Analiz

Karadeniz’de Tanker Saldırısı ve Türkiye’nin Deniz Güvenliği Hassasiyeti

Türkiye, Karadeniz’de başından beri hassas bir denge politikası izlemektedir.
Ankara, bu tür hadiseleri yalnız askeri tehdit olarak görmemekte, ekonomik ve ekolojik güvenlik meselesi şeklinde de okumaktadır.
Karadeniz’deki savaş artık kıyılardan uzağa itilmiş bir çatışma değildir.

Paylaş

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

26 Mart 2026 tarihinde Karadeniz’de yaşanan tanker saldırısı, Türkiye’nin uzun süredir dikkatle uzak tutmaya çalıştığı bir riskin artık daha görünür hale geldiğini ortaya koymuştur.[1] Rusya’nın Novorossiysk Limanı’ndan çıkan, Sierra Leone bayraklı ve Türk şirketi tarafından işletilen ALTURA adlı ham petrol tankeri, İstanbul Boğazı’na yaklaşık 18 deniz mili mesafede, Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgesi içinde deniz dronuyla vurulmuştur.[2]

Gemide yaklaşık 1 milyon varil ham petrol bulunduğu, 27 kişilik mürettebatın sağlık durumunun iyi olduğu ve Ankara’nın saldırıyı uluslararası hukuka aykırı bularak kınadığı açıklanmıştır.[3] Türk makamlarının özellikle seyrüsefer güvenliği, can emniyeti ve çevresel risk vurgusu yapması, hadisenin sadece savaş ekonomisi ya da yaptırım ihlali başlığı altında ele alınmadığını açık biçimde ortaya koymaktadır. 

Bu olayın önemi, vurulan geminin niteliğinden daha fazlasında yatmaktadır. Karadeniz’de savaş uzun süredir limanlar, tahıl koridorları, enerji terminalleri ve askerî hedefler üzerinden konuşuluyordu. Son gelişmeyle birlikte ticari gemilerin Türkiye’nin deniz yetki alanına bu kadar yakın bir noktada hedef haline gelmesi çatışmanın çevreleme etkisini yeni bir düzeye taşımıştır. Ankara açısından mesele, Rus petrolü taşıyan bir geminin zarar görmesiyle sınırlı değildir. Esas sorun, savaşın kontrolsüz araçlarının Türkiye’nin ekonomik faaliyet alanlarına, deniz trafiğine ve kıyı güvenliğine doğrudan temas etmeye başlamasıdır.

Türkiye, Karadeniz’de başından beri hassas bir denge politikası izlemektedir. Bir yandan Rusya ile doğrudan çatışmadan kaçınmakta, öte yandan Ukrayna ile siyasi ve askerî temasını sürdürmektedir. Tahıl koridoru döneminde üstlendiği kolaylaştırıcı rol, Ankara’nın deniz güvenliğini bölgesel istikrarın ayrılmaz parçası şeklinde gördüğünü göstermiştir. Son tanker saldırısı ise bu yaklaşımın yeni bir sınamayla karşı karşıya bulunduğunu düşündürmektedir. Zira burada artık taraflar arasında süren bir savaşın uzaktan gözlemlenen etkilerinden ziyade Türkiye’nin deniz yetki alanı içinde ortaya çıkan fiilî risklerden söz edilmektedir.

Saldırının çevresel boyutu da en az güvenlik boyutu kadar önemlidir. Karadeniz kapalı sayılabilecek hassas bir deniz havzasıdır. Petrol yüklü bir tankerin makine dairesi ya da gövdesi üzerinde daha ağır hasar oluşması, sızıntı riskini doğurabilecek ve bunun etkisi kıyı ekosistemlerinden balıkçılığa kadar geniş bir alana yayılabilecekti. Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın çevre vurgusu bu nedenle yerindedir. Ankara, bu tür hadiseleri yalnız askeri tehdit olarak görmemekte, ekonomik ve ekolojik güvenlik meselesi şeklinde de okumaktadır.[4] Bu bakış, Türkiye’nin Karadeniz yaklaşımında son yıllarda daha fazla öne çıkan bütüncül güvenlik anlayışıyla uyumludur. 

