Analiz

ABD/İsrail-İran Savaşı ve Avrupa Birliği: AB’nin Dünya Siyasetinde Kaybolan Etkisi ve Zedelenen İtibarı

AB’nin küresel aktör olma isteğine mevcut koşullarda yeniden dönmesi oldukça zor görünmektedir.
AB’nin güvenlik algıları genel olarak “hayati” ve “ontolojik” tehditler tarafından şekillendirilmiştir.
Bu tehditlere verilen yanıt, bir ölüm-kalım meselesi olarak ele alınmıştır.

Paylaş

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

28 Şubat 2026 tarihinden itibaren ABD ve İsrail’in İran’a saldırıları ve İran’ın bölge ülkelerini de dahil edecek şekilde gerçekleştirdiği misillemeler sonrası tırmanan savaşa ilişkin olarak dünyadaki birçok liderden peşi sıra açıklamalar gelmiştir. Bu açıklamalardan en dikkat çekici olanlarından birisi de Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in açıklamaları olmuştur. X hesabından yayınladığı mesajlardan iki tanesi özellikle dikkat çekmiştir. 

Von der Leyen, ABD ve İsrail’in adını hiçbir şekilde zikretmediği açıklamalarından birinde uzun zamandır acı çeken İran halkı için yeniden umut doğduğunu, kendi geleceklerini belirleme haklarını güçlü bir şekilde desteklediklerini, İran’ın, komşularına ve egemen ülkelere yönelik pervasız ve ayrım gözetmeyen saldırılarına son vermesi gerektiği ve  İran için hem nükleer hem de balistik füze programlarının durdurulmasını ve bölgedeki istikrarsızlaştırıcı eylemlerin sona erdirilmesini içeren, güvenilir bir geçiş süreci anlamına geleceğini belirterek, doğrudan İran’ı hedef almıştır. Ayrıca Güvenlik Koleji toplantısında genel durumu ele alacaklarını, çünkü enerjiden nükleere, göçten güvenliğe kadar Avrupa’nın son olayların sonuçlarına hazırlıklı olması gerektiğini ve bölgesel güvenlik ve istikrar açısından, İran’ın bölgedeki ortaklarına yönelik haksız saldırılarıyla daha fazla gerginliğin tırmanmamasının son derece önemli olduğunu eklemiştir.[i]

Bir başka açıklamasında ise “cani”[ii] olarak adlandırdığı “İran rejimi”ni eleştirmiş ve son olarak “Tüm tarafları azami ölçüde itidal göstermeye, sivilleri korumaya ve uluslararası hukuka tam olarak saygı göstermeye çağırıyoruz” diyerek AB’nin artık pek de itibar görmeyen demokrasi, insan hakları ve uluslararası hukuk vurgusunu son derece sönük bir şekilde yapmıştır. Von der Leyen’in ikinci mesajı ise savaş nedeniyle İran üzerinden Türkiye’den AB’ye gelebilecek olası kitlesel bir göç üzerineydi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesi ile ilgili olarak, Erdoğan’ın bu krizin göç üzerindeki potansiyel etkisine yönelik çabalarını takdir ettiğini ve Suriye konusunda zaten yakın işbirliği içinde olduğunu vurgulamıştır.[iii]

Ursula Von der Leyen’in temel olarak bu iki mesaj üzerinden devam eden ABD-İsrail yanlısı ve mülteci korkusu odaklı açıklamalarını incelediğimiz zaman aslında AB’nin uzun süredir içinde bulunduğu kurumsal sorunlar başta olmak üzere güvenlik/savunma, ekonomi ve siyaset alanındaki krizinin genel bir okuması yapılabilmektedir. Ancak öncelikle AB’nin bu krizlere adım adım nasıl girdiğine bakmak gerekmektedir.

