Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM), Suudi Arabistan öncülüğündeki Çok Uluslu Deniz Savunma Koalisyonu’nun (MMDC) ortaya çıkışını, minilateral deniz güvenliği yapılarının avantaj ve sınırlılıklarını, koalisyonun kalıcı bir bölgesel güvenlik mekanizmasına dönüşme potansiyelini ve Pakistan’ın bu yapıdaki rolünü değerlendirmek üzere Pakistan Deniz Harp Koleji (PNWC) bünyesindeki Denizcilik Mükemmeliyet Merkezi (MCE) Araştırmacısı Amina Munir ile gerçekleştirdiği röportajı dikkatlerinize sunmaktadır.
1. 30 Temmuz 2026 tarihinde duyurulan Suudi Arabistan öncülüğündeki Çok Uluslu Deniz Savunma Koalisyonu’nun, deniz güvenliğinde daha küçük ve daha esnek işbirliği modellerine yönelişin bir parçası olarak ortaya çıkışını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok Uluslu Deniz Savunma Koalisyonu’nu (MMDC) yalnızca Kızıldeniz krizine tepki olarak ortaya çıkmış geçici bir yapı şeklinde değerlendirmem. Bana göre bu oluşum, yaklaşık son yirmi yıldır deniz yönetişiminde yaşanan daha geniş bir dönüşümün en güncel ve kurumsal açıdan en iddialı örneklerinden biridir. Bu dönüşüm, evrensel ve yoğun biçimde antlaşmalara dayanan çok taraflı yapılardan, doğrudan etkilenen ülkelerin oluşturduğu daha sınırlı koalisyonlara doğru bir yönelişi ifade etmektedir.
Bu yaklaşımın başarılı örneklerinden biri, 2004 yılında Endonezya, Malezya ve Singapur tarafından başlatılan Malakka Boğazı Devriyeleri’dir (MSP). Tayland 2008 yılında bu yapıya katılmış, 2005’ten itibaren ise “Eyes in the Sky” adı verilen deniz hava devriyeleri uygulanmaya başlanmıştır. Bu girişimlerin ardından boğazdaki güvenlik olaylarında belirgin bir düşüş yaşanmış ve Lloyd’s Joint War Committee, 2005 yılında uygulamaya koyduğu savaş riski sınıflandırmasını daha sonra kaldırmıştır. Süreç, 2006 yılında Singapur’daki bir bilgi paylaşım merkezi etrafında şekillenen ReCAAP bilgi paylaşım anlaşmasının yürürlüğe girmesiyle de desteklenmiştir.
Batı Hint Okyanusu’nda ise 2009 tarihli Cibuti Davranış Kuralları ve bunu izleyen 2017 Cidde Değişikliği bölgesel bir hukuki çerçeve oluşturmuştur. Operasyonel düzeyde EU NAVFORAtalanta (2008), CTF-151 (2009) ve NATO Ocean Shield (2014) gibi göreve özel yapılar faaliyet göstermiştir. Gine Körfezi’nde de 2013 tarihli Yaoundé Davranış Kuralları ile Bölgelerarası Koordinasyon Merkezi’nin oluşturulması benzer bir yaklaşımın örneğidir.
2017 yılında Endonezya, Malezya ve Filipinler arasında kurulan Üçlü İşBirliği Düzenlemesi de iki yıl içinde Sulu-Celebes Denizi’ndeki fidye amacıyla adam kaçırma tehdidini büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır.

Şekil 1. Son yirmi yıldaki minilateral deniz güvenliği düzenlemeleri ve bunların kazandırdığı operasyonel kapasiteler (Yazarın derlemesi)
Burada üç temel unsur öne çıkmaktadır: görece dar ve net bir görev tanımı, gerçekten ortak bir gündemi paylaşan daha sınırlı bir üyelik yapısı ve kapsamı genişletmekten çok hızlı hareket etmeye verilen öncelik. Birleşik Deniz Kuvvetleri modeli, minilateralizmin kurumsallaşmış hâlidir. CTF-150 deniz güvenliği operasyonlarından, CTF-151 korsanlıkla mücadeleden, Nisan 2022’de özellikle Kızıldeniz ve Babülmendep için kurulan CTF-153 bu bölgedeki faaliyetlerden, CTF-154 ise denizcilik eğitiminden sorumludur.
