Analiz

 Yeni Dünya Düzeni İnşa Sürecinde “Türkiye-Rusya-Çin Üçlüsü” ve Gelecek Arayışları: Nasıl Bir İşbirliği Formatı?

İnsanlığın “krizler yüzyılı” olarak tanımlanabilecek yeni bir tarihsel döneme girdiği görülmektedir.
ABD merkezli Batı hegemonyası her geçen gün güç kaybederek dağılma sürecine girmektedir.
Bu yapının yerine Çin merkezli yeni güç odakları yükselmeye başlamıştır.

Paylaş

Günümüz uluslararası ilişkiler karmaşası; küresel ısınma, iklim değişikliği, enerji krizleri, aşırı silahlanma, düzensiz göç, siber güvenlik tehditleri, uluslararası hukuksuzluk, ticaret savaşları ve lojistik merkezlerinin güvenliğine yönelik çok boyutlu birbiriyle bağlantılı krizlerle karşı karşıyadır. İsrail yayılmacılığı başta olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail’in Orta Doğu’daki soykırımlarının durdurulamaması, dünyada büyük bir güç boşluğunun olduğunu göstermektedir. Diğer taraftan LGBT gibi insanın neslini yok etmeyi hedefleyen sapkın inançların her geçen gün yaygınlaşması, toplumsal değerleri aşındırdığı gibi aile kavramının da yozlaşmasına sebebiyet vermektedir. Tüm bu gelişmeler birlikte analiz edildiğinde, insanlığın “krizler yüzyılı” olarak tanımlanabilecek yeni bir tarihsel döneme girdiğini göstermektedir.

Bu süreçte özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD öncülüğünde kurulan Batı merkezli uluslararası düzenin ciddi bir aşınma sürecine girdiği görülmektedir. Soğuk Savaş sonrası dönemde ortaya çıkan tek kutuplu sistem zayıflamaktadır. Bu çerçevede siyasal, ekonomik, askeri, teknolojik ve jeopolitik güç merkezleri Atlantik’ten Asya-Pasifik’e doğru kaymaktadır. Böylece çok kutuplu yeni bir uluslararası düzen şekillenmektedir. Kısaca, ABD merkezli Batı hegemonyasının her geçen gün, güç kaybederek dağılma sürecine girdiği ve bu yapının yerine Çin merkezli yeni güç odaklarının yükselmeye başladığı görülmektedir. 

ABD’nin Çin ve Rusya karşısında İran Savaşı’nda başarısız olması, Amerikan hegemonyasının çöküşünü hızlandırıcı bir rol oynamaktadır. Çünkü ABD’nin İran merkezli güç mücadelesini kaybetmesi; Kazakistan’dan başlayarak Hazar Denizi, İran’ın güneyi, Hürmüz Boğazı, Aden Körfezi, Babülmendep Boğazı, Süveyş Kanalı ve Akdeniz üzerinden Avrupa’ya uzanan geniş jeopolitik ve lojistik hatlarda ABD nüfuzunun önemli ölçüde zayıflamasını beraberinde getirecektir. Diğer bir ifadeyle bu durum, ABD’nin Avrasya, Orta Doğu ve kritik küresel ticaret güzergâhları üzerindeki stratejik etkinliğinin gerilemesine sebebiyet verecektir. Böyle bir senaryoda ABD’nin küresel etki kapasitesinin büyük ölçüde Amerika kıtasıyla sınırlı hale gelebileceği ve Latin Amerika merkezli daha dar bir jeopolitik etki alanına çekilebileceği değerlendirilmektedir. 

ABD’nin Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde faaliyet gösteren 60’tan fazla uluslararası kuruluştan çekilmesi, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), BM ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi kuruluşların uluslararası krizlerin çözümünde giderek yetersiz kalması, Çin’in ekonomik ve teknolojik kapasitesini hızla artırması ve Rusya’nın enerji rezervleri ile askeri kapasitesine dayalı gücünü koruması, uluslararası sistemde önemli dönüşümlerin yaşandığını göstermektedir. Bununla birlikte 2000’li yılların başından itibaren Türkiye, Hindistan, Suudi Arabistan ve Brezilya gibi orta ölçekli bölgesel aktörlerin uluslararası sistemde daha görünür ve etkili hale gelmesi, küresel ve bölgesel güç dengelerinde önemli değişimlerin yaşandığını ortaya koymaktadır. Tüm bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, dünyanın büyük bir belirsizlik ve öngörülemezliklerle karşı karşıya olduğu ve küresel ölçekte hegemonya değişimlerinin yaşandığı görülmektedir.

