Analiz

Trump’ın Suudi Arabistan’la Nükleer Anlaşması

ABD, Suudi Arabistan’a yönelik geleneksel koşullarını önemli ölçüde değiştirmektedir.
Anlaşma, Çin’le küresel rekabetin Orta Doğu’ya yansımasını göstermektedir.
Nükleer işbirliği, bölgesel güç dengeleri ve nükleer yayılma tartışmalarını yeniden gündeme taşımaktadır.

Paylaş

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

Donald Trump yönetiminin Suudi Arabistan’la imzaladığı sivil nükleer işbirliği anlaşması, yalnızca iki ülke arasındaki enerji alanındaki ortaklığı derinleştiren teknik bir düzenleme olarak değerlendirilmemektedir.[i] Anlaşma, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) uzun yıllardır Orta Doğu’da benimsediği güvenlik ve diplomasi anlayışında önemli bir dönüşüme işaret etmektedir. Washington yönetimi, geçmişte Suudi Arabistan’ın Amerikan nükleer teknolojisine erişimini İsrail’le diplomatik normalleşme şartına bağlamaktaydı. Trump yönetiminin ise bu temel koşuldan büyük ölçüde vazgeçmesi, ABD dış politikasının ideolojik ve güvenlik merkezli yaklaşım yerine daha pragmatik ve ekonomik çıkar odaklı bir çizgiye yöneldiğini göstermektedir. Bu yönüyle söz konusu anlaşma, yalnızca ABD-Suudi Arabistan ilişkilerini değil, aynı zamanda Orta Doğu’daki güç dengelerini ve küresel rekabeti de yeniden şekillendirebilecek potansiyele sahiptir.

Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin Orta Doğu politikası büyük ölçüde İsrail’in güvenliğini merkeze alan bir anlayış üzerine inşa edilmiştir. Özellikle sivil nükleer teknoloji transferleri gibi stratejik alanlarda Washington, bölgesel dengeleri gözeterek hareket etmiş ve teknoloji paylaşımını sıkı siyasi şartlara bağlamıştır. Trump yönetiminin Suudi Arabistan’la yaptığı anlaşmanın bu geleneksel yaklaşımı değiştirmesi, ABD’nin bölgesel önceliklerinde farklılaşmaya gidildiğini ortaya koymaktadır. Her ne kadar Trump daha sonra yaptığı açıklamada anlaşmanın Abraham Anlaşmaları’na katılım şartına bağlı olduğunu ifade etmiş olsa da anlaşmanın kamuoyuna yansıyan içeriğinde böyle bir zorunluluğun açık biçimde yer almaması dikkat çekmektedir.[ii] Bu durum, İsrail’in güvenlik kaygılarının artık Washington’un tek belirleyici önceliği olmadığını göstermektedir.

Bu değişimin arkasındaki temel nedenlerden biri, ABD ile Çin arasında giderek sertleşen küresel rekabettir. Son yıllarda Pekin yönetimi, Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında Körfez Ülkeleriyle enerji, altyapı ve teknoloji alanlarında önemli ortaklıklar geliştirmiştir. Suudi Arabistan da Çin’le ekonomik ilişkilerini derinleştirirken nükleer enerji alanında alternatif işbirliklerine açık olduğunu çeşitli dönemlerde dile getirmiştir. Bu nedenle Washington açısından Suudi Arabistan’ın Çin teknolojisine yönelmesi yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir risk olarak değerlendirilmektedir. Trump yönetiminin anlaşmayla verdiği temel mesaj, Riyad’ın nükleer enerji alanında Pekin yerine Washington’la çalışmasının ABD açısından daha önemli hâle geldiğini göstermektedir. Böylece anlaşma, enerji işbirliğinin ötesinde büyük güç rekabetinin yeni bir cephesi niteliğini kazanmaktadır.

Trump’ın ikinci başkanlık döneminde öne çıkan “Önce Amerika” yaklaşımı da bu anlaşmanın arkasındaki temel dinamiklerden biri olarak değerlendirilmektedir. Yönetim, dış politikada ideolojik hedefler yerine ekonomik kazanç ve stratejik avantaj sağlayacak anlaşmalara öncelik vermektedir. Suudi Arabistan’ın büyük ölçekli nükleer enerji yatırımlarında Amerikan şirketlerinin yer alacak olması, ABD ekonomisi açısından uzun vadeli ticari fırsatlar yaratmaktadır. Özellikle nükleer reaktör üreticisi Westinghouse gibi şirketlerin milyarlarca dolarlık projelerde görev alabilecek olması, anlaşmanın ekonomik boyutunu güçlendirmektedir. Bunun yanında Washington, Çin ve Rusya’nın küresel nükleer enerji pazarındaki etkinliğini sınırlandırmayı da hedeflemektedir.

