Tarih:

Paylaş:

Kapıda Bekleyen Felaket: Küresel İklim Sorunu ve Yeni Emperyalizm

Benzer İçerikler

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

Sanayi ve teknoloji devrimlerinin yarattığı en önemli küresel sorunların başında iklim değişikliği gelmektedir. Bu durum ise iklim değişikliği mevzusunu uluslararası ilişkilerin yeni öznelerinden biri haline getirmektedir. Zira her geçen gün artan kuraklık, ilerleyen dönemlerde içilebilir temiz suya ve sağlıklı gıdaya erişimin bile büyük bir probleme dönüşeceğine işaret etmektedir. Bu da dünya genelinde kıtlıkların görüleceği son derece sıkıntılı bir sürecin habercisidir. 

Mevzubahis meselenin çözümü ise iklim sorununun aşılmasından geçmektedir. Lakin azami kâr hırsıyla hareket eden kapitalist sistemin başat aktörlerinin masada aldıkları kararlar ile pratikteki eylemleri örtüşmemektedir. Bu da insanca yaşanabilecek bir ortamın dahi mümkün olmayacağı kaçınılmaz sonun; yani büyük bir felaketin kapıda beklediği anlamını taşımaktadır.

İşte bu kaygıların gölgesinde ciddi bir söylem-eylem uyumsuzluğuyla hareket eden devletler, 31 Ekim-12 Kasım 2021 tarihleri arasında Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 26. Taraflar Konferansı’nda (COP26 İklim Zirvesi) bir araya gelmektedir. İskoçya’nın Glasgov şehrindeki toplantı, 1994 senesinde üzerinde anlaşmaya varılan BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ni (UNFCCC) imzalayan ülkelerin katılımıyla gerçekleşmektedir. 

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Joe Biden, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, İngiltere Başbakanı Boris Johnson, Kanada Başbakanı Justin Trudeau ve İtalya Başbakanı Mario Draghi gibi dünya liderlerinin de aralarında yer aldığı 140 liderin katıldığı zirvede ele alınan ana gündem maddesi ise 2050 yılına kadar sıfır karbon salınımı hedefine ulaşılması için ülkelerin 2030 hedeflerini belirlemesini teşvik etmektir.[1]

Belki de dünya için son şans olan söz konusu çabaların daha somut adımlarla desteklenmesi gerekmektedir. Çünkü BM Çevre Programı’nın (UNEP) son raporu, mevcut taahhütlerle iklim hedeflerine ulaşılamayacağını gözler önüne sermektedir.[2] En iyimser tablo bile belirlenen hedeflerden oldukça uzaktır.

BM verilerine göre, halihazırda 500 milyon insan çölleşmenin yaşandığı coğrafyalarda hayatlarını sürdürmektedir. Nüfus artış hızı da düşünüldüğünde, 2050 yılında yaklaşık 1 milyar kişinin iklim mültecisi olabileceği yönünde bir risk vardır.[3]Bu risk ise ortaya çıkacak trajedinin boyutunu daha da derinleştirecektir. 

Açıkçası bu kötümser tablo, az sayıda iyi niyetli devlete rağmen verdikleri taahhütleri yerine getirmeyen büyük güçlerin eseridir. Zira iklim değişikliğiyle mücadele konusu, yeni bir mesele değildir. Yukarıda da belirtildiği üzere bu konu, 1994 yılından beri uluslararası kamuoyunun gündemindedir. Nitekim 1994 tarihli BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin ardından 1997 yılında Kyoto Protokolü, 2012 senesinde Doha Değişikliği ve 2015 yılında da Paris Anlaşması imzalanmıştır. Mevcut sürecin merkezinde ise BM yer almaktadır. Dolayısıyla dünya için kırmızı alarmın çaldığı günümüzde liderlerin bir araya gelip çeşitli kararlar almasından ziyade; alınan kararların uygulanması ve BM’nin bu konuda yaptırım gücüne ulaşması gerekmektedir. 

Bahse konu olan sorun karşısında atılması gereken ilk adım, 2030 yılına kadar kömür kullanımına son verilmesidir. Bu ise ciddi bir finansman ihtiyacını beraberinde getirmektedir. Çünkü gelişmekte olan ülkelerin fosil emisyonlarını azaltmalarının da kayda değer bir maliyeti vardır. Dolayısıyla uluslararası toplumun ABD, Çin, Avrupa Birliği (AB), Hindistan ve Rusya gibi aktörlerin iklim değişikliğiyle mücadelenin finansmanı noktasında somut adımlar atması yönünde bir beklentisi söz konusudur. Zira mevcut durumda çevre kirliliğine en çok yol açan ülkelerin zikredilen aktörler olduğu görülmektedir. 

