7 Mayıs 2026 tarihli yeni Amerikan Terörle Mücadele Strateji Belgesi, küresel terör tehdidinin coğrafi ve operasyonel karakterindeki dönüşümü göstermektedir. Irak-Suriye merkezli DEAŞ fiziki yapılanmasının çöküşü, tehdidin sona ermesi anlamına gelmemiştir. Aksine örgütsel yapıların daha dağınık, daha esnek ve daha az görünür biçimlerde Afrika ve Orta Asya gibi zayıf yönetişim alanlarına yayıldığı bir dönemi başlatmıştır. Bu nedenle “yönetilmeyen alanlar” kavramının Washington’un yeni güvenlik okumasında merkezi bir yere yerleştirildiği görülmektedir. Söz konusu belge, DEAŞ kalıntılarının Afrika ve Orta Asya’ya yöneldiğini, buralardaki boşluklardan yararlandığını ve Afrika’da Sahel, Çad Gölü Havzası, Mozambik, Sudan ve Somali gibi alanlarda yeniden canlanan bir tehdidin oluştuğunu belirtmektedir.[i]
Bu yaklaşım, 11 Eylül sonrası dönemin geniş çaplı askeri müdahaleci ve ulus inşası merkezli modelinden belirgin bir uzaklaşmaya işaret etmektedir. ABD, artık terörle mücadeleyi büyük kara operasyonlarıyla rejim dönüştürme ya da devlet yeniden inşa etme çabası üzerinden tanımlamak yerine hafif askeri ayak izi, istihbarat paylaşımı ve ortak kuvvet kapasitesi geliştirme üzerinden yürütmeyi hedeflemektedir. Stratejide “sonsuz savaş” eleştirisinin öne çıkması, Amerikan güvenlik bürokrasisinin küresel polis rolünden daha seçici, maliyeti sınırlı ve hedef odaklı bir müdahale anlayışına geçmek istediğini göstermektedir. Bu durum esasında bir geri çekilme anlamına gelmemektedir. Daha çok, tehdidin dış operasyon kapasitesi kazanmasını engelleyen önleyici ve ortaklara yük devreden bir güvenlik mantığı ortaya konmaktadır.
Orta Asya bu yeni denklemde Afganistan sonrası güvenlik mimarisi bakımından kritik hale gelmektedir. Taliban yönetiminin Afganistan’daki hâkimiyeti, DEAŞ-Horasan tehdidini ortadan kaldırmamış, bölgesel aktörlerin risk algısını daha karmaşık bir zemine taşımıştır. Tacikistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Kazakistan açısından mesele artık sınır güvenliğiyle sınırlı kalmamaktadır. Radikalleşme, militan hareketliliği, diasporalar üzerinden propaganda, Afganistan kaynaklı belirsizlikler ve büyük güç rekabeti aynı hatta kesişmektedir. DEAŞ-Horasan’ın Afganistan merkezli varlığına dair değerlendirmeler, bu yapının Batı’ya ve bölgeye yönelik dış saldırı kapasitesi bakımından en riskli DEAŞ kollarından biri olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır.
Bu nedenle ABD’nin Orta Asya’ya yaklaşımı doğrudan askerî konuşlanmadan ziyade istihbarat, sınır güvenliği, bölgesel kapasite inşası ve ortaklık ağları üzerinden şekillenebilir. Washington açısından Tacik-Afgan sınırı, Özbekistan’ın Afganistan’la kurduğu dikkatli diplomasi, Kırgızistan’daki kırılgan sosyal yapı ve Kazakistan’ın geniş jeopolitik dengesi aynı güvenlik haritasının parçalarıdır. Buradaki temel kaygı, Orta Asya’nın yeni bir savaş alanına dönüşmesinden ziyade Afganistan kaynaklı örgütsel ağların bölgedeki kırılgan toplumsal ve ekonomik hatları kullanarak dış operasyon kapasitesi üretmesidir.