Bununla birlikte anlaşmanın en fazla tartışılan yönü, nükleer silahların yayılmasına ilişkin oluşturduğu risklerdir. Basına yansıyan bilgilere göre anlaşma, Suudi Arabistan’ın kendi topraklarında uranyum zenginleştirmesine belirli ölçüde izin vermektedir. Ayrıca gelecekte askerî nükleer programa yönelinmesini kesin biçimde engelleyen bağlayıcı denetim mekanizmalarının bulunmadığı ileri sürülmektedir. Bu yönüyle anlaşma, 2009 yılında Birleşik Arap Emirlikleri’yle (BAE) imzalanan ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın sıkı denetimlerini içeren nükleer işbirliği modelinden ayrılmaktadır. Teknik açıdan uranyum zenginleştirme kapasitesine sahip olmak doğrudan nükleer silah üretimi anlamına gelmese de böyle bir altyapının gelecekte askerî amaçlarla kullanılabilme ihtimali uluslararası kamuoyunda ciddi endişeler doğurmaktadır.

Bu durum özellikle İsrail’de sert eleştirilere neden olmuştur. Eski Savunma Bakanı Avigdor Lieberman, Suudi Arabistan’ın sivil nükleer programının tüm Orta Doğu’da “çılgın bir silahlanma yarışını” tetikleyebileceğini savunmuştur.[iii] İsrail’in resmî olarak kabul etmese de nükleer silahlara sahip olduğu yönündeki yaygın kanaat dikkate alındığında, Tel Aviv yönetiminin bölgede yeni bir nükleer kapasitenin oluşmasına mesafeli yaklaşması şaşırtıcı değildir. İsrail’in son yıllarda İran’ın nükleer faaliyetlerini ulusal güvenliğine yönelik en büyük tehditlerden biri olarak tanımladığı düşünüldüğünde, Suudi Arabistan’ın benzer teknik kapasitelere ulaşma ihtimali bölgesel güvenlik algısını daha karmaşık hâle getirmektedir.

Anlaşmaya yönelik eleştiriler yalnızca İsrail’le sınırlı kalmamaktadır. ABD Kongresi’ndeki Demokrat üyeler de düzenlemenin İran’ın nükleer hedeflerini daha da hızlandırabileceğini ve bölgesel istikrarsızlığı artırabileceğini ileri sürmektedir. Bu eleştirilerin temelinde güvenlik ikilemi olarak tanımlanan uluslararası ilişkiler dinamiği bulunmaktadır. Bir devletin güvenliğini artırmaya yönelik attığı adımlar, diğer aktörler tarafından tehdit olarak algılanabilmekte ve karşılıklı silahlanma süreçlerini tetikleyebilmektedir. Suudi Arabistan’ın nükleer altyapısını geliştirmesi, İran’ın kendi nükleer kapasitesini daha ileri seviyeye taşıma yönündeki motivasyonunu artırabileceği gibi Türkiye, Mısır ve BAE gibi bölgesel aktörlerin de uzun vadeli stratejik hesaplarını etkileyebilecektir.

Riyad açısından değerlendirildiğinde ise anlaşmanın yalnızca güvenlik boyutu bulunmamaktadır. Suudi Arabistan, “Vizyon 2030” programı kapsamında ekonomisini petrol bağımlılığından uzaklaştırmayı hedeflemektedir. Elektrik tüketiminin hızla arttığı ülkede nükleer enerji, uzun vadede enerji arz güvenliğini güçlendirecek alternatiflerden biri olarak görülmektedir. Petrol fiyatlarındaki dalgalanmaların ekonomi üzerindeki etkisini azaltmak, iç tüketimde petrol kullanımını düşürmek ve daha fazla petrolü ihraç edebilmek açısından nükleer enerji stratejik önem taşımaktadır. Bu nedenle Riyad yönetimi, nükleer teknolojiyi yalnızca güvenlik meselesi olarak değil, ekonomik dönüşüm programının önemli bir parçası olarak değerlendirmektedir.