Avrupa Birliği’nin kökenlerini, İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan yeni düzende ekonomik alanda çökmüş, küresel güç merkezi olma özelliğini kaybetmiş ve SSCB üzerinden kısa zaman içinde algıladığı güvenlik tehditlerini bertaraf etme kapasitesi düşük Avrupa coğrafyasının ancak birlik olarak yeniden güçlenebileceği ve kendini koruyabileceği düşüncesinde aramak gerekmektedir. Avrupa Savunma Topluluğu kurma çabaları, Batı Avrupa Birliği örgütünün kurulması ve sonrasında AB’nin çekirdek toplulukları olan AKÇT (Avrupa Kömür Çelik Topluluğu), AAET (Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu) ve AET’nin (Avrupa Ekonomik Topluluğu) kurulması bu düşüncenin ürünleridir. Ancak özellikle güvenlik ve savunma alanında ABD’nin liderliğinde NATO’nun kuruluşu ve Avrupa’nın savunma ve güvenlik ihtiyacını NATO’ya bırakması bu alandaki özerkliğini azaltırken, dış politikada birlik isteği de dönemin topluluk üyesi ülkeleri tarafından kabul görmemiştir. Dolayısıyla, 1967 yılından itibaren Avrupa Toplulukları adını alan bu toplulukların en önemli entegrasyon alanı ekonomi olarak kalmıştır.

1970’li yıllardan itibaren üye sayının zamanla artması ile kurumsal yapılanma, demokrasi ve insan hakları ile hukukun üstünlüğü konularında çalışmalara başlayan Topluluk, 1973 Ekonomik Krizi sonrasında ekonomik birliğin yanı sıra sosyal, kültürel ve siyasi birliği de hedeflemeye başlamış, 1980’lerden itibaren ve özellikle Soğuk Savaş’ın sona erdiği 1990’lı yılların başında Avrupa Birliği adını alarak her alanda ortak politika ve birlik anlayışına geçmiştir. Bu çerçevede 1993 yılında yürürlüğe giren Maastricht Anlaşması ve diğer kurucu antlaşmalarla ekonomik birlik, ortak savunma ve dış politika ile adalet ve içişleri alanlarında tam entegrasyon amaçlanmıştır. Ayrıca AB, küresel siyasette söz sahibi olmak istemiştir. 

AB’nin Yeni Dünya Düzeni’nde küresel siyasette öne çıkabilmek için en çok üzerinde durduğu konular ise, yeni üye alımında da kriter olarak belirlediği siyasi alanda demokrasi, insan hakları, hukuk üstünlüğü, azınlık haklarına saygı, ekonomi alanında ise serbest piyasa ekonomisine uyum olmuştur. Bu noktada, özellikle AB’nin normatif değerler üzerinden küresel etkisini artırma girişimleri, AB’ye üyelik motivasyonu ile birlikte 1970’lerin ortalarından itibaren Yunanistan, İspanya ve Portekiz, 1990’lardan 2000’li yılların ortalarına kadar ise eski Doğu Bloku ülkelerinin ve Türkiye’nin demokratikleşme ve Avrupalılaşma süreçlerinde oldukça önemli bir katalizör olmayı başarmıştır. Böylece AB, bu yıllarda hem ekonomik birlik ve entegrasyon sayesinde bu alanda önemli bir güç ve model olurken, hem de normatif değerler üzerine kurulu bir siyasi birlik hedefi ile küresel siyasette itibar edinmeye ve sadece üye olan/olacak ülkeler üzerinde değil, komşuluk politikasına dahil ettiği ülkeler nezdinde de önem kazanmıştır.

Ancak 2000’li yılların ortalarından günümüze kadar AB’nin içine girdiği krizler, Birlik için varoluşsal bir problemler yumağına dönüşmüştür. 2005 yılında siyasi birliğin zirvesi olarak görülebilecek AB Anayasası’nın reddedilmesi, 2008 yılındaki ekonomik kriz sonrası AB içinde Yunanistan başta olmak üzere daha zayıf ekonomilere sahip üye ülkelerin iflas etme noktasına gelmesi, 2004 yılındaki büyük genişlemenin AB’nin kurumsal yapısını zayıflatması, 2015 yılında doruk noktasına ulaşan mülteci krizinin ortak mülteci politikasını aşındırması ve son olarak 2022 yılından günümüze kadar devam eden Rusya-Ukrayna Savaşı, AB’yi normatif değerler üzerine kurulu siyasi itibarını bir kenara bırakmaya ve ekonomi, güvenlik ve savunma konularını önceliklendirmeye yöneltmiştir. Bütün bunların üzerine bir de ABD Başkanı Donald Trump’ın Grönland ve NATO ile ilgili çıkışları, bugün “stratejik özerklik” politikası çerçevesinde AB’de yeniden yapılanma ihtiyacını ortaya çıkarmıştır.