Bu bağlamda Çok Uluslu Deniz Savunma Koalisyonu’nu (MMDC) farklılaştıran unsur, çok taraflı bir yapı olması değil, bölge ülkeleri tarafından sahiplenilmesi ve yine bölge ülkelerince yönetilmesidir. Kızıldeniz krizine şimdiye kadar verilen tepkiler büyük ölçüde bölge dışındaki aktörler tarafından yönlendirilmiş ve bu nedenle meşruiyet sorunuyla karşılaşmıştır. Bunun temelinde, birçok bölge ülkesinin deniz taşımacılığını koruma isteğine sahip olmasına rağmen dışarıdan yönetilen bir yapıyla ilişkilendirilme konusunda siyasi irade göstermemesi yatmaktadır. MMDC ise bu denklemi tersine çevirmektedir. Koalisyonun kurucu devleti Suudi Arabistan’dır ve karargâhı da bu ülkede bulunmaktadır. Üyeleri arasında Bahreyn, Bangladeş, Cibuti, Mısır, Ürdün, Kuveyt, Pakistan, Katar, Somali, Sudan, Türkiye ve Yemen gibi koridorun kıyıdaş ve kullanıcı ülkeleri yer almaktadır. Böylece daha önce bir koalisyon sorunu olarak görülen mesele, bölgesel sahiplenmeye dayalı bir modele dönüştürülmektedir.
Kurumsallaşma hızı da bu görüşü desteklemektedir. Davet edilen 51 askerî temsilciden 40’ı, Avrupa Birliği heyetinin de katıldığı 30 Temmuz 2026 tarihli Riyad’daki kuruluş toplantısında hazır bulunmuştur. Bir hafta içinde bir komutan atanmıştır. Üçüncü planlama toplantısı 13 Ağustos’ta Cidde’deki Batı Filosu Komutanlığı’nda gerçekleştirilmiş ve toplantıya 39 ülkenin temsilcileri katılmıştır. Ortak bildiri 15 devlet tarafından imzalanmış, 13 devlet ise kendi ulusal süreçlerini tamamlayarak tüzüğü imzalamıştır. Koalisyon 2 Eylül 2026 tarihinde operasyonel aşamaya geçmiş, Pakistan Deniz Kuvvetleri’nden Komodor Rashid Sheikh ilk aşama için komutan yardımcılığına atanmış ve üye ülkeler ile katılım sürecindeki devletlerin irtibat subayları ekibe dâhil olmuştur. Bu ölçekte bir yapının yalnızca beş hafta içinde operasyonel ilan edilmesi, minilateralizmin karşılaştırmalı üstünlüğünü açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu nedenle minilateralizm giderek daha fazla önem kazanan bir işbirliği alanı hâline gelmektedir.
Buraya analitik açıdan önemli gördüğüm bir hususu daha eklemek gerekir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde uzlaşının bulunmadığı ve stratejik geçiş noktalarındaki risklerin navlun ücretleri, savaş riski sigorta primleri, Ümit Burnu üzerinden yapılan rota değişiklikleri ve Hürmüz’de yaşanan aksaklıklardan bu yana görülen enflasyonist etkiler üzerinden doğrudan hissedildiği dönemlerde devletler beklemeyecektir. Bunun yerine, harekete geçebilecek mümkün olan en küçük koalisyonu oluşturmaya çalışacaklardır. Dünyanın en kritik deniz koridorlarından birinde MMDC’nin dayandığı mantık da tam olarak budur.
