükselen Atina’nın yerleşik güç Sparta’da yarattığı korkunun savaşı kaçınılmaz kıldığını savunduğu tez, uzun yıllardır Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Çin ilişkilerinin kaçınılmaz bir silahlı çatışmaya evrileceği şeklinde yorumlanmıştır. Ancak Şi’nin zirvede yaptığı en çarpıcı jeopolitik müdahale, Thukydides Tuzağı’nın artık aşıldığını ve iki büyük gücün bu tarihsel determinizmden kurtularak yıkıcı bir savaşa sürüklenmeden yollarına devam edebileceklerini ilan etmesi olmuştur. Çin’in kendi ekonomik, askeri ve teknolojik yükselişini ABD için varoluşsal bir tehdit olarak görmeyi reddeden bu inşacı söylem, Pekin’in hegemonik bir çatışmaya girmeden de küresel sistemde merkez ülkesi olma hedefine ulaşabileceği argümanına dayanmaktadır. Şi’nin bu kavramı ustalıkla yeniden çerçevelemesi, Washington’un Soğuk Savaş dönemi çevreleme stratejilerini boşa çıkarmayı amaçlayan proaktif bir barışçıl yükseliş anlatısıdır.[ii]

Zirvenin güncel politikalarda ve akademik literatürde de uzun yıllar tartışılacak en büyük kavramsal çıktısı, “Çin Ulusunun Büyük Yeniden Doğuşu” ile Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Harika Yapma” vizyonunun birbiriyle uyumlu bir şekilde bir arada var olabileceği tezidir. Geleneksel siyaset bilimi teorileri, milliyetçi, içe kapanmacı ve popülist iki doktrinin uluslararası arenada sıfır toplamlı bir oyun yaratmasını beklemektedir. Ancak Şi’nin bu iki farklı tarihsel anlatının birbirini dışlamadığı yönündeki argümanı, devletlerin salt ulusal çıkar odaklı bir pragmatik izolasyonizm ekseninde uzlaşabileceğini öne sürmektedir. Çin’in Afyon Savaşları ile başlayan ve yüz yıl süren aşağılanma dönemini kalıcı olarak sona erdirip köklü Asya medeniyetinin merkezine dönme ideali ile ABD’nin bozulan sanayi altyapısını ve eriyen orta sınıfını yeniden canlandırma hedefi, paradoksal bir şekilde ortak bir zemin sunmaktadır. Her iki lider de küresel maceralardan ziyade iç siyasi konsolidasyona odaklanarak meşruiyetlerini sağlamlaştırmayı amaçlamaktadır.

Donald Trump’ın 2026 yılı itibarıyla tahkim ettiği MAGA doktrini, Amerikan dış politikasını liberal uluslararasıcılık ve serbest ticaret prensiplerinden uzaklaştırarak, katı bir merkantilizme, ekonomik milliyetçiliğe ve yeni-korumacılığa sürüklemiştir. Bu paradigma değişimi, üretim zincirlerinin Asya’dan ABD kıtasına geri çekilmesini, sınır güvenliğinin radikal ölçüde artırılmasını ve yüksek gümrük tarifeleriyle yerli sanayinin korunmasını varoluşsal bir ulusal güvenlik meselesi olarak kurgulamaktadır. Bu bağlamda Trump’ın Çin’e yönelik stratejisi ideolojik bir rejim değişikliği talebinden ziyade dış ticaret açıklarını minimize etmeye ve fikri mülkiyet haklarını korumaya dayalı işlemci bir nitelik sergilemektedir. İki liderin basın önünde birbirlerini övmesi ve sıcak ilişkiler sergilemesi, Washington’ın Çin’in iç politikasına ve insan hakları meselelerine yönelik normatif eleştirilerini rafa kaldırdığını ve tamamen çıkara dayalı, reel-politik bir müzakere modeli benimsediğini kanıtlamaktadır.

Diğer cephede ise “Çin Ulusunun Büyük Yeniden Doğuşu” vizyonu, Şi idaresindeki Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) en temel ontolojik dayanağıdır. 2049 yılına (Çin Halk Cumhuriyeti’nin 100. yılı) kadar her alanda dünyanın bir numaralı gücü olma stratejisi, özellikle teknolojik bağımsızlık üzerine inşa edilmiştir. ABD’nin yarı iletken ve gelişmiş yapay zeka (AI) ambargoları karşısında Çin, “Made in China 2025” ve iç dolaşım mekanizmalarıyla devasa bir inovasyon hamlesi başlatmıştır. Bu zirvenin arkasında yatan Pekin merkezli en büyük motivasyon, zaman kazanma stratejisidir. Çin, Amerikan yüksek teknolojisine ve finansal sistemine olan asimetrik bağımlılığını bütünüyle tasfiye edene dek, ABD ile yıkıcı bir askeri veya ekonomik sıcak çatışmaya girmekten dikkatle kaçınmaktadır. Bu nedenle Şi’nin kullandığı diplomatik nezaket ve uzlaşmacı dil, aslında teknolojik açığı kapatmak için kurgulanan uzun vadeli bir zırh işlevi görmektedir.