Anlaşmanın siyasi sonuçları da dikkat çekmektedir. Suudi Arabistan, ABD’den uzun süredir talep ettiği stratejik nükleer işbirliğini elde ederken İsrail’i resmen tanımak veya Filistin devleti konusundaki tutumundan geri adım atmak zorunda kalmamıştır. Bu durum, Washington’un mevcut koşullarda Suudi Arabistan ile İsrail arasında kapsamlı bir normalleşme sürecinin kısa vadede mümkün olmadığı yönünde değerlendirme yaptığını göstermektedir. Gazze’de devam eden çatışmalar ve İran’la yaşanan gerilim, bölgesel diplomatik ortamı önemli ölçüde değiştirmiştir. Trump yönetimi de bu gerçeklik doğrultusunda daha ulaşılabilir hedeflere yönelmeyi tercih etmiş görünmektedir.

Öte yandan anlaşmanın zamanlaması da dikkat çekicidir. ABD ile İran arasındaki askerî gerilimin sürdüğü bir dönemde Washington’un Körfez Ülkeleriyle ilişkilerini güçlendirme çabası, bölgesel ittifak yapısını yeniden tahkim etme stratejisinin parçası olarak değerlendirilmektedir. Suudi Arabistan’ın savaş sürecinde gerilimin tırmandırılmasına mesafeli yaklaşması ve ABD ile İran arasında tansiyonun düşürülmesini desteklemesi, Washington açısından Riyad’la ilişkilerin daha da önemli hâle gelmesine katkı sağlamıştır. Dolayısıyla nükleer anlaşma, yalnızca enerji alanındaki işbirliği değil, aynı zamanda ABD’nin Körfez güvenlik mimarisini yeniden şekillendirme girişimi olarak da okunabilir.

Sonuç olarak Trump yönetiminin Suudi Arabistan’la imzaladığı nükleer anlaşma, ABD dış politikasının değişen önceliklerini ortaya koyan önemli bir dönüm noktası niteliğindedir. İsrail merkezli geleneksel yaklaşımın yerini Çin’le küresel rekabeti önceleyen ve ekonomik çıkarları merkeze alan daha pragmatik bir strateji almaktadır. Bununla birlikte anlaşmanın nükleer silahların yayılması, bölgesel güç dengeleri ve güvenlik ikilemi üzerindeki etkileri uzun yıllar tartışılmaya devam edecektir. Suudi Arabistan’ın enerji dönüşümünü destekleyen bu işbirliği, aynı zamanda Orta Doğu’da yeni bir stratejik rekabet döneminin başlangıcı olabilecek niteliktedir. Önümüzdeki süreçte anlaşmanın uygulanma biçimi, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetim mekanizmaları ve İran’ın vereceği tepkiler hem bölgesel güvenliğin hem de küresel nükleer yayılmanın geleceğini belirleyen temel unsurlar arasında yer alacaktır.


[i] Bush, Daniel. ”Trump’s Nuclear Deal with Saudis Jettisons Longstanding US Demands”, BBC News, https://www.bbc.com/news/articles/cz05lx0xpero, (Erişim Tarihi: 26.07.2026).

[ii] Aynı yer.

[iii] Aynı yer.

Ali Caner İNCESU
Ali Caner İNCESU
Ali Caner İncesu, 2012 yılında Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden mezun olmuştur. Eğitimine Kapadokya Üniversitesi Turist Rehberliği ön lisans programında devam etmiş ve 2017 yılında mezun olmuştur. 2022 yılında Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler ve Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi'nde Seyahat İşletmeciliği ve Turizm Rehberliği alanlarında yüksek lisans eğitimlerini başarıyla tamamlamıştır. 2024 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde University of Maryland Global Campus (UMGC) Siyaset Bilimi lisans programından mezun olmuştur. 2023 yılı itibarıyla Kapadokya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde doktora eğitimine devam etmektedir. 2022 yılında Paraguay Cumhuriyeti Büyükelçiliği’nde (Ankara) özel danışmanlık görevi de yürüten İncesu, ileri seviyede İspanyolca ve İngilizce bilmekte olup İngilizce ve İspanyolca dillerinde yeminli tercümandır. Çalışma alanları Latin Amerika, uluslararası hukuk ve turizmdir.

Benzer İçerikler