21. yüzyılda uluslararası sistem, daha önce eşi benzeri görülmemiş bir türbülans döneminden geçmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen, Soğuk Savaş’ın bitimiyle küreselleşen liberal uluslararası düzen, kurum ve normlarıyla birlikte derin bir meşruiyet ve işlevsellik krizi yaşamaktadır. 13-15 Mayıs 2026 tarihlerinde Amerika Birlikte Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping arasında Pekin’de gerçekleşen zirve, yalnızca iki süper gücün ikili ilişkilerindeki konjonktürel bir kırılmayı ve çökmekte olan kurallara dayalı dünya düzeninin gelecekteki yapısal formunu da temsil etmektedir. Dünya bugün, kurumsal ve çok taraflı mekanizmaların yerini kişisel, lider odaklı ve transaksiyonel (işlemsel) diplomasiye bıraktığı bir belirsizlik sarmalındadır.
Diplomasi artık uzun vadeli ittifakların tahkimi veya uluslararası hukukun evrensel ilkelerinin bir aracı olmaktan çıkmış; kısa vadeli kazanımların, asimetrik pazarlıkların ve al-ver ilişkilerinin taktiksel sahası haline gelmiştir. Küresel siyasetin bu denli kurumsallıktan uzaklaşması, küresel piyasalardan makro-güvenlik mimarisine kadar her alanda öngörülebilirliği yok etmektedir. Zirveye dair yayımlanan resmi diplomatik bildiriler, her iki liderin de bir stratejik istikrar ve küresel sorumluluk arayışında olduğunu iddia etse de arka planda devam eden ticaret savaşları, yaptırım rejimleri ve teknolojik ayrışma süreçleri, bu istikrarın ne kadar kırılgan olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir.[i]
Uluslararası ilişkiler teorileri arasında realizm ve onun yapısal varyantı olan neorealizm, Trump-Şi zirvesinin dinamiklerini açıklamakta en güçlü ve rasyonel analitik araçları sunmaktadır. Şi, zirve sırasında bizzat atıfta bulunduğu ve ikili ilişkilerin temel meydan okuması olarak nitelediği Thucydides Tuzağı, yükselen bir gücün mevcut statükocu hegemonu yapısal olarak tehdit etmesiyle ortaya çıkan kaçınılmaz sistemik gerilimi ifade etmektedir. Realist perspektife göre; 2026 Pekin Zirvesi, kalıcı bir barış ve normatif bir entegrasyon arayışından ziyade sistemik ölçekte kaçınılmaz olan bir güç çatışmasını geciktirme, maliyetleri minimize etme ve rekabeti yönetilebilir kılma çabasıdır.
Çin’in ekonomik, askeri ve teknolojik kapasite bağlamında artık ABD’ye karşı tam anlamıyla bir eşit rakip olarak meydan okuduğu bu yeni konjonktürde, Trump’ın Önce Amerika Doktrini, uluslararası anarşi ortamında devletlerin göreceli kazançlarını maksimize etme dürtüsünün somut bir yansımasıdır. Robert Gilpin’in hegemonik savaş ve Güç Geçişi Teorisi çerçevesinden bakıldığında, sistemdeki güç dağılımının değişmesi, kaçınılmaz olarak revizyonist güç ile statükocu güç arasında bir hesaplaşmayı beraberinde getirmektedir. 2026 zirvesi, bu hesaplaşmanın konjonktürel olarak ertelenmesini sağlayan yapısal bir mola olarak okunabilir.
John Mearsheimer’ın Saldırgan Realizm teorisi ise iki gücün de birbirlerinin niyetlerinden asla emin olamayacakları bir güvensizlik ortamında, hayatta kalma ve güvenlik arayışıyla kaçınılmaz olarak güç maksimizasyonuna yöneleceklerini varsaymaktadır. Bu doğrultuda Pekin’deki diplomatik görüşmeler ve el sıkışmalar, yapısal anarşinin doğurduğu derin güvensizliği ortadan kaldırmamaktadır. Liderlerin transaksiyonel diplomasi yaklaşımı, yapısal rekabeti kurumsal yapılar üzerinden değil, doğrudan liderlerin kişisel kararları üzerinden yürütmektedir. Bu durum, devletlerin savunmacı konumsalcılık reflekslerini pekiştirmekte, her iki tarafın da atılan adımları birer taktiksel manevra olarak algılamasına yol açmaktadır.