Bu kavramsal uzlaşının pratik sahaya yansıması, 20-23 Eylül 2026 tarihleri arasında New York ve Washington’da gerçekleştirilen 8. tur Çin-ABD ekonomik ve ticari istişarelerinde görülmüştür. Çin Ticaret Bakanlığı kaynaklarının resmi açıklamalarına göre, iki ülkenin ekonomi kurmayları liderler düzeyindeki zirveye somut bir zemin kazandırarak pozitif bir konsensüs inşa etmeyi başarmışlardır. Çin Başbakan Yardımcısı He Lifeng ve ABD Hazine Bakanı Scott Bessent arasında yürütülen bu çetin müzakereler, iki dev ekonomi arasındaki gümrük duvarlarının sınırlı da olsa esnetilebileceğini göstermiştir.[iii]

Elde edilen bu pozitif konsensüsün en somut çıktısı, karşılıklı olarak yaklaşık 30 milyar dolar değerindeki ithal üründe gümrük vergilerinin radikal bir şekilde indirilmesi yönündeki anlaşmadır. Ürünlerin yaklaşık %90’ında uygulanacak olan bu tarifelerin en çok kayrılan ülke standartlarına çekilmesi, serbest pazar işleyişine yeniden dönüş açısından kritik bir göstergedir. Bununla birlikte Çin’in 2027 ve 2028 yılları için ABD’den önemli ölçüde kömür ithalatı yapmayı kabul etmesi, Trump’ın kırsal kesimdeki ve geleneksel sanayi bölgelerindeki seçmen tabanına sunabileceği büyük bir siyasi zafer olarak planlanmıştır. Ekonomik kurumsallaşmayı artırmak amacıyla bir yatırım kurulu ve sektörel krizleri aşmak için özel bir tarım çalışma grubu kurulması, ikili ilişkilerin anlık politik tepkilerden arındırılarak kalıcı teknokratik mekanizmalar üzerinden yürütülmek istendiğini teyit etmektedir.[iv]

Günümüz jeopolitik denklemlerinde klasik askeri caydırıcılığın yerini hızla AI ve sınır tanımayan yüksek teknoloji yarışı almıştır. Zirve esnasında teknolojik ayrışmaya kesin bir çözüm getirilememiş olsa da tarafların resmi bir ABD-Çin Yapay Zeka Diyaloğu kurma kararı alması, küresel güvenlik risklerinin yönetişimi açısından eşsiz bir gelişmedir. Trump’ın siyasi retoriğinde Süper Zeka olarak nitelendirdiği bu vizyon ile Çin’in Eylül 2026’da yürürlüğe soktuğu AI Güvenlik Yönetişim Çerçevesi 3.0 arasında yapısal farklar bulunsa da olası algoritmik krizlerin ve otonom siber güvenlik tehditlerinin engellenmesi adına ikili bir acil iletişim kanalının tesis edilmesi tarihi bir uzlaşıdır. Pekin yönetimi, bu diyalog mekanizması üzerinden Amerikan yarı iletken ambargosunu hafifletmeyi hedeflerken, Washington yönetimi Çin’in model kopyalama (distillation) operasyonlarını yavaşlatmayı kurgulamaktadır.

İkili ilişkilerdeki en çözümsüz fay hattı olan Tayvan meselesi, bu zirvede de stratejik belirsizlik perspektifinde ele alınmıştır. Şi Cinping, bölgesel barışın sağlanması ve Çin-ABD işbirliğinin sağlam temellere oturması için Amerikan yönetiminin Tayvan’ın bağımsızlığına koşulsuz karşı çıkması gerektiğini yinelerken, Trump yönetimi “Tek Çin” politikasına olan sözde sadakatini koruyarak resmi bağımsızlık deklarasyonlarından kaçınmış, ancak adanın fiili statüsünü koruyacak askeri destek mesajlarını el altından vermeye devam etmiştir.