Afrika boyutunda ise Sahel belirleyici konumdadır. Mali, Nijer ve Burkina Faso hattında askeri yönetimler, Batı karşıtı dalga, Fransa’nın gerileyen etkisi, Rusya’nın artan güvenlik varlığı ve cihatçı terör örgütlerinin alan kazanımı bölgeyi Amerikan stratejisinin en hassas başlıklarından biri haline getirmektedir. Çad Gölü Havzası’nda Boko Haram ve DEAŞ-Batı Afrika Kolu, devlet otoritesinin zayıf olduğu sınır hatlarında varlığını sürdürmektedir. Somali’de Eş-Şebab yerel klan dengeleriyle iç içe geçen uzun soluklu bir isyan kapasitesine sahiptir. Sudan’da iç savaş ortamı güvenlik boşluklarını derinleştirmektedir. Mozambik’in Cabo Delgado bölgesi ise enerji yatırımları, kıyı güvenliği ve DEAŞ bağlantılı hareketlilik açısından ayrı bir kırılganlık yaratmaktadır. 2026 yılı itibarıyla Sahel, Somali ve Çad Gölü Havzası’nın Afrika’daki cihatçı şiddetin ve terörist saldırıların ana merkezleri olmaya devam ettiği görülmektedir.[ii]
ABD stratejisinin Afrika’da hafif ayak izi ve yük devri yaklaşımı ciddi bir sürdürülebilirlik sorusu doğurmaktadır. Kapasitesi sınırlı, meşruiyet krizi yaşayan ya da toplumsal bağları zayıflamış devletlerden daha fazla terörle mücadele yükü taşımalarını beklemek, sahadaki sorunları bazen daha da ağırlaştırabilir. El-Kaide bağlantılı cihatçı yapılar ve DEAŞ türevleri, birçok ülkede yerel çatışmalar, etnik gerilimler, ekonomik kırılganlıklar ve güvenlik güçlerinin sert uygulamaları üzerinden meşruiyet devşirmektedir. Dolayısıyla, yalnızca askeri kapasite aktarımı, yerel meşruiyet ve yönetişim sorunlarıyla desteklenmediği sürece kalıcı sonuçlar üretmekte zorlanabilir.
Orta Asya ve Sahel birbirinden uzak görünse de Washington’un yeni stratejisinde aynı güvenlik mantığıyla okunmaktadır. Her iki coğrafyada da zayıf devlet kapasitesi, sınır aşan militan ağlar, dış operasyon kapasitesi geliştirme riski, büyük güç rekabeti ve yerel krizlerin küresel güvenlik dosyasına dönüşmesi ortak temalar olarak öne çıkmaktadır. Bu durum, Amerikan terörle mücadele düşüncesinin artık tek merkezli bir tehdit algısından parçalı, çok coğrafyalı ve ağ temelli bir tehdit algısına geçtiğini göstermektedir. Irak-Suriye hattının yerini tek bir yeni merkez almamakta; tehdit gevşek bağlantılı güvenlik boşlukları içinde hareket etmektedir.
Stratejinin güçlü yönü ulus inşası yükünden kaçınması, yerel ortakları merkeze alması ve istihbarat ile hedef odaklı kapasite geliştirmeye öncelik vermesidir. Ancak zayıf yönleri de açıktır. Yerel siyasi sorunların aşırı güvenlikleştirilmesi, insan hakları ve yönetişim problemlerinin arka plana itilmesi, zayıf devletlere aşırı sorumluluk yüklenmesi ve büyük güç rekabetinin daha sert hale gelmesi ihtimali dikkate alınmalıdır. “Yönetilmeyen alanlar” kavramı analitik bakımdan işlevsel olsa da bazen karmaşık yerel gerçeklikleri oldukça basitleştirmektedir. Bir bölge boşluk olarak görüldüğünde, orada yaşayan toplumların siyasi talepleri ve devletle ilişkileri güvenlik terminolojisinin gölgesinde kalabilmektedir.
Sonuç olarak ABD’nin yeni terörle mücadele stratejisi terör tehdidinin artık Irak-Suriye merkezli tekil bir alandan çok, Orta Asya’dan Sahel’e uzanan parçalı bir güvenlik kuşağı içinde okunduğunu göstermektedir. Bu kuşakta Afganistan sonrası belirsizlikler, Sahel’deki devlet krizi, Çad Gölü Havzası’ndaki örgütsel süreklilik, Somali’deki kronik isyan, Sudan’daki savaş boşluğu ve Mozambik’teki kırılganlık birbiriyle bağlantılı konulardır. Terörle mücadelenin geleceği, askeri operasyonların ötesinde zayıf devlet kapasitesinin güçlendirilmesi, yerel meşruiyetin artırılması ve bölgesel ortaklıkların sürdürülebilir hale getirilmesinde yatmaktadır.
[i] “2026 U.S. Counterterrorism Strategy”, The White House, https://www.whitehouse.gov/wp-content/uploads/2026/05/2026-USCT-Strategy-1.pdf, (Erişim Tarihi: 07.05.2026).
[ii] “The Widening Scope of Africa’s Militant Islamist Threat.” Africa Center for Strategic Studies, https://africacenter.org/spotlight/2026a-mig-widening-militant-islamist-threat/, (Erişim Tarihi: 07.05.2026).