Bu bağlamda, söz konusu tabloyu Avrupa Komisyonu Başkanı’nın açıklamaları ile birleştirdiğimiz zaman, bu açıklamaları kurumsal, ekonomik, siyasi ve güvenlik/savunma olmak üzere dört boyutta ele alınabilir.

AB’nin kurumsal yapılanmasındaki sorunlar (kurum içi demokrasinin sorunlu olması, kurum temsilindeki problemler, hantal bürokratik süreçler) uzun süredir gündemdedir. Ancak Avrupa Komisyonu-Avrupa Parlamentosu-AB Konseyi şeklindeki üçlü karar mekanizmasının bu açıklamalar ile birlikte güç kaybettiği görülmektedir. Örneğin, bazı analistler ve siyasetçiler, von der Leyen’in aslında dış politika açıklamaları yapma yetkisinin AB antlaşmalarına göre, Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas (eleştiriler sonrası daha fazla açıklama yapmaya başlamış ve Von der Leyen ile paralel görüşler paylaşmıştır) ve AB’yi dış dünyada temsil etmekle görevli AB Konseyi Başkanı Antonio Costa’da olmasına rağmen bir “güç gaspı” yaptığını ve kurum içi hiyerarşiyi göz ardı ettiğini belirtmektedirler. Ayrıca dış politika kararları 27 ülkenin ortak görüşünü yansıtmalıyken, İspanya, Belçika ve hatta sonrasında Fransa’nın Von der Leyen’in açıklamaları ile örtüşmeyen görüşleri olması AB’nin ortak dış politika anlayışına ve hukukun üstünlüğü ilkesine de son çiviyi çakmış görünmektedir.[iv]

Açıklamaların ekonomik boyutuna baktığımızda, 2008 Ekonomik Krizi sonrası Batı merkezli ekonomik sistemin ve kurumların Çin karşısında zayıflaması, kriz öncesi “ekonomik dev” olarak nitelendirilen ve Batı merkezli ekonominin içinde olan AB’nin küresel rekabet gücünü kaybetmesine yol açmıştır. ABD ve Çin karşısında küresel bir ekonomik güç olma potansiyelini gittikçe kaybetmesi, mülteci krizi ve Ukrayna-Rusya Savaşı sonrası enerji güvenliği ihtiyacının doğması AB’yi ABD-İsrail merkezli ticari ve ekonomik sisteme daha bağımlı hale getirmiştir. Her ne kadar AB, “Stratejik Özerklik” politikası ile Şili, Yeni Zelanda ve Hindistan ile gelişmiş ortaklık anlaşmaları, Namibya ve Kazakistan gibi Orta Asya ve Afrika ülkeleri ile hammadde ve enerji anlaşmaları ve Singapur ve Japonya ile dijital ticaret anlaşmaları yaparak bu bağımlılıktan kurtulmaya çalışsa da halihazırda bu politikasının sonuçları netleşmemiştir.