Ukrayna Savaşı, Orta Doğu’daki çatışmalar, Tayvan ve Keşmir merkezli gerilimler, enerji savaşları ve küresel ticaret rekabeti, uluslararası sistemde yeni jeopolitik kırılmaları hızlandırmaktadır. Bu gelişmeler, küresel ölçekte yalnızca askeri alanlarda değil; enerji, teknoloji, finans, lojistik merkezleri ve ticaret koridorları üzerinde de çok boyutlu ve yoğun bir güç mücadelesinin yaşandığını göstermektedir. Bu bağlamda Türkiye, yalnızca bölgesel bir aktör değildir. Küresel aktör olmak yolunda Türkiye; Avrupa, Asya, Karadeniz, Akdeniz, Hazar Denizi, Kafkasya, Orta Doğu, Afrika ve Türkistan arasında yer alan merkezi bir jeopolitik güç konumundadır. Türkiye’nin coğrafi konumu, enerji geçiş güzergâhları üzerindeki etkisi, gelişen savunma sanayisi, lojistik kapasitesi ve çok yönlü dış politika tecrübesi; onu yeni uluslararası sistemin merkez ülkelerinden biri haline getirme potansiyeline sahiptir. İmkân ve olanaklarının, jeopolitik gücünün ve stratejik kapasitesinin farkında olan Türkiye, değişen ve dönüşen küresel güç dengeleri çerçevesinde “dengenin dengeleyicisi” olarak Rusya ve Çin’le geliştireceği çok yönlü işbirlikleriyle, “güvenlik tüketen değil güvenlik üreten” bir aktör olarak “dünya barışına” önemli katkılar sunabilecek potansiyele sahiptir.

Türkiye açısından Rusya ve Çin’le geliştirilecek ilişkilerin, klasik anlamda Batılı ülkeler karşıtı ve Rusya ile Çin’e tek taraflı bağımlılık üreten bir blok siyaseti niteliği taşımaması, geleneksel dış politika anlayışına daha uygun düşecektir. Türkiye-Rusya-Çin ittifakı çerçevesinde şekillenecek ilişkilerin; “eşitlikçi, esnek uyuma dayalı, tarafların birbirine karşı üstünlük kurmadığı ve karşılıklı kazan-kazan anlayışını esas alan” stratejik işbirliği modeli temelinde yürütülmesi bu açıdan büyük bir önem taşımaktadır. Kuşkusuz, Rusya ve Çin ile siyasal, ekonomik ve teknolojik alanlarda çok yönlü ilişkilerini geliştirirken, Batı ile sahip olduğu stratejik ilişkilerden ve mevcut kazanımlarından taviz vermemesi de büyük bir önem arz etmektedir. Bu strateji, Türkiye’nin çok kutuplu uluslararası sistem içerisinde kendi stratejik özerkliğini güçlendirmesine ve yeni işbirliği alanları oluşturmasına katkı sağlayacaktır. Bu bağlamda Türkiye’nin, bölgesel ve küresel ölçekte “dengenin dengeleyicisi” bir aktör olarak barış ve refaha daha fazla katkı sunabilmesi için, Rusya ve Çin ile Batı karşıtı ideolojik bir blok oluşturmaktan ziyade, kendi stratejik özerkliğini tahkim edecek “alan bazlı ve çok yönlü işbirlikleri” geliştirmesi gerekmektedir. Bu noktada “Kimin için ittifak?”, “Niçin ittifak?”, “Ne kadar ittifak?” ve “Hangi alanlarda ittifak?” sorularına stratejik cevaplar verilmesi gerekmektedir.

Kimin İçin “İttifak”?

Öncelikle, burada “ittifak” ile kastedilen husus, aslında “güçlendirilmiş stratejik ortaklık”tır.

