Tukidides Tuzağı, yükselen bir gücün mevcut hâkim/yerleşik güce meydan okuması sonucunda ortaya çıkan krizlerin, yükselen güç ile yerleşik gücü savaşa sürükleme ihtimalini ifade eden bir uluslararası ilişkiler kavramıdır. Antik Yunan tarihçisi Thucydides, Peloponez Savaşı’nı anlattığı eserinde, “Atina’nın yükselişi karşısında yerleşik güç olan Sparta’da korkunun ortaya çıkmasının Peloponez Savaşı’nı kaçınılmaz kıldığı” görüşüne yer vermiştir.
Tukidides Tuzağı kavramını günümüzde yeniden gündeme taşıyan isim Graham Allison’dır. Allison, 2017 yılında yayımladığı çalışmasında, tarihte yükselen güç ile yerleşik hegemon güç arasındaki rekabetin çoğu zaman savaşa yol açtığını ileri sürmüştür.
Tukidides Tuzağı’nın genel işleyiş mantığı üç aşamada açıklanabilir:
- Yeni bir güç hızla yükselir.
- Mevcut küresel hegemon güç bu yükselişi kendisine tehdit olarak algılar.
- Küresel ölçekte değişen güç dengeleri sonucunda, yerleşik güç ile yükselen güç arasında karşılıklı korku, yanlış hesaplama, silahlanma yarışı, krizler ve güvenlik kaygıları artmaktadır.
- Bu durum ise taraflar arasında savaş ihtimalini yükseltmektedir.
Günümüzde Çin, yükselen güç olarak tanımlanırken; Amerika Birleşik Devletleri (ABD) mevcut küresel hegemon güç olarak değerlendirilmektedir. İki ülke arasında devam eden ticaret savaşları, teknoloji rekabeti, İran-ABD/İsrail savaşı, Tayvan meselesi, Asya Pasifik’teki jeopolitik mücadele ve nadir toprak elementlerine ilişkin rekabet, Tukidides Tuzağı çerçevesinde analiz edilmektedir. Günümüz uluslararası ilişkiler sistemi bir ara döneme, yani güç geçiş dönemlerinin olduğu küresel hegemonya değişimlerinin yaşandığı sürece girmiştir. Bu süreçte ise devletler arasındaki rekabet alanlarına ilişkin kozlar henüz paylaşılmamış ve taşlar yerine oturmamıştır. Kısaca bölgesel ve küresel devler arasındaki güç mücadelesi her geçen gün artmaktadır.
Tukidides Tuzağı’na yönelik eleştiriler de dikkate alındığında, tarihte güç geçişlerinin tamamının savaşa yol açmadığı görülmektedir. Teknolojik gelişmeler sonrasında savaşsız güç geçişleri de yaşanmıştır. Günümüzde özellikle nükleer silahların oluşturduğu caydırıcılık, büyük ölçekli savaşların ortaya çıkmasını engelleyebilmektedir. Bunun yanı sıra ekonomi başta olmak üzere birçok alanda artan karşılıklı bağımlılık da savaş maliyetlerini yükselterek büyük savaşları önleyici bir etki oluşturabilmektedir.
Bu nedenle Tukidides Tuzağı, kaçınılmaz bir kader değil, dikkat edilmesi gereken bir risk modeli olarak da değerlendirilebilir. Akademik çerçevede Tukidides Tuzağı, uluslararası ilişkilerde güç dengelerinin değişmesi sonucunda ortaya çıkan jeopolitik ve jeoekonomik rekabetin, bilimsel ve teknolojik gelişmelerle birlikte güvenlik ikilemini derinleştirdiğini ve bu durumun büyük güçler arasında savaş olasılığını artırdığını ileri süren bir “güç geçiş teorisi” olarak tanımlanabilir.
Antik Yunanistan coğrafyasında gerçekleşen Peloponez Savaşı, MÖ. 431-404 yılları arasında, dönemin en güçlü deniz gücü olan Atina ile en güçlü kara ordusuna sahip Sparta arasında gerçekleşmiştir. Taraflar arasında zaman zaman ateşkesler sağlanmasına rağmen savaş yaklaşık 27 yıl sürmüştür. Savaşın galibi, dönemin hegemon gücü olan Sparta olmuştur. Günümüzle benzetme yapıldığında, Atina yükselen güç olarak Çin’e, Sparta ise yerleşik hegemon güç olarak ABD’ye karşılık gelmektedir. Sparta, savaşın son dönemlerinde Pers İmparatorluğu’ndan aldığı askeri ve mali destekle güçlü bir donanma kurmuş ve Atina’nın deniz üstünlüğünü kırmıştır. Savaş sonucunda Atina, Sparta karşısında teslim olmak zorunda kalmıştır.