2. Sizce minilateral deniz güvenliği yapıları, ticari gemilere ve stratejik geçiş noktalarına yönelik tehditlere karşı mücadelede daha geniş çok taraflı mekanizmalara kıyasla ne gibi avantajlar ve sınırlılıklar sunmaktadır?
Önce avantajlardan başlayayım, ardından sınırlılıklara mümkün olduğunca açık biçimde değineyim. Çünkü minilateralizmin hiçbir maliyeti veya riski olmayan bir seçenek olduğunu düşünmüyorum.
İlk avantaj, karar alma hızıdır. Geniş katılımlı çok taraflı müdahalelerde asıl zaman alan unsur, görev ve yetki çerçevesi üzerinde uzlaşmaya varılmasıdır. Korsanlıkla mücadele konusunda büyük güçler arasında sağlanan en kapsamlı uzlaşı örneğinde bile, 2008 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1816 sayılı kararıyla başlayan kararlar dizisi, hem karada hem de denizde etkili adımlar atılmasını zorlaştırmıştır. Buna karşılık istekli ülkelerden oluşan bir koalisyon, mevcut haklar, meşru müdafaa, bayrak devletinin rızası ve Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (UNCLOS) güvence altına aldığı seyrüsefer serbestisi çerçevesinde hareket ederek aylar yerine haftalar içinde faaliyete geçebilir.
İkinci avantaj, görev tanımındaki uyumdur. Geniş gruplarda üyelerin karşı karşıya olduğu tehditler birbirinden farklı olduğundan, ortaya genellikle herkesin kabul edebileceği en düşük ortak payda çıkar. Buna karşılık doğrudan aynı tehdide maruz kalan daha küçük bir grup, daha net ve hedefe yönelik bir görev tanımı oluşturabilir. MMDC üyeleri bu sürecin uzağında kalan aktörler değildir. Limanları, denizcileri, enerji ithalatı ve kanal gelirleri doğrudan etkilenen devletlerdir.
Üçüncü avantaj ve bence en fazla göz ardı edilen unsur, sahiplenmeden doğan meşruiyettir. Malakka örneğinin bize öğrettiği temel ders budur. Dışarıdan gelen unsurların devriye faaliyeti yürütmesi egemenlik gerekçesiyle reddedilmiş, sorun ancak devriyelerin kıyıdaş ülkeler tarafından sahiplenilmesiyle çözülebilmiştir. Suudi Arabistan öncülüğündeki ve personelinin büyük bölümü bölge ülkelerinden oluşan koalisyonu farklı kılan nokta da budur.
Dördüncü avantaj, farklılaştırılmış yük paylaşımıdır. Minilateral yapılar, tüm üyelere aynı yükümlülükleri dayatmak yerine her ülkenin göreli üstünlüklerine göre katkı sağlaması üzerine kurulabilir. Her üyenin fırkateyn göndermesi gerekmez. Cibuti, Somali ve Yemen coğrafi konum, üs imkânları ve kıyı gözetimi açısından katkı sağlarken, Mısır ve Suudi Arabistan liman, havaalanı ve kanal çevresindeki altyapılarıyla öne çıkmaktadır. Türkiye ve Pakistan ise platformlar, eğitimli personel ve çok uluslu komuta tecrübesi bakımından katkı sunmaktadır. Pakistan’ın komutan yardımcılığı görevini üstlenmesi de bu iş bölümünün somut bir göstergesidir.
Ortak prosedürlerin, iletişim standartlarının ve angajman kurallarının on dört deniz kuvveti arasında uyumlaştırılması, kırk deniz kuvveti arasında aynı şeyi yapmaya kıyasla çok daha kolaydır.