Hadisenin ticari ve sigorta boyutuna da dikkat çekmek gerekir. Karadeniz, enerji sevkiyatı ve tahıl akışı bakımından zaten yüksek riskli bir deniz alanına dönüşmüştür. Ticari gemilerin hedef alınması, savaş risk primlerini yükseltmekte, taşıma maliyetlerini artırmakta ve bölgedeki deniz ticaretini daha kırılgan hale getirmektedir. Türkiye bu hat üzerinde sadece kıyıdaş bir devlet değildir. Aynı zamanda boğazlar üzerinden geçen ticari dolaşımın merkezindeki ülkedir. Bu nedenle Karadeniz’de artan her güvenlik maliyeti, dolaylı biçimde Türkiye’nin ulaştırma, liman, sigorta ve çevre yönetimi başlıklarını da etkilemektedir.

Ankara’nın tepkisinin sert ama ölçülü olması da dikkat çekicidir. Türkiye bir süredir hem Moskova’ya hem Kiev’e, Karadeniz’de ticari gemileri ve sivil deniz trafiğini riske atan adımlardan kaçınılması gerektiği yönünde mesaj vermektedir. Nitekim 2025 yılının son aylarında Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgesine yakın tanker saldırıları sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan açık biçimde ticari gemilere yönelik saldırıların kabul edilemez olduğunu söylemişti. Aralık ayında diplomatik kanalların devreye sokulması ve iki tarafın temsilcilerine uyarı verilmesi de Ankara’nın bu meseleyi geçici hadise gibi görmediğini göstermiştir.[5] Söz konusu yeni saldırı, o dönemde dile getirilen kaygıların boşa çıkmadığını ortaya koymuştur. 

Bu noktada Türkiye’nin önünde iki ayrı güvenlik dosyası bulunmaktadır. İlki seyrüsefer güvenliğinin korunmasıdır. Deniz dronlarının sürüklenmesi, hedef şaşırması ya da kasıtlı biçimde kıyıdaş devletlerin yetki alanlarına yönelmesi, Karadeniz’de yeni bir istikrarsızlık alanı yaratmaktadır. Türkiye Savunma Bakanlığı’nın dronların kontrolden çıkıp kıyıya sürüklenmesi riskine dikkat çekmesi de bunu doğrulamaktadır.

İkinci dosya ise uluslararası hukuk ve egemenlik meselesidir. Türkiye, kendi münhasır ekonomik bölgesinde ticari gemilerin vurulmasını yalnız bölgesel savaşın yan etkisi şeklinde düşünmemektedir. Çünkü bu tür hadiseler tekrarlandıkça Ankara’nın ekonomik çıkarlarıyla egemenlik hassasiyeti aynı çizgide birleşmeye başlayacaktır. 

Karadeniz’de savaşın yeni safhası tam da burada belirginleşmektedir. Son aylarda Rusya’nın Baltık enerji altyapısına yönelik yoğun Ukrayna saldırıları, Ust-Luga ve Primorsk gibi merkezlerde yüklemelerin durmasına yol açmıştır. Enerji taşımacılığı üzerindeki baskı arttıkça, denizde hareket eden tankerler daha görünür ve daha kırılgan hedefler haline gelmektedir. Bu durum, savaşın cephe hattıyla beraber enerji dolaşımı ve lojistik omurgası üzerinde de yürüdüğünü göstermektedir. Karadeniz bu nedenle askeri çatışma sahası olmanın ötesine geçmekte, enerji akışının güvenliği üzerinden küresel piyasalara bağlanan stratejik bir kırılganlık alanına dönüşmektedir. 

Türkiye açısından meseleye daha geniş bir perspektiften bakmak gerekir. Ankara, Karadeniz’de herhangi bir tarafın tam zaferinden çok, deniz trafiğinin yönetilebilir düzeyde güvenli kalmasına ihtiyaç duymaktadır. Çünkü Türkiye için esas değer, bölgenin bütünüyle askerîleşmemesi ve ticari damarlarının kopmamasıdır. Bir tanker saldırısı bu bakımdan küçük bir olay gibi görülmemelidir. Bu tür hadiseler sıklaştığında, Karadeniz’de güvenlik mimarisi daha sertleşebilir, sivil-deniz ticareti ile askeri riskler arasındaki çizgi daha da incelir ve Türkiye’nin denge politikası üzerindeki baskı artabilir.

Sonuç olarak 26 Mart saldırısı, Karadeniz’de savaşın yeni risk alanlarını görünür kılmıştır. Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgesi içinde Türk işletmesindeki bir petrol tankerinin vurulması, Ankara’nın artık çevresinde süren savaşı uzaktan izleyen bir aktör konumunda kalamayacağını hatırlatmaktadır. Seyrüsefer güvenliği, çevresel kırılganlık, enerji taşımacılığı ve egemenlik hassasiyeti aynı olayda birleşmiştir.