Anlaşılacağı üzere, küresel iklim krizini tetikleyen ülkelerin başında BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) daimi üyeleri gelmektedir. Bu da BM’nin konuya ilişkin atacağı adımların henüz ilk aşamada anlamsızlaşmasına yol açmaktadır. Nitekim Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, iklim değişikliğini dikkate aldıklarını belirten sembolik önlemleri hayata geçirmelerine rağmen Covid-19 salgınını gerekçe göstererek Glasgov’a gitmemiştir. Bu da zikredilen ülkelerin konuya gereken önemi vermediklerini ortaya koymaktadır. Dahası ABD’nin de meseleye ilişkin samimiyeti tartışmaya açıktır. Zira ABD Başkanı Biden’ın da zirveye katılmasına rağmen çevreci politikalar noktasında Kongre’nin baskısına maruz kaldığı ve temiz enerji yatırımlarını iptal etmeye hazırlandığı öne sürülmektedir.[4]

Kısacası BM’nin öncülük ettiği süreç, ilk aşamada BMGK’nın daimi üyelerince işlemez hale gelmektedir. Bu ise ilgili devletlerin ekonomik güçlerinin kaynağı olan ulus-ötesi şirketleri koruma arzusuyla ilişkilidir. Zira her ne kadar “sermayenin vatanı olmaz” denilse de bahse konu olan şirketlerin merkezlerinin de finans-kapitalin başkentleri olarak ön plana çıkan ülkelerde bulunduğu ve bu devletlere ciddi kazanımlar sunduğu görülmektedir. Bir diğer ifadeyle, 8 milyara yakın insanın refah içinde yaşadığı bir gezegen hayalini; kömür, petrol ve doğalgaza dayanan bir ekonomiyle gerçekleştirmek neredeyse imkansıza yakın bir olasılıktır.[5]

Bu tahayyülü hayata geçirme girişiminde bulunan BM’nin önündeki en büyük engel de bizzat BMGK’nın daimi üyeleridir. Zaten bu üyeler, yaşayabilecekleri ortama sahip başka bir gezegen keşfetse, mevzubahis sorunu çok da umursamayacaktır. Nitekim yakın geçmişte terörizmle mücadele iddiası bağlamında ABD tarafından işgal edilen Afganistan örneğinin de gösterdiği gibi, emperyal devletlerin önceliği kendi çıkarlarıdır. Eğer ki çıkar ve tehdit algılaması farklılaşırsa, yaşanabilecek gelişmeler birçok devleti ve milyonlarca insanı sıkıntıya sokacak olsa bile umursanmamaktadır. Çevreyi kirleten büyük güçlerin yaklaşımı da çok farklı değildir. 

İklim değişikliğine sebebiyet veren ve sorunu gündeme getirip mücadele edilmesi gerektiğini belirten aktörlerin kim oldukları düşünüldüğünde, ortaya çıkan tablo çarpıcı bir boyut kazanmaktadır. Çünkü büyük devletler, daha ziyade sanayi ve teknoloji alanlarındaki tekellerini sürdürme arzusundadır. Bu anlamda küresel liderlik iddiası bulunan gelişmiş devletler, kendilerinin geçtikleri yollardan diğer devletlerin geçmelerini istememekte ve iklim değişikliğiyle mücadele adı altında gelişmekte olan devletlere baskı yapmaktadır. Diğer taraftan susuzluk, kuraklık ve çölleşmenin görüldüğü coğrafyaların da sanayi ve teknoloji devriminin başat ülkeleri olmaması dikkat çekicidir. 

Üstelik gelişmekte olan ülkelere gerekli mücadele noktasında ihtiyaç duyulan desteklerin sağlanması için atılması beklenen adımlar da atılmamaktadır. Yani ortada bir çifte standart bulunmakta ve mesele, küresel güç mücadelesinin bir uzantısı olarak ele alınmaktadır. Dolayısıyla iklim mevzusu, daha yaşanabilir bir dünyanın arayışı olmaktan ziyade; küresel güç mücadelesinin ve uluslararası müdahalelerin yeni meşruiyet aracı haline gelmektedir. 