İki liderin ekonomik anlaşmazlıkları donduran ateşkes sürecini 10 Ocak 2027 tarihine kadar uzatma kararı, tüm küresel piyasalar nezdinde rahatlatıcı bir etki yaratmıştır. Trump yönetiminin getirdiği belirli tarife muafiyetlerine karşılık Çin’in küresel teknoloji üretimi için hayati öneme sahip nadir toprak elementleri ihracatını serbest piyasa koşullarında sürdürme ve Amerikan tarım ürünlerine uygulanan engelleri kaldırma taahhüdü, küresel tedarik zincirlerinin kırılganlığını doğrudan azaltmıştır.

Ancak diplomaside biçim ile öz çoğu zaman birbirinden farklılaşır. Gerçekleşen zirvenin yarattığı olumlu atmosfere karşın, uluslararası ilişkiler analistleri bu toplantıyı bir fotoğraf verme diplomasisi olarak da okumaktadır. Liderlerin küresel krize dönüşen İran, Kuzey Kore nükleer programı, Rusya-Ukrayna Savaşı gibi can alıcı jeopolitik başlıklarda hiçbir kayda değer adım atmadıklarını ortaya koymaktadır. Şi’nin Joint Base Andrews’ta gördüğü eşi benzeri görülmemiş askeri karşılama merasimi ve hayvanat bahçesine vaat edilen yeni pandalar (Panda Diplomasisi) zirvenin halkla ilişkiler boyutunu parlatırken, casusluk iddiaları, fikri mülkiyet hırsızlığı ve askeri tahkimat gibi temel anlaşmazlık konularında tarafların pozisyonlarından bir milim bile geri adım atmamaları, ilişkinin özünde stratejik bir çıkmaz içinde hapsolduğunu göstermektedir.

Tüm bu dinamikler ışığında, ABD ve Çin ilişkilerinin Soğuk Savaş sonrası paradigmayı terk ederek yepyeni bir yok etmeden rekabet etme evresine adım attığı sonucuna varılmaktadır. ABD’nin eski döneme ait demokratikleşme ve kurumsallaşma beklentileri yerini MAGA’nın işlemci ve korumacı reel-politiğine bırakmış; Çin’in sessizce büyüme taktiği ise yeniden doğuş mottosu altında küresel liderlik iddiasına evrilmiştir.

Sonuç olarak Eylül 2026 tarihinde gerçekleşen Trump-Şi zirvesi, salt bir ticaret anlaşmazlığının müzakere edildiği bir masa değildir. Görüşme, 21. yüzyıl küresel düzeninin kurallarının yeniden yazıldığı tarihi bir dönüm noktasıdır. MAGA ile Çin Ulusunun Büyük Yeniden Doğuşu doktrinlerinin birbirini dışlamadan, farklı coğrafi ve ideolojik ekosistemlerde yönetilebilir bir uyuşmazlık zemininde birlikte var olabileceği tezi teorik olarak onaylanmıştır.


[i] “The Limits of Trump and Xi’s Photo-Op Summit”, CFR, https://www.cfr.org/articles/the-limits-of-trump-and-xis-photo-op-summit, (Erişim Tarihi: 28.09.2026).

[ii] “Xi Jinping tests Donald Trump with ‘Thucydides Trap’”, The Times of India, https://timesofindia.indiatimes.com/world/us/xi-jinping-tests-donald-trump-with-thucydides-trap/articleshow/134467004, (Erişim Tarihi: 28.09.2026).

[iii] “Eighth round of China-US economic and trade consultations yields positive consensus, says commerce ministry”, CGTN, https://news.cgtn.com/news/2026-09-28/Commerce-Ministry-Chinese-US-economic-teams-reach-positive-consensus-1QNCco72p56(Erişim Tarihi: 28.09.2026).

[iv] Aynı yer.

Zeynep Çağla ERİN
Zeynep Çağla ERİN
Zeynep Çağla Erin, 2020 yılında Yalova Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden “Feminist Perspective of Turkish Modernization” başlıklı bitirme teziyle ve 2020 yılında da İstanbul Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Sosyoloji bölümünden mezun olmuştur. 2023 yılında Yalova Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim dalında “Güney Kore’nin Dış Politika Kimliği: Küreselleşme, Milliyetçilik ve Kültürel Kamu Diplomasisi Üzerine Eleştirel Yaklaşımlar” başlıklı yüksek lisans tezini tamamlayarak mezun olmuştur. Şu an Kocaeli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Anabilim dalında doktora eğitimine devam etmektedir. ANKASAM Asya & Pasifik Uzmanı olan Erin’in başlıca ilgi alanları; Asya-Pasifik, Uluslararası İlişkiler’de Eleştirel Teoriler ve Kamu Diplomasisi’dir. Erin iyi derecede İngilizce ve başlangıç seviyesi Korece bilmektedir.

Benzer İçerikler