Analiz

Çin’in Büyük Güç Stratejisi: Trump ve Putin Zirveleri

Çin, ABD’ye karşı işlemsel ve defansif bir dengeleme yürütürken, Rusya ile stratejik ve ideolojik bir ortaklık kurmaktadır.
Pekin, Washington’ın tarife baskısına karşı pazarlarını korumaya çalışırken, yaptırımlarla sıkışan Rusya üzerinde “tek alıcı” avantajı elde etmiştir.
Trump ile ilişkiler sınırlı ve güvensiz bir pazarlık zemininde kalırken, Putin ile çok kutuplu revizyonist bir cephe inşa edilmektedir.

Paylaş

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

Uluslararası sistemin yapısal dönüşümü, yükselen ve yerleşik güçler arasındaki güç dağılımı ve ittifak dinamikleri üzerinden şekillenmektedir. Modern uluslararası ilişkiler disiplini, küresel aktörlerin dış politika yapım süreçlerini ve stratejik yönelimlerini anlamlandırmak adına yapısal realizm, neorealizm ve konstrüktivizm gibi temel teorik araçları sıklıkla kullanmaktadır. Bu bağlamda Çin, küresel hegemonya mücadelesinde izlediği çift yönlü diplomasi, sistemik kutuplaşmanın ve stratejik ortaklık arayışlarının en somut göstergelerinden biridir. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump ve Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin ile gerçekleştirdiği zirveler, Pekin’in küresel jeopolitikteki konumunu ve tehdit algısını analiz etmek için eşsiz bir laboratuvar sunmaktadır.

İki farklı hegemonik güç odağıyla yürütülen müzakereler; ilişkilerin doğası, somut ekonomik çıktılar, enerji ve jeoekonomik pozisyon, bölgesel krizlere yaklaşım ve söylemsel uyum kriterleri çerçevesinde neorealist güç veya tehdit teorileri üzerinden şekillenmektedir. Pekin’in Washington ile ilişkilerinde defansif ve işlemsel bir dengeleme stratejisi izlerken; Moskova ile ilişkilerinde ise revizyonist bir revizyonu paylaşan stratejik bir ortaklık inşa ettiği görülmektedir.[i]

Çin’in Washington ve Moskova ile kurduğu diplomatik köprülerin yapısal karakteri, sistemik anarşi içerisindeki ittifak kurma davranışlarının iki farklı kutbunu temsil etmektedir. Trump yönetimi döneminde somutlaşan ve sonraki dönemlerde de yapısal bir nitelik kazanan ABD-Çin ilişkileri, neorealist perspektifin öngördüğü üzere sıfır toplamlı bir rekabet, derin bir güvensizlik ve karşılıklı ekonomik bağımlılığın getirdiği kırılganlık ve belirsizlik üzerine kurulmuştur. Trump zirvelerinin odağında yer alan Önce Amerika doktrini, Çin’i “revizyonist bir ekonomik tehdit” olarak kodlamış; bu durum ikili zirveleri kurumsal bir ittifaktan ziyade, pragmatist ve anlık kazanımlara odaklanan bir pazarlık zeminine indirgemiştir. Taraflar arasındaki ilişkilerin doğası küresel liderlik yarışının getirdiği yapısal güvensizlikle ölçülmektedir. Buna karşın Putin liderliğindeki Rusya ile yürütülen zirveler, yerleşik, yapısal ve yüksek güvene dayalı bir ideolojik ortaklığı yansıtmaktadır. Batı’nın çevreleme stratejisine karşı her iki aktörün de hissettiği sistemik tehdit, Moskova-Pekin hattında taktiksel bir işbirliğinin ötesinde, uzun vadeli bir büyük strateji uyumunu beraberinde getirmiştir. Buradaki güven unsuru, liderler düzeyindeki kişisel diplomasinin ötesinde, iki ülkenin küresel statükoyu değiştirme konusundaki ortak ideolojik vizyonundan beslenmektedir.[ii]

Zirvelerin makroekonomik sonuçları incelendiğinde, söylem ile eylem arasındaki asimetri net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Trump-Şi zirvelerinde, küresel finans piyasalarını sarsan devasa ticaret tarifeleri ve karşılıklı yaptırımların gölgesinde, somut ve kalıcı büyük anlaşmaların eksikliği dikkat çekmiştir. Birinci Aşama ticaret anlaşması gibi girişimler, yapısal bir çözüm sunmaktan ziyade genel ticaret söylemleri ve Çin’in Amerikan ürünlerini satın alma taahhütleri gibi geçici ve sınırlı taahhütlerle sınırlı kalmıştır. ABD’nin Çin’in teknoloji firmalarına (Huawei, ZTE vb.) yönelik kısıtlamaları, ekonomik çıktıların pozitif mutabakatlardan ziyade negatif yaptırımlar şeklinde tecelli etmesine yol açmıştır.[iii]