Düne kadar insan hakları ihlalleri, demokrasi, ekonomik sorunlar ve başarısız devletler gibi argümanlarla gerçekleştirilen müdahalelerin iklim ve çevre gibi söylemler doğrultusunda yeni bir yöntem üzerinden uygulanması olasıdır. Bu kapsamda bazı devletlerin “sorunların kaynağı” şeklinde nitelendirilmesi ve bazılarının da gerekli mücadeleyi yapmamakla suçlanması şaşırtıcı olmayacaktır. Hatta bu anlamda “BM Çevre Görev Gücü” gibi bir mekanizmanın tesis edilmesi de gündeme gelebilir. Örneğin orman yangınları ve bunların önüne geçmedeki başarısızlıklar bile, “dünyanın ortak mirasının” ya da “ciğerlerinin” yok edilmesi eleştirileriyle bir müdahale gerekçesine dönüşebilir.

Daha da önemlisi, yenilenebilir enerjiye geçiş konusunda küresel liderlik yapabilecek tek devletin ABD olduğu açıktır. Bu anlamda Washington yönetimi, iklim temelli eleştirilerin hedefini Pekin’e yönelterek küresel hegemonik liderliğini sürdürebilmek amacıyla uluslararası toplumu Çin’e karşı mobilize etmeye çalışabilir. 

Neticede iklim değişikliği, tüm insanlığı tehdit eden bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir. İnsanlık; kuraklık, susuzluk, temel gıdaya erişememe ve iklim mülteciliği gibi mühim problemlerle karşı karşıyadır. Lakin bu konuları gündeme getiren ve aslında çevreyi en çok kirleten büyük devletlerin meseleyi ele alış şekli, içinde bulunulan krizin aşılmasını hedeflememektedir. Zira bu devletler, konuyu kendileri açısından fırsata çevirmeye çabalamakta ve yeni müdahalelere meşruiyet zemini yaratacak bir sürece kapı aralamaya çalışmaktadır. Üstelik ABD-Çin/Rusya ve Çin-Hindistan hattındaki hesaplaşmaların da iklim değişikliği üzerinden yapılması muhtemeldir.


[1] “COP26 İklim Değişikliği Zirvesi Nedir? Zirvede Neler Konuşulacak?”, Bloomberg, https://www.bloomberght.com/cop26-iklim-degisikligi-zirvesi-nedir-zirvede-neler-konusulacak-2290836, (Erişim Tarihi: 29.10.2021).

[2] “Dünyanın Gözü 31 Ekim’de Glasgow’da Başlayacak COP26 İklim Zirvesi’nde Olacak”, Anadolu Ajansı, https://www.aa.com.tr/tr/cevre/dunyanin-gozu-31-ekimde-glasgowda-baslayacak-cop26-iklim-zirvesinde-olacak/2406366, (Erişim Tarihi: 29.10.2021).

[3] Aynı yer.

[4] “COP26 İklim Zirvesi: Başarı Şansı Var mı?”, Euro Topics, https://www.eurotopics.net/tr/270183/cop26-iklim-zirvesi-basari-sansi-var-mi#, (Erişim Tarihi: 29.10.2021).

[5] “Why the COP26 Climate Summit Will Be Both Crucial and Disappointing”, The Economist, https://www.economist.com/leaders/2021/10/30/why-the-cop26-climate-summit-will-be-both-crucial-and-disappointing, (Erişim Tarihi: 29.10.2021).