Türkiye açısından kurulacak olası bir Türkiye-Rusya-Çin yakınlaşmasının temel amacı, herhangi bir küresel gücün çıkarına hizmet etmek olmayacaktır. Temel hedef tüm insanlıktır. Bu nedenle güçlendirilmiş ortaklık anlayışı, taraflar arasında (Türkiye-Rusya-Çin), bağımlılık üretip, karar alma mekanizmalarını sınırlayıp, kilitleyen değil, tam tersine tarafların karar alma kapasitelerini ortak bir medeniyet anlayışı çerçevesinde güçlendiren bir model üzerine kurulmalıdır. Bu işbirliği süreci yalnızca Rusya ve Çin ile ilişkilerden de ibaret olmamalıdır. Türkiye’nin uzun vadeli stratejik hedeflerinden biri; Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) çerçevesinde Türk dünyasıyla siyasal, ekonomik, kültürel ve lojistik bütünleşmeyi güçlendirmektir. Türkistan coğrafyası, enerji kaynakları, genç nüfus, jeopolitik konum ve ticaret koridorları bakımından büyük stratejik potansiyele sahiptir. Bu nedenle TDT; yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte refah, barış, istikrar ve güvenliğe hizmet edecek bir entegrasyon hareketi olarak karşımıza çıkmaktadır.   

Niçin “İttifak”?

Türkiye açısından Rusya ve Çin ile ilişkilerin geliştirilmesinin temel nedeni, küresel güç dengelerindeki dönüşümdür. Günümüzde ekonomik üretim merkezleri, enerji hatları, ticaret koridorları ve teknoloji merkezleri giderek Asya eksenine kaymaktadır. Türkiye’nin bu dönüşüm dışında kalması stratejik açıdan ciddi riskler doğurabilir. Ancak burada kritik nokta; Türkiye’nin Rusya ve Çin karşısında edilgen bir konuma düşmemesidir. Çünkü Çin ve Rusya ekonomileri Türkiye ekonomisine kıyasla daha büyük ölçeklidir. “Kontrolsüz ekonomik entegrasyon, Türkiye açısından dış ticaret açığını büyütebilir ve yerli üretim kapasitesini zayıflatabilir”. Nitekim Türkiye’nin Çin ile olan ticaretinde ciddi bir dengesizlik bulunmaktadır. 2025 yılı itibarıyla Türkiye’nin Çin’e ihracatı yaklaşık 3 milyar dolar seviyesinde kalırken, ithalatı yaklaşık 50 milyar dolara ulaşmıştır. Benzer şekilde Rusya ile enerji merkezli ticarette de Türkiye aleyhine önemli dış ticaret açığı oluşmaktadır. Buna karşılık Türkiye’nin ABD ve Avrupa ile ticareti daha dengeli bir yapı göstermektedir. Bu nedenle Türkiye’nin temel stratejisinin “pazar olan ülke değil, üretim ortağı olan ülke” olması önemlidir. Diğer bir ifadeyle Türkiye; Çin ve Rusya ile ilişkilerini yalnızca ithalat merkezli değil, “ortak üretim, teknoloji transferi, sanayi yatırımı ve birlikte üçüncü pazarlara açılma modeli” üzerinden geliştirmesi, daha sağlıklı, dengeli, istikrarlı ve güçlü bir gelecek açısından büyük bir ehemmiyet arz etmektedir. 

Ne Kadar “İttifak”?

Türkiye açısından en rasyonel model, tam bağımlı askeri bloklaşma değil; “alan bazlı stratejik ortaklıktır”. Çünkü Türkiye, Ukrayna Savaşı örneğinde görüldüğü üzere hem Batı hem de Doğu ile ilişkilerini sürdürebilen çok yönlü bir dış politika kapasitesine sahiptir. Türkiye’nin NATO üyeliği bu çerçevede stratejik önem taşımaktadır. Türkiye’nin NATO üyeliği yalnızca askeri güvenlik meselesi değildir. Türkiye, NATO içerisindeki veto hakkı sayesinde kendisini Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve İsrail’in olası NATO üyeliğine karşı koruyabilmektedir. Bu durum, Türkiye’nin denge politikası yürütmesi ve Batı içerisindeki stratejik konumunu koruması bakımından önemlidir.

