İran merkezli gelişmeleri, klasik anlamda yalnızca iki devlet arasında yaşanan bölgesel bir çatışma olarak okumak doğru olmayacaktır. Günümüzde Orta Doğu’da yaşanan krizler, çok katmanlı vekâletler savaşlarının, enerji jeopolitiğinin, küresel ticaret koridorlarının, finansal rekabetin ve büyük güç mücadelelerinin kesişim noktasına dönüşmüştür. Bu nedenle İran Savaşı; yalnızca bu ülkenin değil, aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İsrail, Hindistan, Çin, Rusya, Avrupa Birliği (AB), İngiltere ve diğer aktörlerin de geleceğini şekillendirecek küresel bir güç mücadelesidir.
İran Savaşı: Bölgesel Krizden Küresel Hesaplaşmaya
İran merkezli savaşın temelinde yalnızca nükleer program veya İsrail-İran gerilimi bulunmamaktadır. Bu savaşın arka planında;
- ABD ile Çin arasındaki küresel hegemonya mücadelesi,
- Rusya ile Avrupa arasındaki güç yarışının enerji kavgasına yansımaları,
- Enerji yolları, ticaret koridorları ve lojistik merkezlerinin kontrolü,
- PetroDolar ile PetroYuan arasındaki finansal rekabet ve
- BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) eksenli yeni düzen arayışları yer almaktadır.
Bu çerçevede İran Savaşı, yalnızca bölgesel bir kriz değil; Ukrayna Savaşı’nın Orta Doğu’daki jeopolitik uzantısı olarak da görülebilir. ABD ve Avrupa ülkeleri, Ukrayna cephesinde Rusya’yı askeri, ekonomik ve siyasi açıdan çevrelemeye çalışmış, fakat bu hedeflerinde başarılı olamamışlardır. Diğer taraftan ABD ve İsrail de İran üzerinden Çin’in enerji arz güvenliğini, Kuşak ve Yol Girişimi’ni (KYG) ve Asya-Orta Doğu bağlantılı ticaret koridorlarını kontrol altına almayı hedeflemiş; fakat bu stratejilerinde istedikleri sonucu ulaşamamışlardır.
ABD’nin Stratejik Çıkmazı
ABD, son yıllarda Çin’i çevrelemek amacıyla çip teknolojileri, gümrük tarifeleri, enerji jeopolitiği ve deniz ticaret yolları üzerinden baskı politikaları uygulamıştır. Fakat bu hamlelerle Amerikan çıkarları için istenilen sonucu ulaşılamamıştır. Washington yönetimi petrol kartını kullanarak Çin’i zayıflatmayı hedeflemiş; fakat enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar ve Hürmüz Boğazı üzerindeki krizler, uzun vadede Amerikan ekonomisini baskı altına almıştır. ABD’nin İran’a yönelik sert politikaları, küresel enerji piyasalarında belirsizlik ve öngörülemezlik oluştururken, ABD’de var olan temel sorunları daha da derinleştirmiştir. ABD’deki bu sorunlar:
- Sürekli artan bütçe açığı,
- Küresel rekabet gücünün zayıflaması,
- Dolar hegemonyasının aşınması,
- Devasa kamu borcu,
- Küresel askeri yükünün sürdürülemez hale gelmesi,
- Küresel prestijinin aşınması ve
- Müttefiklerini büyük oranda kaybetmesi şeklinde sıralanabilir.
ABD’nin yaklaşık 40 trilyon dolarlık kamu borcu bulunmakta ve bu borcun yıllık faiz yükü 1,5 trilyon doları aşmaktadır. Bu borç yükü, Amerikan hegemonyasının ekonomik sürdürülebilirliğini giderek daha tartışmalı hale getirmektedir. Bunun yanında artan borçlanma ve genişleyen bütçe açıkları, Amerikan ekonomisinde enflasyonist baskıları artırmaktadır. Bu durum ise doların küresel rezerv para statüsünü uzun vadede zayıflatabilecek yapısal riskler doğurmaktadır. Doların rezerv para niteliğini kaybetmesi, ABD’nin küresel ekonomik rekabetteki üstünlüğünü ciddi ölçüde sarsabilecek stratejik bir kırılma anlamına gelecektir. Nitekim 1950’lerde dünya ekonomisinin yaklaşık yarısını kontrol eden ABD’nin küresel ekonomik payı, günümüzde yaklaşık %25 seviyelerine kadar gerilemiştir.