Diğer taraftan Putin-Şi zirveleri ise makroekonomik alanda somut entegrasyon protokollerinin kurumsallaşma zeminidir. Bu zirvelerde ticaret, medya, yüksek teknoloji ve yapay zekâ alanlarında 40’a yakın somut protokol ve anlaşma imzalanmıştır. Çin’in imalat gücü ile Rusya’nın ham madde ve askeri-endüstriyel arka planı, Batı finansal sistemine (SWIFT vb.) alternatif ödeme mekanizmaları geliştirme ortak hedefiyle birleşerek somut ekonomik çıktıları yapısal bir koruma kalkanına dönüştürmüştür.[iv]

Jeoekonomi ve enerji arz güvenliği, Çin’in büyük güç diplomasisinde manivela olarak kullandığı en kritik alanların başında gelmektedir. ABD ile yürütülen müzakerelerde Çin, küresel pazarlara erişimini korumak ve Washington’ın uygulamaya koyduğu tek taraflı gümrük tarifelerinin baskısını hafifletmek adına defansif bir pozisyon almak zorunda kalmıştır. Malakka Dilemması gibi deniz ticaret yollarının kırılganlığı ve ABD donanmasının küresel deniz hatlarındaki hegemonyası, Çin’i Washington karşısında jeoekonomik riskleri yönetmeye zorlamaktadır. Ancak Rusya ile girilen enerji denklemi, Çin’e muazzam bir asimetrik avantaj sağlamaktadır. Batı yaptırımları nedeniyle Avrupa pazarını kaybeden Rusya, enerji ihracatında (Sibirya’nın Gücü 2 boru hatları vb.) tamamen Çin pazarına bağımlı hale gelmiştir. Bu durum, Pekin’e küresel enerji piyasalarında tek alıcı gücü vererek, ham petrol ve doğal gaz fiyatlarını kendi lehine dikte edebildiği, yapısal bir üstünlük alanı yaratmıştır. Rusya’nın jeopolitik sıkışmışlığı, Çin için ucuz enerji kaynağı anlamına gelmekte ve kıtasal hinterlandını güvence altına alarak denizden gelebilecek Amerikan kuşatmasına karşı stratejik bir derinlik sunmaktadır.[v]

Bölgesel çatışma alanları ve kriz yönetimleri, Çin’in diplomatik manevra kabiliyetini sınayan en önemli turnusol kağıtlarıdır. Trump ile gerçekleştirilen zirvelerde, özellikle Ortadoğu ve Kuzey Kore’nin nükleer programı gibi krizler üzerinden işlemsel pazarlıklar yürütülmüştür. Trump’ın “Çin’in İran’a silah ve stratejik teknoloji göndermeyeceği” yönünde güvenceler aldığına dair iddialar ve Washington’ın Pekin’e Tahran üzerinde baskı kurması yönündeki talepleri, ikili ilişkilerde krizlerin birer baskı aracı olarak kullanıldığını göstermektedir. Pekin, buradaki kriz yönetiminde Amerikan yaptırımlarını tamamen delmekten kaçınan ancak Washington’a karşı bir koz olarak elinde tutan dengeli bir taktik gütmüştür. Buna tezat olarak, Rusya ile yürütülen zirvelerde Ukrayna Krizi başta olmak üzere bölgesel savaşlar, Batı merkezli güvenlik mimarisine karşı ortak bir duruşun parçası olarak ele alınmaktadır. Moskova, Çin’in Ukrayna Krizi’ndeki nesnel pozisyonunu açıkça belli etmekte ve bu tutumu takdirle karşıladığını belirtmektedir. Çin, Rusya’nın askeri operasyonlarını doğrudan askeri olarak desteklemese de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki diplomatik koruması ve ekonomik can simidi olma rolüyle, kriz üzerinden Batı’nın normatif üstünlüğünü ve NATO’nun genişleme stratejisini boşa çıkarmayı hedeflemektedir.[vi]