2022 yılında başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı, AB’nin enerji bağımlılığı ve güvenlik ihtiyacını zirveye taşırken, Trump’ın Grönland ve NATO çıkışları da Soğuk Savaş döneminden beri güvenlik ve savunma stratejisini ABD merkezli kuran AB’yi bir güvenlik arayışına sokmuştur. AB yetkilileri ve AB üyesi ülkelerin demeçlerinde görüleceği üzere, her sektörde bir veya daha fazla konu güvenlikleştirilmiş ve AB’nin güvenlik ve savunma alanında çok sayıda tehditle çevrili olduğu görüşü yaygınlaşmıştır.[v] Askeri ve siyasi güvenlikleştirme ortak konulara odaklanırken, ekonomik, çevresel ve sosyal güvenlik endişeleri de ön plana çıkmıştır. Ele alınması gereken en temel ve acil tehdit, askeri ve siyasi güvenlikleştirmeye tabi olan Rusya’dır. Bu bağlamda AB’nin güvenlik algıları genel olarak “hayati” ve “ontolojik” tehditler tarafından şekillendirilmiş ve bu tehditlere verilen yanıt, bir ölüm-kalım meselesi olarak ele alınmıştır. Bu noktada AB, büyük bir ikilem ile karşı karşıya kalmaktadır. Hem Rusya karşısında ABD’nin güvenlik çemberine muhtaç hem de bu çemberin kırılganlığına karşı önlem almak ve özerkleşmek istemektedir. Bu kapsamda, 2022 yılında ortaya koyduğu “Stratejik Pusula” ile  2030 yılına kadar AB’nin güvenlik vizyonunu çizen ve 5.000 kişiden oluşan bir Hızlı İntikal Kapasitesi (Rapid Deployment Capacity) kurulmasını karara bağlayan AB, savunma sanayi kapasitesini artırmak için milyarlarca Euro’luk fonlar (EDIRPA ve ASAP gibi) ayırmaya başlamış, enerji hatları ve dijital ağları korumak için yeni yasalar çıkarmış ve özellikle Rus gazına bağımlılığı bir güvenlik riski olarak tanımlayarak ve tedarik zincirlerini müttefik ülkelerle çeşitlendirerek “ekonomik güvenliği” ulusal güvenliğin bir parçası yapmıştır. Ancak hem ekonomik hem de güvenlik alanındaki hamleler, henüz ABD-İsrail aksına bağımlılığı azaltacak duruma gelmemiş ve AB’yi bu açıklamaları yapmaya neredeyse mecbur bırakmıştır.

Tüm bu gelişmelerin yanı sıra AB’nin hem kurum içi hem de dış siyasette benimsediği normatif değerler üzerine kurulu Avrupalı kimliği, siyasi entegrasyon ve her alanda ortak politika anlayışı zaman içinde yaşanan krizlerle aşınırken, ayrıca söz konusu normatif değerlerin günümüz güç odaklı ve uluslararası hukuku hiçe sayan küresel siyaset ortamında önemini kaybettiği ve bilhassa AB için kullanışlı bir siyasi araç olmaktan çıktığı görülmektedir. Dolayısıyla AB içi gelişmeler ve AB’nin uluslararası gelişmeler karşısındaki tutumunda bile terk etmeye başladığı söz konusu değerler diğer ülkelerin gözünde de iç boş kavramlar olmaktan öteye gitmemekte ve AB’yi ABD-İsrail eksenine fazlaca bağımlı ve artık dikkate alınmayan bir aktöre dönüştürmektedir. 

Avrupa Komisyonu Başkanı’nın açıklamalarındaki ABD’ye bağımlı dış politikayı yansıtan ilk mesajın yanı sıra ikinci mesajı yansıtan ve AB’yi bahse konu dört boyutta da zorlayan en önemli kriz ise şüphesiz 2015 yılından beri AB’nin korkulu rüyası haline gelen mülteci krizidir. 1990’lardan beri istikrarsız bölgelerden gelen bireysel göçler ve Suriye’deki iç savaştan kaçan göçmenlerin kitleler halinde AB ülkelerine gitmeye çalışmaları AB’yi hem kurumsal (ortak mülteci politikasına itirazlar), hem siyasi (yabancı düşmanlığının artması ve aşırı sağın yükselişi), hem ekonomik (mültecilerin ekonomik yük olarak görülmesi) hem de güvenlik (sınır güvenliğinin artırılması ihtiyacı) konularında en çok zorlayan gelişme olmuştur. Bu nedenle Von der Leyen’in açıklamalarında 2016 yılından beri Suriyeli göçmenler konusunda iş birliği içinde olduğu Türkiye ve olası İranlı mülteci akışının engellenmesi önemli bir yer tutmaktadır.