Liberal teorisyenler, on yıllar boyunca küreselleşme ve ekonomik karşılıklı bağımlılığın devletler arasındaki rasyonel maliyet hesaplarını değiştirerek savaşı ve çatışmayı engelleyeceğini savunmuştur. Ancak 2026 zirvesinin iktisadi arka planı, bu klasik liberal tezin geçerliliğini yitirdiğini ve yerini teoride silahlandırılmış karşılıklı bağımlılık olarak kavramsallaştırılan yeni bir asimetrik güç siyasetine bıraktığını kanıtlamaktadır. Henry Farrell ve Abraham Newman tarafından literatüre kazandırılan bu kavram, küresel tedarik zincirlerinin, finansal ağların ve bilgi merkezlerini kontrol eden devletlerin, bu ağları diğer devletlere karşı bir cezalandırma, gözetleme ve zorlama aracı olarak nasıl kullandığını açıklamaktadır.[ii]
Farrell ve Newman’a göre Panoptikon yani Gözetleme Etkisi, merkezi düğümleri kontrol eden devletlerin küresel bilgi ve para akışını kesintisiz olarak izleme kapasitesine sahip olduğunu da göstermektedir. Trump ve Şi’nin Pekin Zirvesi’nde, Trump’ın resmi delegasyonuyla birlikte Elon Musk, Tim Cook ve Jensen Huang gibi teknoloji devlerinin liderlerinin bizzat yer alması, dijital panoptikonun ekonomi-politik sahnedeki en somut görünümlerinden biridir. Yanis Varoufakis’in ifadesiyle “bulut sermayesini” elinde tutan bu modern teknofeodal derebeyleri, Şi ve Trump gibi egemen güçlerin masasında sadece birer iş insanı olarak değil; milyarlarca insanın verisini, arzusunu ve davranışsal kalıplarını gözetleyen dijital kulelerin asıl sahipleri olarak ağırlanmaktadır.
Zirve esnasında ABD delegasyonunun siber casusluk korkusuyla kendi kişisel cihazlarını kullanamayıp “clean/golden image” olarak adlandırılan özel anti-gözetim telefonlarına mahkum edilmesi; Michel Foucault’nun panoptikonundaki “sürekli izlenme ve sızma” korkusunun devlet aygıtının tepe noktalarında nasıl cisimleştiğini kanıtlamaktadır. Bu zirve; küresel veriyi gözetleyen ve işleyen algoritmik sistemlerin (Apple, Tesla, Nvidia), Farrell ve Newman’ın kuramlaştırdığı “silahlandırılmış karşılıklı bağımlılık” evreninde ulusal egemenliklerin ve jeopolitik müzakerelerin nasıl ana kaldıracı haline geldiğini açıkça gözler önüne sermektedir.[iii]
2026 Pekin Zirvesi’nin geleneksel uluslararası ilişkiler analizlerini aşan ve küresel düzenin dönüşümüne dair radikal bir perspektif sunan en özgün boyutu, zirve delegasyonlarına ve ikili görüşmelere Musk ve Cook gibi teknoloji devlerinin en üst düzeyde dahil olmasıdır. Bu durum, küresel siyaset analisti ve iktisatçı Varoufakis’in kavramsallaştırdığı “Teknofeodalizm” teorisi üzerinden çözümlenebilir. Varoufakis’e göre, geleneksel kapitalizm artık yerini yeni bir sosyo-ekonomik formasyona, yani teknofeodalizme bırakmıştır. Bu yeni düzende zenginlik ve gücün kaynağı artık geleneksel anlamda üretim araçlarına veya pazarlara sahip olmak (kapital biriktirmek) değil; dijital platformları, algoritmaları ve yapay zeka altyapılarını, yani bulut sermayesini kontrol etmektir. Bu doğrultuda Musk (Tesla, SpaceX, xAI, Starlink) ve Cook (Apple) gibi isimler, klasik anlamda birer kapitalist burjuva değil; dijital ekosistemleri, küresel iletişim ağlarını ve veri madenciliği sahalarını mülkiyetinde bulunduran modern “bulut derebeyleri” olarak işlev görmektedir. Bu teknoloji baronları, kullanıcıların dijital emeklerini sömürerek ve geleneksel şirketlerden kendi platformlarında var olabilmeleri için bulut rantı devşirerek devletlerin egemenlik alanlarına ortak olan otonom güç merkezlerine dönüşmüşlerdir.