Peloponez Savaşı’nın sonuçları özetlendiğinde:
- Yükselen güç olan Atina’nın Ege Denizi ve çevresindeki üstünlüğü tamamen sona ermiştir.
- Yerleşik/hegemon güç olan Sparta, kısa süreliğine Yunanistan’ın en güçlü devleti haline gelmiştir.
- Yunan şehir devletleri ekonomik ve askeri açıdan ciddi şekilde yıpranmıştır.
- Uzun savaş süreci sonunda Atina tamamen yenilmiş, Sparta ise derin yapısal zararlar almıştır.
- Sparta’nın askeri ve ekonomik olarak zayıflaması sonucunda Makedonya Krallığı’nın yükselişi kolaylaştırmıştır.
- Büyük İskender’in babası II. Filip döneminde Yunan şehir devletlerinin kontrolü Makedonya Krallığı’na geçmiştir.
Peloponez Savaşı sonrasında ne Atina ne de Sparta kalıcı bir savaş zaferi elde edebilmiştir. Her iki güç de birbirini askeri ve ekonomik olarak yıprattığı için ortaya çıkan güç boşluğundan Makedonya Krallığı yararlanmıştır. Bu bağlamda nihai kazanan, kısa süre içinde bölgesel ve küresel hegemonya kuran Makedonya Krallığı olmuştur.
ABD Başkanı Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping arasında 14-15 Mayıs 2026 tarihlerinde Pekin’de gerçekleşen zirvede, Şi tarafından “Tukidides Tuzağı’na düşmeyelim” uyarısı yapılmıştır. Bu çerçevede Şi’nin Washington’a vermek istediği temel mesaj, “olası bir savaş durumunda gerçek kazananın ne Pekin ne de Washington olacağıdır.” Olası bir savaşta taraflardan biri görece üstünlük elde etse bile bu üstünlük kalıcı olmayacaktır. Şi’ye göre Çin ve ABD arasında yaşanabilecek olası bir savaş, Makedonya Krallığı’nın yükselişinde olduğu gibi, uzun vadede üçüncü aktörlerin güç kazanmasına imkân sağlayabilir.
Tukidides Tuzağı bağlamında, dönemin yükselen gücü Atina’nın Çin’e, yerleşik hegemon güç Sparta’nın ise ABD’ye benzetilmesi durumunda; aradan sıyrılan ve nihai kazancı elde eden aktörün Makedonya Krallığı olduğu görülmektedir. Burada sorulması gereken temel soru, geçmişte Makedonya Krallığı etkisinin, günümüzde hangi devletle ilişkilendirilebileceği sorusudur. Olası bir ABD-Çin savaşı sonrasında, her iki ülkenin birbirlerinin kapasitelerini yıpratması sonucunda üçüncü bir aktör olarak hangi ülke yükselecektir? Türkiye mi, Türk Devletleri Teşkilatı mı, Hindistan mı, Rusya mı, Birleşik Krallık mı, yoksa Avrupa’dan herhangi bir devlet mi?”
Donald Trump, 2026 yılının Mart ayında Şi Cinping ile görüşmek için randevu talebinde bulunmuş, ancak bu görüşme ertelenmiştir. Görüşmenin ertelenmesinin nedeni olarak, Trump’ın İran konusunda güçlü bir pozisyon elde ederek Çin’le masaya daha güçlü oturma isteği olarak analiz edilmiştir. Ancak İran Savaşı’nda beklenen başarı sağlanamayınca Trump, 14-15 Mayıs 2026 tarihinde Pekin’de gerçekleştirilen zirveye görece zayıf bir pozisyonda katılmak zorunda kalmıştır. Zirvede özellikle Tayvan meselesi gündeme gelmiştir. Bu konuyu gündeme getiren taraf Çin olmuştur. Geçmişte bu konu çoğunlukla ABD tarafından gündeme getirilirken, bu kez Çin doğrudan kendi kırmızı çizgilerini vurgulamıştır. Şi, Tayvan’ın Çin için “stratejik bir kırmızı çizgi” olduğunu açıkça ifade etmiştir. Genel olarak zirvede, ABD ile Çin’in rekabeti tamamen çatışmaya dönüşmeden yönetilebilir seviyede tutma eğilimi öne çıkmıştır. Taraflar tam bir uzlaşmadan ziyade kontrollü rekabet anlayışıyla hareket etmeyi tercih etmiştir.