AB’nin kuruluş sürecinde hedeflediği normatif değerler üzerinde kurulu ekonomik ve siyasi alanda etkin küresel aktör olma isteğine mevcut koşullarda yeniden dönmesi oldukça zor görünmektedir. AB’nin “stratejik özerklik” politikası çerçevesindeki hamleleri ise tamamen ekonomi ve güvenlik/savunma odaklıdır. Bazı araştırmacılar, Avrupa’nın değişen jeopolitik ortamda stratejik özerklik kazanmasının artık bir tercih değil, demokratik bir zorunluluk olduğunu ve Avrupa güvenlik mimarisinin yeniden düşünülmesi gerektiğini ileri sürmekte, toplumsal dayanıklılığı artırdığı, demokratik değerleri güçlendirdiği ve vatandaşlık bilincini geliştirdiği fikri ile “zorunlu askerlik” uygulamasını demokrasi ve vatandaşlık kavramları ile ilişkilendirerek tekrar normatif değerlere vurgu yapsa da[vi] AB’nin söz konusu değerler üzerinden siyaset yapması günümüz şartlarında artık pek mümkün görünmemektedir.


[i] @vonderleyen, “The situation in the Middle East remains volatile”, X, https://x.com/vonderleyen/status/2028431551638179938, (Erişim Tarihi: 06.03.2026).

[ii] @vonderleyen, “The developments in Iran are greatly concerning”, X, https://x.com/vonderleyen/status/2027691363811090828, (Erişim Tarihi: 06.03.2026).

[iii] @vonderleyen, “Good phone call @RTErdogan of Türkiye tonight”, X, https://x.com/vonderleyen/status/2028187847136530576, (Erişim Tarihi: 06.03.2026).

[iv] “ABD-İsrail ve İran savaşı sonrası Leyen’e ‘yetki aşımı’ eleştirileri”, Euronews, https://tr.euronews.com/my-europe/2026/03/03/abd-israil-ve-iran-savasi-sonrasi-leyene-yetki-asimi-elestirileri, (Erişim Tarihi: 06.03.2026).

[v] “Europe speech”, Elysee, https://www.elysee.fr/en/emmanuel-macron/2024/04/24/europe-speech, (Erişim Tarihi: 06.03.2026). 

[vi] Pekka E. J. Väisänen 2026. No More Illusions Strategic Autonomy as Europe’s Democratic Imperative, National Defence University Department of Warfare Series 3: Working Papers no. 48.

Doç. Dr. Pınar ÇAĞLAYAN
Doç. Dr. Pınar ÇAĞLAYAN
Doç. Dr. Pınar Çağlayan, 2003 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, TV ve Sinema Bölümü’nden mezun olduktan sonra, yüksek lisans ve doktora derecelerini Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı’ndan aldı. Çağlayan, Uşak Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde doçent olarak görev yapmaktadır ve aynı zamanda bölüm başkanı ve Uşak Üniversitesi AB Eğitim, Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin müdürüdür. Akademik ilgi alanları arasında uluslararası ilişkiler teorileri, Türk-Yunan ilişkileri, AB politikaları, Türk dış politikası, uluslararası göç, milliyetçilik ve Kıbrıs bulunmaktadır. 2021-2025 yılları arasında “100. Yılında Dışişleri Bakanlığı Tarihi ve Türk Dış Politikası ile Etkileşim Süreci” başlıklı bir TÜBİTAK-1001 Projesi ve “Göç ve Dini Çeşitlilik Konularında Teori ve Uygulama Arasındaki Bağlantı” başlıklı bir AB Cost Action Projesinde araştırmacı olarak çalışmıştır. Akademik kariyerinin yanı sıra, 2006-2020 yılları arasında Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nda aile ve sosyal hizmetler uzmanı olarak çalışan Çağlayan, 2018-2020 yılları arasında da Avrupa Birliği’nin FRIT Programı kapsamında ESSN (Sosyal Uyum Yardımı) ve CCTE (Yabancılar İçin Şartlı Eğitim Yardımı) Projelerinde uzman olarak görev almıştır.

Benzer İçerikler