Zirveye bu isimlerin katılması, uluslararası ilişkilerde devlet dışı aktörlerin ve teknolojik üstünlüğün artık konjonktürel birer lobi unsuru değil, jeopolitik egemenliğin yeni altın standardı haline geldiğini kanıtlamaktadır. İnşacı ve eleştirel bir bakış açısıyla; yapay zeka, kuantum bilgisayarlar, çip üretimi ve uzay teknolojileri üzerindeki egemenlik yarışı, askeri bir kuvvet çarpanı elde etme mücadelesi değildir. Bu yeni yarış, 21. yüzyılın küresel kimliğini, normatif kodlarını ve epistemik otoritesini kimin tanımlayacağına dair ontolojik bir savaştır.
Zirvede kurulması önerilen ve doğrudan liderlerin kontrolünde çalışması planlanan “Ticaret Heyeti” teklifi, serbest piyasa ekonomisinin çok taraflı ve normatif kurallarından ziyade iki liderin doğrudan müdahale edebileceği korumacı bir pazar yönetimi arayışıdır. Bu hamle, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi liberalizmin kurumsal ayaklarının yapısal olarak çöküşünü ve yerine iki taraflı, geçici (ad-hoc) düzenlemelerin ikame edildiğini tescillemektedir. Küresel ticaret mimarisindeki bu deformasyonun en net tarihsel verisi, ABD gümrük tarifelerinin seyridir. 2025 yılında %57 seviyesine kadar fırlayan ABD gümrük tarifelerinin bu zirvede taktiksel olarak %47’ye çekilmesi kararı alınmıştır. Ancak bu indirim, serbest ticaret ilkelerine dayalı bir serbestleşme hamlesi değil; Çin’in nadir toprak elementleri üzerindeki ihracat kısıtlamalarını esnetmesi ve fentanil krizine karşı tedarik zinciri kontrolünde işbirliği sözü vermesi şartına bağlanmış katı bir transaksiyonel takastır.[iv]
Özellikle fentanil krizi eksenindeki tarife geçmişi bu silahlandırma stratejisini doğrulamaktadır. Washington, 2025 yılında Çin kaynaklı fentanil öncül kimyasallarının ticaretini engellemek adına Pekin’e %10, ardından %20’ye varan ek cezai tarifeler uygulamış; Pekin’in Kasım 2025 tarihinde 13 öncül kimyasal üzerinde kontrolleri sıkılaştırma sözü vermesi üzerine tarifeler yeniden %10’a indirilmiştir. Ancak Şubat 2026 tarihinde ABD Yüksek Mahkemesi’nin Learning Resources, Inc. v. Trump davasında bu cezai tarifelerin anayasal sınırları aştığına hükmederek tarifeleri iptal etmesi, Washington’ın iç hukuk ve dış politika araçları arasındaki kurumsal çatışmayı ortaya çıkarmıştır. Peterson Uluslararası Ekonomi Enstitüsü (PIIE) analistlerine göre, tarifelerin ve ticari yaptırımların ulusal güvenlik ya da iç politika kaygılarıyla bu denli yoğun, agresif ve değişken bir biçimde dış politika enstrümanı haline getirilmesi, küresel tedarik zincirlerinde kalıcı ve yapısal bir istikrarsızlık ve güvensizlik dalgası yaratmaktadır.[v] Teknofeodalizm, Westphalia egemenlik paradigmasını sarsmaktadır. Trump ve Şi, küresel düzeni iki kutuplu bir devletler arası sistem olarak dizayn etmeye çalışırken, masanın kenarında oturan bulut derebeyleri, devletlerin kendi sınırları içinde bile tam olarak kontrol edemediği veri ve iletişim akışlarını yönetmektedir. Büyük güç rekabeti, bu yönüyle artık sadece devletlerin ordularının değil, devletlerin bu teknolojik derebeyliklerle kurdukları simbiyotik ve çatışmalı ortaklıkların bir türevidir.