Pekin’de gerçekleştirilen zirveye Trump’ın çok sayıda zengin iş insanıyla katılması, ABD ekonomisinin Çin’e olan bağımlılığını ve büyük sermaye gruplarının dış politika üzerindeki etkisini ortaya koyması bakımında önemlidir.
Trump, ilk başkanlık döneminde olduğu gibi ikinci döneminin ilk aylarında da Çin’e yönelik gümrük tarifeleri uygulamış, ancak Çin’in karşılık vermesiyle ticaret savaşı derinleşmiştir. Çin’den ABD’ye ihraç edilen ürünlerin pahalanması, ABD’de enflasyon baskısı oluşturmuş ve bu durum Trump’ı geri adım atmaya zorlamıştır. Hiçbir güç yalnızca korumacı politikalar ve ticaret kısıtlamalarıyla kalıcı hegemonya kuramaz. Çin, ABD tarafından kurulan ve ABD’nin lehine işlemesi beklenen Birleşmiş Milletler ve Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kurumlar aracılığıyla yükselmiş ve rekabet gücünü arttırarak ABD’ye meydan okumaya başlamıştır. Ekonomik ilişkiler bağlamında Çin, ABD’den ithal ettiği tarım ürünlerinde (özellikle mısır ve soya fasulyesi) yaklaşık %80 oranında azaltmaya gitmiştir. Bu durum ABD’li çiftçileri olumsuz etkilemiştir. Çin ise bu ürünleri büyük ölçüde Brezilya’dan ithal etmeye başlamıştır.
ABD ile Çin, Orta Doğu, Afrika, Türkistan, Avrupa ve Asya-Pasifik başta olmak üzere birçok ticaret güzergâhı ve lojistik merkezinde hem rekabet etmekte hem de birbirine bağımlı bir ekonomik ilişki yürütmektedir. 2025 yılı itibarıyla iki ülke arasındaki ticaret hacmi yaklaşık 445 milyar dolar seviyesindedir. Aynı yıl ABD’nin Çin’e ihracatı yaklaşık 106 milyar dolar, Çin’den ithalatı ise yaklaşık 438 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. Bu durum, ABD aleyhine ve Çin lehine büyük bir dış ticaret açığının bulunduğunu göstermektedir.
Küresel ölçekte değerlendirildiğinde dünya Gayri Safi Yurt İçi Hasılası’nın (GSYİH) yaklaşık %15’i ABD’de, yaklaşık %30’u ise Çin’de üretilmektedir. ABD’nin toplam ekonomik büyüklüğü yaklaşık 30 trilyon dolar, Çin’in ekonomik büyüklüğü ise yaklaşık 20 trilyon dolar seviyesindedir. Bu iki ülke her ne kadar rakip gibi görünse de aralarında çok boyutlu bir karşılıklı bağımlılık bulunmaktadır. Çin, yaklaşık 1,4 milyarlık nüfusunun refah düzeyini artırabilmek ve sürdürülebilir ekonomik büyümesini devam ettirebilmek için, başta yaklaşık 340 milyon nüfusa sahip ABD olmak üzere dünyanın tüm bölgeleriyle kesintisiz ve sürdürülebilir bir şekilde ithalat ve ihracat yapmak zorundadır. Dolayısıyla taraflar arasında çıkabilecek olası bir savaş, Tukidides Tuzağı kuramında öngörüldüğü gibi, hem ABD’yi hem de Çin’i derinden etkileyebilecek sonuçlar doğurma potansiyeline sahiptir. Diğer taraftan bu iki süper güç arasında yaşanacak olası bir savaş yalnızca iki ülkeyi değil, küresel ekonomi ve uluslararası sistemi de derinden sarsabilecek niteliktedir.