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL
Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL
1969 Dörtyol-Hatay doğumlu olan Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol, Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden 1993 yılında mezun oldu. BÜ’de 1995 yılında Yüksek Lisans çalışmasını tamamlayan Erol, aynı yıl BÜ’de doktora programına kabul edildi. Ankara Üniversitesi’nde doktorasını 2005’de tamamlayan Erol, 2009 yılında “Uluslararası İlişkiler” alanında doçent ve 2014 yılında da Profesörlük unvanlarını aldı. 2000-2006 tarihleri arasında Avrasya Stratejik Araştırmaları Merkezi (ASAM)’nde görev yapan Erol, ASAM’ın Genel Koordinatörlük görevini de bir dönemliğine yürütmüştür. 2009 yılında Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün (SDE) Kurucu Başkanlığı ve Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerinde bulundu. Uluslararası Strateji ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi (USGAM)’nin de kurucu başkanı olan Prof. Erol, Yeni Türkiye Stratejik Araştırmalar Merkezi (YTSAM) Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Başkanlığını da yürütmektedir. Prof. Erol, Gazi Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi (GAZİSAM) Müdürlüğü görevinde de bulunmuştur. 2007 yılında Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı (TÜRKSAV) “Türk Dünyası Hizmet Ödülü”nü alan Prof. Erol, akademik anlamdaki çalışmaları ve medyadaki faaliyetlerinden dolayı çok sayıda ödüle layık görülmüştür. Bunlardan bazıları şu şekilde sıralanabilir: 2013 yılında Çağdaş Demokratlar Birliği Derneği tarafından “Yılın Yazılı Medya Ödülü”, 2015 yılında “APM 10. Yıl Hizmet Ödülü”, Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) tarafından “2015 Yılın Basın-Fikir Ödülü”, Anadolu Köy Korucuları ve Şehit Aileleri “2016 Gönül Elçileri Medya Onur Ödülü”, Yörük Türkmen Federasyonları tarafından verilen “2016 Türkiye Onur Ödülü”. Prof. Erol’un 15 kitap çalışması bulunmaktadır. Bunlardan bazılarının isimleri şu şekildedir: “Hayalden Gerçeğe Türk Birleşik Devletleri”, “Türkiye-AB İlişkileri: Dış Politika ve İç Yapı Sorunsalları”, “Avrasya’da Yeni Büyük Oyun”, “Türk Dış Politikasında Strateji Arayışları”, “Türk Dış Politikasında Güvenlik Arayışları”, “Türkiye Cumhuriyeti-Rusya Federasyonu İlişkileri”, “Sıcak Barışın Soğuk Örgütü Yeni NATO”, “Dış Politika Analizinde Teorik Yaklaşımlar: Türk Dış Politikası Örneği”, “Krizler ve Kriz Yönetimi: Aktörler ve Örnek Olaylar”, “Kazakistan” ve “Uluslararası İlişkilerde Güncel Sorunlar”. 2002’den bu yana TRT Türkiye’nin sesi ve TRT Radyo 1 (Ankara Radyosu) “Avrasya Gündemi”, “Stratejik Bakış”, “Küresel Bakış”, “Analiz”, “Dosya”, “Haber Masası”, “Gündemin Öteki Yüzü” gibi radyo programlarını gerçekleştirmiş olan Prof. Erol, TRT INT televizyonunda 2004-2007 yılları arasında “Arayış”, 2007-2010 yılları arasında Kanal A televizyonunda “Sınır Ötesi” ve 2020-2021’de de BBN TÜRK televizyonunda “Dış Politika Gündemi” programlarını yapmıştır. 2012-2018 yılları arasında Millî Gazete’de “Arayış” adlı köşesinde dış politika yazıları yayımlanan Prof. Erol’un ulusal-uluslararası medyada çok sayıda televizyon, radyo, gazete, haber siteleri ve dergide uzmanlığı dahilinde görüşlerine de başvurulmaktadır. 2006-2018 yılları arasında Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde ve Ankara Üniversitesi Latin Amerika Araştırmaları Merkezi’nde (LAMER) de dersler veren Prof. Erol, 2018’den bu yana Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak akademik kariyerini devam ettirmektedir. Prof. Erol, 2006 yılından itibaren Ufuk Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde de dersler vermiştir. Prof. Erol’un başlıca ilgi ve uzmanlık alanları ve bu kapsamda lisans, master ve doktora seviyesinde verdiği derslerin başlıcaları şu şekilde sıralanabilir: “Jeopolitik”, “Güvenlik”, “İstihbarat”, “Kriz Yönetimi”, “Uluslararası İlişkilerde Güncel Sorunlar”, “Türk Dış Politikası”, “Rus Dış Politikası”, “ABD Dış Politikası”, “Orta Asya ve Güney Asya”. Çok sayıda dergi ve gazetede yazıları-değerlendirmeleri yayımlanan Prof. Erol’un; “Avrasya Dosyası”, “Stratejik Analiz”, “Stratejik Düşünce”, “Gazi Bölgesel Çalışmalar”, “The Journal of SSPS”, “Karadeniz Araştırmaları gibi” akademik dergilerde editörlük faaliyetlerinde bulunan Prof. Erol, “Bölgesel Araştırmalar”, “Uluslararası Kriz ve Siyaset Araştırmaları”, “Gazi Akademik Bakış”, “Ege Üniversitesi Türk Dünyası İncelemeleri”, “Ankara Uluslararası Sosyal Bilimler”, “Demokrasi Platformu” dergilerinin editörlüklerini hali hazırda yürütmekte, editör kurullarında yer almaktadır. 2016’dan bu yana Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) Kurucu Başkanı olarak çalışmalarını devam ettiren Prof. Erol, evli ve üç çocuk babasıdır.