Türkiye her ne kadar Sovyetler Birliği’ne karşı güvenlik kaygıları nedeniyle NATO’ya üye olmuş olsa da, ilerleyen yıllarda NATO üyeliği Türkiye’yi zaman zaman bazı NATO üyelerine karşı da koruyan stratejik bir araç haline gelmiştir. Türkiye’nin NATO dışında kalması durumunda; Doğu Akdeniz, Adalar Denizi ve Karadeniz gibi kritik jeopolitik alanlarda Türkiye’nin çıkarlarına yönelik tehditler daha da artacaktır. Bu bağlamda Türkiye’nin NATO üyeliği, yalnızca dış tehditlere karşı değil, aynı zamanda ittifak içerisindeki denge politikalarının korunması açısından da önem taşımaktadır. Diğer taraftan Türkiye, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD merkezli kurulan Batı ittifakı içerisinde yer alarak dönemin güçlü aktörleriyle işbirliği geliştirmiş ve bu yolla kendi ulusal çıkarlarını korumaya çalışmıştır. Uluslararası ilişkilerde devletlerin kendi çıkarlarını koruyabilmeleri ve stratejik kazanımlarını artırabilmeleri için dönemin yükselen güç merkezleriyle dengeli ilişkiler geliştirmeleri büyük önem taşımaktadır. Bu çerçevede günümüzde küresel güç merkezinin giderek Asya-Pasifik eksenine kaydığı değerlendirildiğinden, Türkiye’nin Rusya ve Çin ile siyasal, ekonomik ve teknolojik alanlarda işbirliği alanlarını güçlendirmesi stratejik açıdan bir tercih değil, zorunluluktur. Dolayısıyla Türkiye açısından en akıllı politik senaryo; Batı ittifakı ile ilişkileri tamamen koparmadan, Rusya ve Çin ile enerji, teknoloji, lojistik, savunma ve ticaret alanlarında kontrollü ve dengeli işbirlikleri geliştirmek olacaktır.

Hangi alanlarda işbirlikleri ortaklıklar ve ittifaklar geliştirilebilir?

  1. Enerji Güvenliği

Gerek Rusya’nın gerekse Türkistan’ın enerji rezervlerinin Avrupa ve dünya pazarlarına ulaştırabilmesi açısından Türkiye, kritik transit merkez ülke konumundadır. TANAP ve Türk Akımı gibi projeler bu durumun somut örnekleridir. Bu kapsamda enerji alanında Türkiye ve Rusya arasında geliştirilebilecek Stratejik Ortaklıklar ve/veya işbirlikleri şu alanlarda karşımıza çıkmaktadır: 1) Petrol ve doğalgaz merkezi (hub) olma yönündeki projeler, 2) Türk Akımı gibi enerji boru hatları, 3) Nükleer enerji yatırımları, 4) Karadeniz’in güvenliği, 5) Avrupa’nın enerji tedarikini sağlama.

  • Ticaret Koridorları ve Lojistik Merkezleri

Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’nin Avrupa’ya ulaşabilmesi için Türkiye’nin coğrafi konumu stratejik öneme sahiptir. Bu kapsamda: 1) Hazar geçişli Orta Koridor, 2) Zengezur Koridoru, 3) Kalkınma Yolu Projesi, 4) Karadeniz, Adalar Denizi ve Akdeniz bağlantıları Türkiye’nin jeopolitik değerini artırmaktadır. Çin ve Rusya’nın Avrupa, Balkanlar ve Orta Doğu pazarlarına erişiminde Türkiye; en kısa, en güvenli güzergâh olmakla birlikte, merkezi lojistik üssü niteliğindedir. Bu çerçevede Türkiye’nin elde edebileceği kazanımlar şu şekilde sıralanabilir: 1) Enerjide hem transit ülke hem de merkez ülke olmak, 2) Ucuz ve uzun vadeli enerji erişimine ulaşmak, 3) Enerji güvenliğini sağlamak, 4) Enerji diplomasisinde jeopolitik olarak bölgesel ve küresel güç olmak, 5) Enerji koridorları ve lojistik merkezler üzerinden Türkiye ve Türkistan coğrafyası arasında her alanda entegrasyonu sağlamaktır.   

  • Teknoloji, Finans ve Dijital Ekonomi

Türkiye, Rusya ve Çin yerel para birimleriyle ticaret yaparak, alternatif ödeme sistemleri geliştirip, ortak yatırım mekanizmaları oluşturarak, dijital finans altyapıları ve yeni işbirliği alanları inşa edebilirler. Fakat Türkiye’nin burada temel önceliği, “finansal bağımlılık oluşturmadan ekonomik çeşitliliği arttırmak” olmalıdır. Türkiye ve Çin arasında geliştirilecek stratejik ortaklıklar ve/veya işbirlikleri yalnızca Çin’den Türkiye’ye “ucuz ithalat” düzeyinde kalmamalıdır. Tam tersine iki ülke arasında: 1) Ortak üretim ve bu üretilen malların Batıya pazarlanması, 2) Teknoloji transferi, 3) Türkiye’de fabrikaların kurulması, 4) Yüksek katma değerli sanayi yatırımlarının Türk ve Çinli yatırımcılar tarafından desteklenmesi şeklinde geliştirilmesi gerekir. Türkiye ve Çin arasında geliştirilebilecek stratejik sektörler şu şekilde sıralanabilir: 1) Elektrikli araç bataryaları, 2) Çip teknolojileri, 3) Yapay zekâ, 4) Uzay teknolojileri, 5) Uydu sistemleri, 6) Motor teknolojileri, 7) Siber güvenlik, 8) Telekomünikasyon altyapısı, 8) Raylı sistemler ve demiryolu koridorları, 9) Dijital ticaret altyapıları, 10) Liman teknolojileri, 11) Serbest ticaret bölgeleri, 12) Tedarik zincirleri/koridorlarında (örneğin Orta Koridor ve Kalkınma Yolu Projesi gibi) işbirliği.  