Bununla birlikte, bu yapıların önemli sınırlılıkları da vardır. Bunların ilki ve en önemlisi hukuki boyuttur. Bir koalisyon, sahip olmadığı bir yetkiyi kendi başına oluşturamaz. Korsanlıkla mücadelede hukuki temel, UNCLOS’un 101 ve 105. maddelerinde düzenlenen evrensel yargı yetkisine dayanmaktadır ve bu çerçevede herhangi bir devlet korsanlara müdahale edebilir ve onları yakalayabilir. Ancak kıyıdan hareket eden devlet dışı bir aktörün ticari gemilere saldırması aynı hukuki kategoriye girmez. Bu durumda uygulanabilecek hukuki araçlar daha sınırlı olmakla birlikte yine de işlevseldir. Bunlar arasında 1988 tarihli Denizde Seyir Güvenliğine Karşı Yasa Dışı Eylemlerin Önlenmesi Sözleşmesi (SUA) ve 2005 Protokolü, bayrak devletinin rızasına dayalı düzenlemeler ve Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkı bulunmaktadır. Koalisyonun operasyonel çerçevesi hukuki yetkisinin ötesine geçerse, en önemli avantajı olan meşruiyetini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalacaktır.
İkinci sınırlılık sürdürülebilirliktir. Koalisyon kurmak görece kolay, onu uzun süre ayakta tutmak ise maliyetlidir. Tehdit azaldığında ve ülkelerin öncelikleri yeniden iç politikaya yöneldiğinde bu tür görevlerin etkinliği düşebilir. Denizde sürekli varlık göstermek, yalnızca bir geminin görevlendirilmesiyle mümkün değildir. Platformun hazır durumda olması, ikmalinin yapılması, bakımının sürdürülmesi ve gerekli mali kaynakların düzenli olarak sağlanması gerekir.
Üçüncü sınırlılık parçalanma riskidir. Aynı deniz alanında AB misyonları, Birleşik Deniz Kuvvetleri görev grupları, ulusal konuşlandırmalar ve şimdi de bölgesel bir koalisyon gibi birden fazla paralel yapının faaliyet göstermesi görev tekrarına, farklı angajman kurallarına ve en kötü ihtimalle operasyonel çakışmalara yol açabilir. Ancak bu çözülebilir bir sorundur. Bunun daha önce uygulanmış bir örneği bulunmaktadır. 2008 yılında Bahreyn’de kurulan Ortak Farkındalık ve Çatışmasızlık Mekanizması (SHADE), AB, NATO, Birleşik Deniz Kuvvetleri, Çin, Hindistan, Rusya, Japonya ve İran’ın aynı sulardaki faaliyetlerini, bu ülkelerin birbirlerinin müttefiki olmasını gerektirmeden koordine etmek amacıyla oluşturulmuştur. Bu açıdan MMDC’nin atabileceği en değerli kurumsal adımlardan biri, Kızıldeniz için kendi ev sahipliğinde benzer bir koordinasyon mekanizması kurmak olabilir. Böylece koalisyon, aynı bölgede faaliyet gösteren çok sayıdaki yapıdan yalnızca biri olmak yerine koordinasyonun merkezine yerleşebilir.
Dördüncü sınırlılık siyasi algıyla ilgilidir. Minilateral bir yapı belirli bir rakibe karşı oluşturulmuş bir blok olarak algılanabilir. Bu da karşı koalisyonların ortaya çıkmasına ve hatta güvenliği sağlamak amacıyla kurulan yapının faaliyet gösterdiği koridorun daha fazla askerîleştirilmesine yol açabilir. Kurucu belgelerde koalisyonun savunma amaçlı olduğu, hedeflerini paylaşan tüm devletlerin katılımına açık bulunduğu ve Birleşmiş Milletler Şartı ile uluslararası hukuka dayandığı açıkça belirtilmektedir. Bu çerçeve yalnızca diplomatik bir söylem değildir. Koalisyonun meşruiyetini ayakta tutan temel unsurlardan biridir ve operasyonların yürütülme biçimine de yansıtılmalıdır.