Uluslararası ilişkilerde söylem analizi, aktörlerin niyetlerini ve inşa etmek istedikleri dünya düzenini anlamak açısından kritik öneme sahiptir. Trump ve Şi arasındaki zirvelerin söylemsel boyutu, diplomatik protokollerin ötesine geçmeyen bir nezaket ve derin bir vizyoner ayrışma ile karakterizedir. Amerikan tarafının “Adil ve Karşılıklı Ticaret” söylemine karşı, Çin tarafı “Kazan-Kazan” formülünü ileri sürmüş, ancak taraflar küresel yönetişimin geleceğine dair ortak bir söylem üretememiştir. Trump’ın çok taraflı kurumları hedef alan yaklaşımı, Çin’in kendisini küreselleşmenin hamisi olarak sunma çabasıyla söylemsel bir çatışma yaratmıştır. Putin-Şi zirvelerinde ise tam bir söylemsel ortak yaşam alanı söz konusudur. Yayınlanan ortak bildiriler, Batı’nın küresel hegemonyasına, tek taraflı yaptırımlara ve uluslararası ilişkilerde dayatılan değerlerine karşı ortak bir cephe niteliğindedir. Çok kutupluluk, uluslararası hukukun üstünlüğü ve demokrasinin tekelde olmadığı vurguları, revizyonist bir normatif çerçevenin dışa vurumudur. 

Çin’in Trump ve Putin zirvelerinde sergilediği dış politika pratikleri, Pekin’in pragmatik ve çok boyutlu bir büyük strateji izlediğini doğrulamaktadır. ABD ile olan ilişkiler, yapısal bir sistemik çatışmanın kontrollü bir şekilde yönetilmesi ve ekonomik kayıpların minimize edilmesi üzerine kurulmuş defansif bir nitelik taşımaktadır. Zirvelerdeki pragmatist anlayış ve güvensizlik, iki dev güç arasındaki kaçınılmaz güç mücadelesinin bir yansımasıdır. Öte yandan Rusya ile kurulan ilişkiler, Çin’in küresel revizyonizminde ve ABD hegemonyasını dengeleme arayışında merkezi bir rol oynamaktadır. Asimetrik ekonomik ve enerji avantajı, Pekin’e Moskova karşısında üstün ortak konumu verirken, söylemsel ve stratejik uyum ise Batı merkezli dünya düzenine karşı yeni bir kutbun inşa sürecini hızlandırmaktadır. Sonuç olarak Çin’in bu iki farklı zirve dinamiği üzerinden yürüttüğü diplomasi, küresel siyasetin gelecekte çok kutuplu mu yoksa yeni bir Soğuk Savaş ekseninde katı bir iki kutupluluğa mı evrileceğini belirleyecek en temel jeopolitik parametre olmaya devam edecektir.


[i] Mearsheimer, J. J. (2001). The Tragedy of Great Power Politics. W. W. Norton & Company.

[ii] Hughes, G., & Leoni, Z. (2025). A ‘Reverse Kissinger’? Why Trump’s Anti-China Rapprochement with Russia Is Likely to Fail. In Survival: August–September 2025 (pp. 147-159). Routledge.

[iii] “Five outcomes that would make Trump’s trip to China a success”, Atlantic Council, https://www.atlanticcouncil.org/dispatches/five-outcomes-that-would-make-trumps-trip-to-china-a-success/, (Erişim Tarihi: 21.05.2026).

[iv] “Trump and Putin’s meetings with Chinese leader deliver markedly different messages”, AP News, https://apnews.com/video/trump-and-putins-meetings-with-chinese-leader-deliver-markedly-different-messages-407cfe08de4f434493f68bd622806ce6, (Erişim Tarihi: 21.05.2026).

[v] Hossain, M. B. (2026). Escaping the Malacca Dilemma: How China’s Chokepoint Vulnerability Shapes Its Foreign Policy and Security Behavior in the Indo-Pacific. Available at SSRN 6621723.

[vi] “Trump–Xi Summit: Expert Perspectives on the Stakes and Strategic Outlook”, Stimson, https://www.stimson.org/2026/trump-xi-summit-expert-perspectives-on-the-stakes-and-strategic-outlook/, (Erişim Tarihi: 21.05.2026).

Zeynep Çağla ERİN
Zeynep Çağla ERİN
Zeynep Çağla Erin, 2020 yılında Yalova Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden “Feminist Perspective of Turkish Modernization” başlıklı bitirme teziyle ve 2020 yılında da İstanbul Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Sosyoloji bölümünden mezun olmuştur. 2023 yılında Yalova Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim dalında “Güney Kore’nin Dış Politika Kimliği: Küreselleşme, Milliyetçilik ve Kültürel Kamu Diplomasisi Üzerine Eleştirel Yaklaşımlar” başlıklı yüksek lisans tezini tamamlayarak mezun olmuştur. Şu an Kocaeli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Anabilim dalında doktora eğitimine devam etmektedir. ANKASAM Asya & Pasifik Uzmanı olan Erin’in başlıca ilgi alanları; Asya-Pasifik, Uluslararası İlişkiler’de Eleştirel Teoriler ve Kamu Diplomasisi’dir. Erin iyi derecede İngilizce ve başlangıç seviyesi Korece bilmektedir.

Benzer İçerikler