Realizmin en temel kavramlarından biri olan “güvenlik ikilemi”, bir devletin kendi güvenliğini artırmak için attığı adımların rakip devlet tarafından doğrudan bir tehdit olarak algılanması ve karşı silahlanmayı tetiklemesi sürecini ifade eder. Bu ikilem, günümüz küresel siyasetinde en somut ve tehlikeli biçimde Tayvan meselesinde vücut bulmaktadır. ABD yönetiminin Tayvan için onayladığı 11 milyar dolarlık yeni savunma ve gelişmiş silah paketi, Pekin tarafından “kırmızı çizginin açık ve agresif bir ihlali” olarak nitelendirilmiş ve zirvenin en gerilimli müzakere başlığını oluşturmuştur. Çin yönetimi, Trump’a Pekin’de en üst düzey devlet protokolüyle, görkemli törenlerle ve komünist elitlerin yaşam alanı olan Zhongnanhai’de özel turlarla diplomatik bir kabul göstermiş olsa da Tayvan’ın bağımsızlığı ve adaya yönelik Amerikan askeri desteği konusunda tavizsiz ve sert uyarılarda bulunmuştur. Çin’in bu net duruşu karşısında, transaksiyonel diplomasi modelini benimseyen Trump’ın zirve dönüşünde uçakta gazetecilere yaptığı açıklamalar küresel güvenlik mimarisinde ciddi bir sarsıntı yaratmıştır. Trump, Şi’nin derin endişelerini dinledikten sonra, Tayvan’a yönelik 11 milyar dolarlık devasa silah paketinin sevkiyatını ilerletme konusunda henüz kesin bir karar vermediğini ve gerilimi soğutmak istediğini ifade etmiştir.[vi][vii]
Trump’ın Tayvan’a silah satışını Çin’le yürütülen ticari müzakerelerde bir pazarlık kozu olarak masaya süren bu flu tutumu, uluslararası ilişkiler analistlerine göre stratejik bir kırılmaya işaret etmektedir. Bu yaklaşım, 1982 yılında Ronald Reagan yönetiminde şekillendirilen ve Washington’ın Taipei ile ilişkilerini, adaya silah sevkiyatını kesintisiz sürdürme taahhüdünü düzenleyen gayriresmi “Altı Güvence” doktrininin açık bir ihlali ve esnetilmesi anlamına gelmektedir. Trump’ın bu taktiksel geri adımı veya belirsizlik stratejisi, bir yandan Pekin ile yürütülen makro pazarlıklarda geçici bir de-eskalasyon marjı yaratırken, diğer yandan Asya-Pasifik’teki müttefikler (Japonya, Güney Kore, Avustralya) perspektifinde ABD’nin genişletilmiş caydırıcılığının ve güvenlik taahhütlerinin güvenilirliğini yapısal olarak erozyona uğratmaktadır.
Zirve, Ortadoğu’da devam eden ve küresel enerji hatlarını tehdit eden İran’daki savaşın gölgesinde gerçekleşmiştir. Bölgesel bir çatışmanın ötesine geçerek küresel güçlerin vekiller üzerinden gerçekleştirdiği bu savaş, Trump ve Şi tarafından ikili ilişkilerde birer “stratejik kaldıraç” olarak kullanılmıştır. Washington, Pekin’den İran üzerindeki ekonomik ve siyasi nüfuzunu kullanarak Tahran’ı dizginlemesini talep ederken; Pekin, Ortadoğu’daki bu istikrarsızlığı ABD’nin askeri ve diplomatik enerjisini rasyonalize etmesini engelleyen, Washington’ı Asya-Pasifik’e tam anlamıyla odaklanmaktan alıkoyan yapısal bir fırsat olarak değerlendirmektedir. Büyük güçler, bölgesel krizleri çözüme kavuşturmak yerine bu trajedileri birbirlerine karşı jeopolitik ödünler koparma amacıyla koz olarak kullanmaktadır. Bu durum, küresel sistemin ortak güvenlik çıkarları yerine iki süper gücün bencil hayatta kalma ve nüfuz alanı genişletme içgüdülerinin egemen olduğu saf bir sıfır toplamlı oyun mantığıyla çalıştığını bir kez daha teyit etmektedir.