Sonuç olarak, Türkiye açısından olası “Türkiye-Rusya-Çin” yakınlaşmasının temel amacı; “herhangi bir blok siyasetine eklemlenmek değil, dengeye dayalı çok boyutlu dış politika anlayışının ruhuna uygun, çok kutuplu dünyada Türkiye’nin stratejik özerkliğini güçlendirmek ve bölgesel-küresel barış, istikrar, refah ve güvenliğe katkı sağlamaktadır.” Zira Türkiye’nin uzun vadeli stratejik vizyonu hiçbir küresel gücün alt sistemi olmadan, çok kutuplu yeni uluslararası düzende bağımsız ve dengeleyici bir güç olarak konumlanmaktır. Bu nedenle geliştirilecek ilişkiler/işbirliği formatının; “eşitlikçi”, “birbirini tamamlayıcı”, “karşılıklı saygıya dayalı”, “ortak üretim odaklı”, “ortak teknoloji transferini içeren”, “tek taraflı bağımlılık yerine, karşılıklı tamamlayıcılığı esas alan”, “dış ticaret dengesini gözeten” ve “Türkiye’nin ulusal ve uluslararası çıkarlarını merkeze alan” bir anlayışa dayalı olması büyük bir önem arz etmektedir.

Doç. Dr. Mustafa ÖZALP
Doç. Dr. Mustafa ÖZALP
25 Aralık 1983 tarihinde Yozgat’ın Akdağmadeni ilçesine bağlı Uzakçay Köyü’nde doğmuştur. İlköğrenimini doğduğu köyde, ortaöğrenim ve lise eğitimini ise Ankara’da tamamlayan ÖZALP, 2004 yılı sonunda yükseköğrenim amacıyla Avusturya’ya gitmiştir. Anne ve babası Viyana’da yaşamış, Türkiye kökenli bir gurbetçi geçmişe sahip olan ÖZALP, Viyana’da bulunduğu yıllar boyunca başta Türkiye kökenli sivil toplum kuruluşları olmak üzere birçok sivil toplum örgütünde çeşitli görevler üstlenmiştir. Avusturya/Viyana Üniversitesi’nde 2005–2015 yılları arasında Siyaset Bilimi alanında lisans ve yüksek lisans öğrenimini tamamlayan ÖZALP, aynı üniversitede uluslararası kalkınma alanında doktorasını bitirmiştir. Yozgat Bozok Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde Haziran 2016’da öğretim üyesi olarak göreve başlayan ÖZALP, 2016–2019 yılları arasında aynı üniversitenin Akdağmadeni Meslek Yüksekokulu Müdürlüğü görevini asaleten yürütmüştür. ÖZALP aynı zamanda 2016 yılında açılan Yozgat Bozok Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün kurucu öğretim üyesi olmakla birlikte halen bu bölümde çalışmaktadır. 2021 yılında Uluslararası İlişkiler alanında doçent unvanını alan ÖZALP’in; ikisi Almanca olmak üzere yayımlanmış dört kitabı, biri Almanca olmak üzere iki kitap editörlüğü, beş kitap bölümü ve yirmiden fazla uluslararası hakemli dergide yayımlanmış makalesi bulunmaktadır. ÖZALP’in akademik çalışma alanları başta Türk dünyası enerji entegrasyonu, ticaret koridorları ve ulaştırma diplomasisi olmak üzere; Türkistan coğrafyası, Avrupa enerji politikaları, Arktik bölgesi, enerji güvenliği, küresel ısınma, iklim değişikliği ve göç konularını kapsamaktadır. Akademik düzeyde Almanca bilen ÖZALP, evli ve bir kız çocuğu babasıdır.

Benzer İçerikler