Beşinci sınırlılık ise bu tür koalisyonların görev süresiyle ilgilidir. Belirli bir soruna odaklanan yapılar çoğu zaman sorun ortadan kalktığında işlevini yitirir. Malakka Boğazı’ndaki olayların azalmasıyla “Eyes in the Sky” uygulamasının zayıflaması ve Somali açıklarındaki korsanlığın azalmasıyla CTF-151’in etkinliğinin düşmesi bunun örnekleridir. Bu durum mutlaka olumsuz değildir. Ancak uzun vadeli sürdürülebilirlik, yapının tasarım aşamasından itibaren dikkate alınmalıdır.
Bence tercih minilateralizm ile çok taraflılık arasında yapılmak zorunda değildir. Deniz güvenliği alanındaki en başarılı modeller, bu iki yaklaşımın iç içe geçtiği yapılardır. Deniz devriyesi ve refakat gibi operasyonel görevleri yürüten daha küçük ve operasyonel odaklı minilateral yapılar, üye olmayan devletleri de kapsayan daha geniş bilgi paylaşımı ve hukuki mekanizmalar içinde faaliyet gösterebilir. Malakka modeli bunun iyi bir örneğidir. Devriye faaliyetleri ReCAAP gibi daha geniş bir bilgi paylaşım mekanizmasıyla birlikte yürütülmektedir. MMDC’nin de benzer şekilde, daha geniş bölgesel ve uluslararası mekanizmalarla iç içe geçen bir yapı oluşturmayı hedeflemesi gerekir.

Şekil 2. İç içe geçmiş yapı: daha geniş çatışmasızlık ve hukuki mekanizmalar içinde yer alan operasyonel odaklı minilateral yapı (yazar tarafından geliştirilen kavramsal model)
3. Önümüzdeki dönemde, bu tür girişimlerin Kızıldeniz ve Aden Körfezi’nde daha kalıcı bir bölgesel deniz güvenliği yapısının oluşmasına katkı sağlayabileceğini düşünüyor musunuz, yoksa bu girişimlerin belirli sorunlara odaklanan işbirlikleri olarak kalması mı daha olası?
Benim değerlendirmem şu: Kalıcılık kendiliğinden ortaya çıkan bir özellik değil, tasarım aşamasında verilen bir karardır. Şu ana kadar MMDC için yapılan tercihler de geçici bir görev gücü oluşturmaktan ziyade daha kalıcı bir yapı kurmaya yöneliktir. Bu konuda özellikle şu unsurlara bakarım.
İlk olarak kurumsal derinlik önemlidir. Bir koalisyon ile geçici bir görev gücü arasındaki temel fark, kriz sonrasında da işleyişini sürdürecek kurumsal mekanizmalar oluşturup oluşturmadığıdır. MMDC’nin bir tüzüğü ve daimi karargâhı bulunmaktadır. Bir komutan ve komutan yardımcısı atanmış, ilk görev dönemi için rotasyon düzenlemesi oluşturulmuş, kurumsal ve planlama çerçeveleri ile temel referans belgeleri hazırlanmış ve üye ülkeler ile katılım sürecindeki devletlerin irtibat subayları aşamalı olarak görevlendirilmeye başlanmıştır. Bunların tümü kurumsallaşma açısından önem taşıyan somut göstergelerdir. Geçici yapılar genellikle tüzüğe sahip olmaz ve komuta rotasyonu için önceden planlama yapmaz. Bununla birlikte, kuruluş bildirgesinde yer alan üyelik bilgileri, tüzüğün imzalanması ve ulusal süreçlerin tamamlanmasına ilişkin veriler kaynaklar arasında küçük farklılıklar gösterebilmektedir. Bu, kurumsallaşma sürecindeki yapılarda olağan bir durumdur. Asıl sınav ise oluşturulan kurumsal yapının denizde sürekli ve düzenli bir varlığa dönüşüp dönüşmeyeceğidir.