Stratejik ve ampirik çıktılar bütüncül bir yaklaşımla değerlendirildiğinde, Brookings, CSIS ve Konsey İlişkileri (CFR) analistlerinin de vurguladığı üzere; 2026 Pekin Zirvesi, büyük yapısal kırılmaları çözememiş ancak iki gücün de ihtiyaç duyduğu hassas bir geçici yumuşama dönemini kilitlemeyi başarmıştır. Zirvenin somut, ölçülebilir ve ticari nitelikteki en önemli çıktısı, Çin’in Amerikan havacılık tarım ve enerji (sıvılaştırılmış doğalgaz-LNG) sektörlerinden milyarlarca dolarlık yeni alımlar yapmayı taahhüt etmesidir. Bu ticari paket, Trump’ın iç politikada Amerikan üreticilerine ve seçmen tabanına sunabileceği somut bir zafer nişanesi işlevi görmektedir.[viii] Buna karşılık Şi, ABD’nin Tayvan konusundaki askeri adımlarını yavaşlatma sinyali vermesini sağlayarak ve teknolojik ambargoların (özellikle yapay zeka çipleri ve yarı iletken kısıtlamaları) genişletilmesini durduracak gevşek bir diyalog mekanizması kurarak Çin ekonomisinin yapısal dönüşümü ve iç istikrarı için kritik önemde olan zamanı kazanmıştır.
Sonuç olarak, karar alıcıların kişisel algılarına, psikolojik dalgalanmalarına ve rasyonel olmayan taktiksel tercihlerine bağımlı hale gelen kriz yönetimi mekanizmaları, olası bir diplomatik veya askeri hatayı doğrudan küresel bir savaşa tahvil etme potansiyelini barındırmaktadır. Son tahlilde, sistemik belirsizlik artık uluslararası ilişkilerin konjonktürel bir yan ürünü veya istisnai bir anomalisi olmaktan çıkmış; küresel anarşinin yeni ontolojik, yapısal ve kalıcı bir karakteri haline gelmiştir. 2026 Pekin Zirvesi, sistemik paradigma krizine yapısal ve kurumsal bir çözüm üretememiş; aksine küresel güç dengesindeki yapısal türbülansın derinleşme sürecinde büyük güçlere sadece taktiksel bir nefes alma penceresi işlevi görmüştür.
[i] “President Xi Jinping Holds Talks with U.S. President Donald J. Trump”, Ministry of Foreign Affairs People’s Republic of China, https://www.fmprc.gov.cn/eng/xw/zyxw/202605/t20260514_11910330.html, (Erişim Tarihi: 14.05.2026).
[ii] “Weaponized Interdependence: How Global Economic Networks Shape State Coercion”, Harvard Kennedy School, https://www.belfercenter.org/publication/weaponized-interdependence-how-global-economic-networks-shape-state-coercion, (Erişim Tarihi: 14.05.2026).
[iii] Saura García, C. (2024). The age of datafeudalism: From digital panopticon to synthetic democracy. Philosophy & Technology, 37(3), 98.
[iv] “Fentanyl, China, and Trump’s 2025 tariffs”, PIIE, https://www.piie.com/blogs/realtime-economics/2026/fentanyl-china-and-trumps-2025-tariffs, (Erişim Tarihi: 14.05.2026).
[v] Aynı yer.
[vi] “China offers Trump grand welcome, but issues warning on Taiwan”, PBS News, https://www.pbs.org/newshour/show/china-offers-trump-grand-welcome-but-issues-warning-on-taiwan, (Erişim Tarihi: 14.05.2026).
[vii] “Elon Musk and Jensen Huang among CEOs joining Trump on China trip”, BBC, https://www.bbc.com/news/articles/c5yx757w048o, (Erişim Tarihi: 14.05.2026).
[viii] “Beyond Taiwan, a ‘Decent Peace’ at the Trump-Xi Summit”, CFR, https://www.cfr.org/articles/beyond-taiwan-a-decent-peace-at-the-trump-xi-summit, (Erişim Tarihi: 14.05.2026).
