Uluslararası hukuk, gücünü devletlerin önceden kabul ettiği kurallara bağlı kalmasından ve bu bağlılığı siyasi şartlar değiştiğinde de korumasından almaktadır. Bu sebeple 9 Ekim 2026 tarihinde yaşanan iki gelişmenin aynı güne sığması dikkat çekicidir. İlk olarak Güney Afrikalı hukukçu Navi Pillay, Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmüş; birkaç saat sonra da Washington, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni (UCM) kurum olarak hedef alan kapsamlı yaptırımlar açıklamıştır.[i] Zamanlama güçlü bir siyasi anlam taşımakla beraber iki karar arasında doğrudan nedensellik kurmaya yetecek bir kanıt bulunmamaktadır. Yine de ortaya çıkan manzara, uluslararası adaletin hem saygınlık kazandığı hem de maddi dayanaklarının baskı altına alındığı bir dönemi açık biçimde göstermektedir.
Nobel Komitesi, Pillay’ın ödüllendirilmesini barışa ve uluslararası hukuk düzenine yaptığı katkıyla açıklarken, hukuk kurumlarının siyasi saldırı altında bulunduğunu özellikle vurgulamıştır.[ii] Böylece ödül, başarılı bir hukukçunun uzun meslek hayatını onurlandırmanın ötesinde, devletlerarası ilişkilerde mahkemelerin taşıdığı değere ilişkin bir tutum beyanına dönüşmüştür. Ancak sembolik destek ile kurumsal dayanıklılık arasında önemli bir mesafe vardır. Zira bir mahkemenin itibarı, kararlarının duyulmasını sağlarken; banka hesabı, sigorta poliçesi, yazılım lisansı ve çalışanlarının maaşı, günlük faaliyetin sürmesini mümkün kılmaktadır.
Amerikan yaptırımlarının ağırlığı tam da bu gündelik işleyişte hissedilecektir. Açıklanan düzenleme, UCM’yi Amerikan finans hizmetlerinden, teknoloji şirketlerinden ve dolar kullanımından uzaklaştırırken, ABD bağlantılı kuruluşlara ilişkilerini sonlandırmaları için altı aylık bir geçiş süresi tanımaktadır.[iii] Telekomünikasyon, bazı emeklilik ödemeleri ve tutuklularla ilgili işlemler için istisnalar bulunsa da bankalar ile sigorta şirketleri çoğu kez hukuki sınırın ötesinde tedbir almaktadır. Çünkü büyük bir pazarla karşı karşıya gelme ihtimali, şirketleri açıkça yasaklanmamış işlemlerden bile çekilmeye yöneltebilir.
Mahkemenin tepkisi bu nedenle hukuk dilinin dışına taşan bir kaygıyı yansıtmaktadır. UCM, yaptırımların bir antlaşmayla kurulan bağımsız yargı kurumunu hedef aldığını belirterek 125 taraf devleti kurumu korumaya çağırmıştır.[iv] Bu çağrı, Lahey’deki binanın açık tutulmasından daha geniş bir sorumluluk doğurmaktadır. Tanıkların korunması, delillerin güvenli biçimde saklanması, mağdurlara ulaşılması ve personelin farklı ülkelerde çalışabilmesi; kesintisiz ödeme kanalları, teknik altyapı ve diplomatik erişim gerektirmektedir. Bunlardan herhangi birinin aksaması, aylarca toplanan delillerin mahkeme salonuna ulaşmasını geciktirebilir.
Washington’ın itirazının kökleri uzun süredir devam eden egemenlik tartışmalarına uzanmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, Roma Statüsü’ne taraf olmadığı için mahkemenin Amerikan vatandaşları üzerinde yetki kuramayacağını savunmakta, İsrailli yetkililere yönelik işlemleri de müttefikinin egemenliğine müdahale olarak görmektedir. UCM ise suçun taraf bir devletin toprağında işlendiği iddiası bulunduğunda failin vatandaşlığından bağımsız biçimde yetki doğabileceği kanaatindedir. Hukuki anlaşmazlık burada açıkça görülmektedir; fakat yaptırımlar, bu tartışmayı kararların doğruluğundan çıkarıp mahkemenin çalışıp çalışamayacağı noktasına taşımaktadır.
Bu yöntem, askerî müdahale kadar görünür olmadığı hâlde benzer ölçüde belirleyici sonuçlar üretebilir. Bir mahkemenin kapısına kilit vurulmasına gerek kalmadan ödeme sistemleri daraltılabilir, uzmanlarla yapılan sözleşmeler zorlaşabilir ve dijital hizmetlerin devamı belirsizleşebilir. Üstelik Amerikan pazarına erişen üçüncü ülke şirketleri, kendi hükümetleri UCM’yi desteklese bile ticari risk hesabıyla geri çekilebilir. Böylece tek bir devletin yaptırım kararı, resmî sınırlarının çok ötesinde bir uyum zinciri meydana getirir ve uluslararası kurumların fiilî bağımsızlığını özel şirketlerin risk iştahına bağlar.