İkinci olarak görev tanımının açık olması gerekir. Koalisyon, denizde neyin “tehdit” olarak kabul edildiğini, hangi faaliyetleri yürütmeye yetkili olduğunu, angajman kurallarını ve kriz anında kuvvetlerin nasıl koordine edileceğini önceden ve yazılı biçimde netleştirmelidir. Kuruluş aşamasında belirli ölçüde belirsizlik tolere edilebilir. Ancak operasyonel aşamada aynı belirsizlik ciddi sorunlara yol açabilir.
Üçüncü olarak ve özellikle vurgulamak istediğim nokta, sivil-asker entegrasyonudur. Deniz güvenliği yalnızca savaş gemilerinden ibaret değildir. Bu güvenliğin doğrudan muhatapları gemi sahipleri, kiracılar, sigorta şirketleri, liman idareleri ve denizcilerdir. Güçlü bir yapının ticari denizcilik sektörünün raporlama mekanizmalarıyla, En İyi Yönetim Uygulamalarıyla, Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) ile koordinasyonla ve sigorta kuruluşlarıyla düzenli ilişkilerle bağlantılı olması gerekir. Bu aynı zamanda başarıyı doğrudan ölçmemizi sağlar. Önemli olan kaç sorti yapıldığı veya kaç devriye gerçekleştirildiği değildir. Savaş riski sigorta primlerinin düşüp düşmediği, Babülmendep ve Süveyş üzerinden geçen trafik hacminin yeniden artıp artmadığı ya da mürettebat kayıplarının sona erip ermediğidir. Bu veriler yayımlanmaktadır ve etkinlik konusunda herhangi bir bildiriden çok daha sağlıklı bir değerlendirme imkânı sunar. Pakistanlı denizciler dünyanın dört bir yanındaki ticaret gemilerinde, çoğu zaman yabancı bayrak altında çalışmaktadır. Bu nedenle onların güvenliğinin sağlanması İslamabad açısından uzak veya soyut bir mesele değildir.
Dördüncü olarak mevcut bölgesel hukuki mekanizmalarla uyum önemlidir. Cibuti Davranış Kuralları ve Cidde Değişikliği, korsanlık, silahlı soygun ve diğer yasa dışı denizcilik faaliyetlerine karşı korunma konusunda bilgi paylaşım merkezlerini de içeren, üzerinde uzlaşılmış bölgesel bir çerçeve sunmaktadır. MMDC’nin bu yapıya paralel ve ondan bağımsız bir sistem kurmak yerine mevcut çerçeveyle uyumlu hâle gelmesi daha doğru olacaktır. Böylece koalisyon, mevcut tehdidin ötesinde de hukuki ve kurumsal bir dayanağa sahip olabilir.
Beşinci olarak kapasite geliştirme, uzun vadeli bir çıkış stratejisinin parçası olmalıdır. Somali örneğinin temel dersi şudur: Korsanlık denizde bastırılabilir ancak sorun ancak karada çözülebilir. Deniz kuvvetlerinin varlığı zaman kazandırır fakat kalıcı bir çözüm sağlamaz. Yemen, Somali, Cibuti ve Sudan’ın sahil güvenlik kapasitesini ve deniz alanı farkındalığını geliştirmeye çalışan bir koalisyon, savaş gemileri bölgeden ayrıldıktan sonra da varlığını sürdürebilecek bir kapasite oluşturur. Yalnızca devriye faaliyetlerine dayanan bir koalisyon ise sadece zaman kazanır ve bu sürenin bedeli daha sonra ödenmek zorunda kalır.
Altıncı olarak siyasi uyum önemlidir. Üye ülkelerin bölgedeki çatışmalar konusunda tek bir görüşe sahip olması ne mümkündür ne de gereklidir. Bu nedenle koalisyonun görev tanımı, bu farklılıkların çözülmesini gerektirmeyecek kadar dar tutulmalıdır. Ticari gemilerin korunmasına odaklanmalı, bu sınırların dışına çıkma isteğinden kaçınmalı ve belirlenen çerçeve içinde kalma disiplinini korumalıdır. Koalisyon, ticari gemileri koruyan bir güvenlik mekanizması yerine bölgesel bir çatışmanın saldırgan taraflarından biri olarak algılanmaya başlarsa üyelik yapısı bölünecek ve güvenilirliği zayıflayacaktır.