Önümüzdeki dönemde benzer saldırılar tekrarlanırsa Türkiye, Karadeniz’de daha aktif bir güvenlik dili geliştirebilir, diplomatik uyarılarını sertleştirebilir ve deniz yetki alanlarını korumaya dönük yeni tedbirler gündeme getirebilir. Karadeniz’deki savaş artık kıyılardan uzağa itilmiş bir çatışma değildir. Türkiye açısından doğrudan ekonomik ve stratejik sonuçlar üretmeye başlayan yeni bir deniz güvenliği sınamasıdır.

[1] “Turkey Condemns Attack on Black Sea Oil Tanker That Departed Russia”, Reuters, https://www.reuters.com/world/tanker-carrying-russian-oil-hit-by-drone-black-sea-near-turkey-2026-03-26/, (Erişim Tarihi: 30.03.2026).

[2] Aynı yer.

[3] Aynı yer.

[4] Öncü Keçeli, “QA-24, 29 November 2025, Statement of the Spokesperson of the Ministry of Foreign Affairs, Öncü Keçeli, in Response to a Question Regarding the Attacks on Two Commercial Tankers in the Black Sea.” Republic of Türkiye Ministry of Foreign Affairs, https://www.mfa.gov.tr/sc_-24_-disisleri-bakanligi-sozcusu-oncu-keceli-nin-karadeniz-de-iki-ticari-gemiye-yonelik-gerceklestirilen-saldirilar-hk-sc.en.mfa, (Erişim Tarihi: 30.03.2026).

[5] “Turkey’s Erdogan Says Attacks on Black Sea Commercial Ships Unacceptable”, Reuters, https://www.reuters.com/world/middle-east/turkeys-erdogan-says-attacks-black-sea-commercial-ships-unacceptable-2025-12-01/, (Erişim Tarihi: 30.03.2026).

Göktuğ ÇALIŞKAN
Göktuğ ÇALIŞKAN
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde lisans eğitimi alan Göktuğ ÇALIŞKAN, aynı süreçte çift anadal programı kapsamında üniversitenin Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yer alan Uluslararası İlişkiler bölümünde de eğitim görmüştür. 2017 yılında lisans mezuniyetini tamamladıktan sonra Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde yüksek lisans programına başlayan Çalışkan, bu programı 2020 yılında "Hindistan Şiiliği ve İran’ın Hindistan Politikasının Yumuşak Güç Çerçevesinde Değerlendirmesi: Kontrüktivist Bir Bakış" adlı teziyle başarı ile tamamlamıştır. 2018 yılında ise çift ana dal programı kapsamında eğitim gördüğü Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun olmuştur. Millî Eğitim Bakanlığı Yurtdışı Seçme ve Yerleştirme (YLSY) programı kapsamında Fransa’da dil eğitimi alan Göktuğ Çalışkan, ardından Fas’ta bulunan Uluslararası Rabat Üniversitesinde 2. yüksek lisansını "La Présence Chinoise En Afrique Et L’évaluation De La Politique Africaine De La Chine Dans Le Contexte Du Projet « La Ceinture Et La Route » : Les Cas du Kenya et de l’Ouganda" (Çin'in Afrika'daki Varlığı ve Çin'in Afrika Politikasının Kuşak ve Yol Projesi Bağlamında Değerlendirilmesi: Kenya ve Uganda Örnekleri) teziyle 2022 yılında tamamlamıştır. Aynı zamanda Erciyes Üniversitesi Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi olan Çalışkan, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde de doktorasına devam etmektedir. Çalışkan, ayrıca YLSY kapsamında Fas’ta yine Uluslararası Rabat Üniversitesi’nde doktoraya başlamıştır. Ankasam Uluslararası İlişkiler uzmanı olarak çeşitli konularda röportajları ve analizleri bulunan Çalışkan, kitap bölümleri, makaleler ve kitap incelemelerine de devam etmektedir. Çalışkan, iyi derecede İngilizce ve Fransızca bilmekte olup, Çin-Afrika İlişkileri, Sahel, Sahel’de Din ve Güvenlik, İran, Şiilik, Hindistan, Gıda Güvenliği, Afrika'da İklim, İsyanlar ve Terörizm, Afrika Jeopolitiği, Kuşak ve Yol Projesi, Orta Asya üzerine akademik çalışmalarını sürdürmektedir.

Benzer İçerikler