Bununla beraber UCM’ye destek vermek, mahkemenin her kararını tartışmasız kabul etmek anlamına gelmemektedir. Kurum; soruşturmaların yavaşlığı, dosya seçimindeki dengesizlik iddiaları ve Afrika ülkelerine uzun süre yoğunlaşması nedeniyle yıllardır eleştirilmektedir. Bu eleştiriler mahkemenin hesap verebilirliğini geliştirebilir, fakat mali baskıyla yargısal faaliyeti felce uğratmak başka bir sonuç doğurur. Bir dosyada kullanılan hukuk tartışmalı bulunuyorsa cevap gerekçeli itiraz, temyiz ve taraf devletlerin kurumsal denetimidir; hizmet sağlayıcıları korkutarak mahkemeyi işlemez hâle getirmek, yargı ile siyasi güç arasındaki sınırı aşındırır.
Roma Statüsü’ne taraf ülkelerin önündeki sınav da burada başlamaktadır. Ortak bildiriler mahkemeye siyasi nefes kazandırsa da yaptırımların pratik etkisini azaltmak için avro üzerinden güvenli ödeme kanalları, Avrupa merkezli yazılım çözümleri, sigorta güvenceleri ve personeli koruyacak hukuk mekanizmaları gerekmektedir. Bu adımların işlevi Washington’la cepheleşmekten çok, devletlerin kurduğu bir kurumun tek taraflı ekonomik baskı karşısında görevini sürdürebilmesini sağlamaktır. Destek somutlaşmadığında taraflık, hukuki bir üyelik kaydından ibaret kalır.
Nobel ödülü bu bakımdan UCM’ye para ya da teknik kapasite sunmamakla birlikte önemli bir meşruiyet alanı açmaktadır. Pillay’ın apartheid döneminden Ruanda Mahkemesi’ne, oradan UCM ve Birleşmiş Milletler görevlerine uzanan meslek hayatı, uluslararası ceza hukukunun soyut metinlerden ibaret olmadığını hatırlatmaktadır. Bu hukuk, devletlerin kendi sınırları içinde hesap soramadığı ağır suçlarda mağdurlara başka bir kapı bırakma düşüncesinden doğmuştur. Ödülün verdiği mesaj, kurumların kusursuz olduğu iddiasından ziyade, hukuk yoluyla hesap sorma imkânının korunmasına yöneliktir.
Yine de bir mahkemenin geleceği ahlaki desteğin ötesinde güçlü kurumsal araçlara dayanır. UCM’nin güvenilirliği, farklı coğrafyalardaki dosyalara benzer ölçüler uygulamasına, soruşturmaları makul sürede tamamlamasına ve siyasi etkiden uzak gerekçeler üretmesine bağlıdır. Taraf devletler mali ve teknik koruma sağlarken kurum da eleştirilere açık, şeffaf ve tutarlı bir yargı pratiği göstermektedir. Aksi hâlde dış baskı mahkemeyi zayıflatırken içerideki eksiklikler bu baskının anlatısını besleyebilir; iki sorun birbirine eklendiğinde bedeli, yıllardır adalet bekleyen mağdurlar öder.
Nobel ile yaptırımın aynı gün gündeme gelmesi, uluslararası düzenin bugünkü çelişkisini bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır. Devletler hukukun evrenselliğini desteklediklerini söylerken, kendi vatandaşları veya müttefikleri soruşturulduğunda aynı ilkenin sınırlarını daraltabilmektedir. UCM’nin önümüzdeki aylarda göstereceği direnç, bir kurumun teknik olarak ayakta kalıp kalamayacağından daha fazlasını anlatacaktır. Sonuç, antlaşmalarla kurulan adalet düzeninin büyük güçlerin ekonomik araçları karşısında ne kadar bağımsız olabildiğini ve taraf devletlerin imzalarının arkasında durup duramadığını gösterecek ve ayrıca benzer baskılarla karşılaşabilecek başka uluslararası kurumlar için de kalıcı bir emsal oluşturacaktır.
Anahtar Kelimeler: Uluslararası Ceza Mahkemesi, Navi Pillay, Nobel Barış Ödülü, Amerikan Yaptırımları, Roma Statüsü
[i] “US Imposes Sanctions on ICC Hours After Former Judge Wins Nobel Peace Prize”, Reuters, https://www.reuters.com/world/us-imposes-sanctions-international-criminal-court-hours-after-former-judge-wins-2026-10-09/, (Erişim Tarihi: 10.10.2026).
[ii] “Nobel Peace Prize for 2026”, Norwegian Nobel Committee, https://www.nobelpeaceprize.org/press/press-releases/nobel-peace-prize-for-2026, (Erişim Tarihi: 10.10.2026).
[iii] “US Hits International Criminal Court with Sweeping Sanctions as Part of Drive to Dismantle Tribunal”, Associated Press, https://apnews.com/article/4ea3555403e3c695d8f81dc473515d9b, (Erişim Tarihi: 10.10.2026).
[iv] “The ICC Strongly Rejects US Sanctions Against the Institution”, International Criminal Court, https://www.icc-cpi.int/news/icc-strongly-rejects-us-sanctions-against-institution, (Erişim Tarihi: 10.10.2026).