Şekil 3. Kalıcılığı belirleyen unsurlar ve bunların ortaya çıkardığı iki olası yön (yazarın analitik çerçevesi)
Dolayısıyla iki olasılığın bir arada gerçekleşmesini bekliyorum. Koalisyon kurumsallaşabilirse, daha sınırlı bir kapasiteyle de olsa faaliyetlerini sürdürebilir ve ReCAAP ile Malakka Boğazı Devriyeleri’nin kendilerini ortaya çıkaran korsanlık dalgası sonrasında da varlığını korumasına benzer biçimde, bu koridor için kalıcı bir deniz güvenliği çerçevesine dönüşebilir. Ancak yapı tek bir rakibe veya tehdide karşı şekillenirse, belirli bir soruna odaklanan geçici bir düzenleme olarak kalacak ve söz konusu sorun biçim değiştirdiğinde işlevini yitirecektir.
Pakistan’ın bu yapıdaki yeri açıktır ve bana göre dikkatle değerlendirilmiştir. Pakistan, küresel deniz taşımacılığının ve deniz iletişim hatlarının korunması, uluslararası hukuka saygı, iş birliği ve gerilimin azaltılması konularında tutarlı bir yaklaşım sergilemiştir. Muhafiz-ul-Bahr Operasyonu da Pakistan Ulusal Denizcilik Şirketi ile koordinasyon içinde, ulusal deniz taşımacılığına refakat ve koruma sağlamak amacıyla dikkatle sınırlandırılmış savunma odaklı bir operasyon olarak planlanmıştır. Bu operasyon aynı zamanda Pakistan Deniz Kuvvetleri’nin zorlu koşullar altında sürdürülebilir refakat sağlama kapasitesini de ortaya koymuştur. Pakistan ticaretinin yaklaşık yüzde 90’ı deniz yoluyla gerçekleştirildiği için bu konu ülke açısından tercihe bağlı bir angajman değil, temel bir ulusal çıkar meselesidir.
Pakistan Deniz Kuvvetleri bugüne kadar CTF-150’nin komutasını 14 kez, CTF-151’in komutasını ise 11 kez üstlenmiştir. Bu sayı her iki görev gücü açısından da ortak ülkeler arasında en yüksek düzeydedir. Ayrıca Karaçi’de ulusal denizcilik bilgi birleştirme merkezi olarak faaliyet gösteren Ortak Denizcilik Bilgi Koordinasyon Merkezi’ni işletmekte, AMAN Tatbikatı ve AMAN Diyaloğu’nu düzenlemektedir. 2025 yılında bu etkinliklere yaklaşık 60 deniz kuvveti katılmıştır. Operasyonel tecrübe, bilgi birleştirme altyapısı ve çok taraflı platformları bir araya getirme konusunda sahip olunan bu birikim, Pakistan’ı koalisyonun ilk döneminde komutan yardımcılığı için güçlü bir konuma getirmiştir. Buna ek olarak Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin 7 Ağustos 2026 tarihinde Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalaması da Pakistan’ın bu yapıya anlamlı bir katkı sunabilmesini desteklemektedir. Aynı zamanda ülkenin son yirmi yıldır savunduğu üzere caydırıcılığın hukuk ve diplomasi temelinde, gerilimi tırmandırmadan yürütülmesi gerektiği yönündeki yaklaşımını sürdürmesine de imkân tanımaktadır.
Kısacası, bu ortaklığın kalıcı olacağına inanıyorum. Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ise koalisyona kaç devletin katıldığından çok, onu ortaya çıkaran kriz sona erdikten sonra da varlığını sürdürebilecek kurumlar, hukuki açıklık ve sivil iş birlikleri oluşturabilme kapasitesine bağlı olacaktır.