Çin’in “Kurşun Atmadan” Küresel Yükselişi
Çin, ekonomik ve teknolojik araçlarla küresel sistemde yükselmektedir. Çin’in özellikle nadir toprak elementleri üzerindeki hakimiyeti, Pekin’e büyük stratejik avantaj sağlamaktadır. 2024 verilerine göre Çin, küresel nadir toprak üretiminin yaklaşık %70’ini tek başına gerçekleştirmiştir. Elektrikli araçlardan savunma sanayisine kadar birçok stratejik sektör, Çin’in kontrol ettiği bu kaynaklara bağımlıdır.
KYG’ni yalnızca ekonomik bir ticaret girişimi olarak ele almak doğru olmayacaktır. Bu girişim, aynı zamanda yeni küresel düzenin ekonomik omurgası niteliğindedir. ABD açısından Orta Doğu’ya hâkim olmak; sadece enerji kaynaklarını ve ticaret koridorlarını kontrol etmek anlamına gelmemektedir. Asıl hedef, Çin’in kara ve deniz ticaret ağlarını kontrol altına almaktır. Bu nedenle ABD ve İsrail, İran merkezli vekâletler savaşı üzerinden Çin’in enerji güvenliğini ve bölgesel nüfuzunu zayıflatmaya çalışmaktadır. Ancak Washington yönetimi bu stratejisinde henüz başarılı olamamıştır. Daha da önemlisi ABD, Çin’in yükselişini nasıl durduracağı konusunda net ve sürdürülebilir bir strateji geliştirememektedir.
ABD, İran Savaşı sebebiyle kendini büyük bir stratejik belirsizliğe mahkûm etmiştir. Bu durum İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması sonrasında ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı ablukaya almasıyla daha da belirgin hale gelmiştir. Başka bir deyişle ABD, Hürmüz Boğazı’nı açmak için çabalarken aslında kendini abluka altına almıştır. Bu stratejik belirsizlik ise Trump yönetimi üzerinde hem Amerikan kamuoyu hem de küresel sistem açısından giderek artan bir baskı oluşturmaktadır. Dolayısıyla İran Savaşı, doğrudan ABD-Çin küresel rekabeti ve Çin’in yükselişiyle bağlantılı jeopolitik bir mücadeledir.
AB’nin Enerji Çıkmazı
AB’nin en büyük kırılganlığı enerji bağımlılığıdır. Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Avrupa’nın ucuz Rus enerjisinden mahrum kalması, sanayi üretimini ve ekonomik rekabet gücünü ciddi biçimde etkilemiştir. AB’nin kısa vadede yeşil enerjiye tam ve bağımsız bir geçiş sağlaması mümkün görünmemektedir. Ayrıca Avrupa ülkelerinin yenilenebilir enerji teknolojileri açısından Çin’e olan bağımlılığı yüksek seviyelerdedir. Bu teknolojilerin üretimi ve kurulu süreçlerinde, nadir toprak elementleri ile kritik minerallere yoğun biçimde ihtiyaç duymaktadır. Söz konusu stratejik hammaddeler konusunda Çin’in küresel ölçekte belirgin bir hâkimiyeti bulunmaktadır. Bu nedenle Avrupa’nın uzun vadede enerji arz güvenliği açısından yeniden Rus enerji kaynaklarına yönelme ihtiyacı duyabileceği değerlendirilmektedir.
Bu noktada Türkiye’nin yıllar önce savunduğu NABUCCO Projesi’nin stratejik önemi yeniden ortaya çıkmıştır. Dönemin koşullarında Rusya’nın karşı çıktığı proje, günümüzde Moskova ve Brüksel açısından da daha anlamlı hale gelmiştir. Bu çerçevede Türkiye’nin coğrafi konumundan dolayı Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi (TANAP), Tük Akımı ve Bakü-Tiflis-Ceyhan gibi enerji boru hatlarının Doğu-Batı yönündeki bağlantısallıkları çok büyük stratejik öneme sahiptir.
Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (NATO) Zayıflaması ve ABD’nin Araçsallaştırdığı Güvenlik Mimarisi
Her ne kadar NATO, 1949 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne (SSCB) karşı kurulmuş olsa da Soğuk Savaş sonrası dönemde de varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Bunun temel nedeni, NATO’nun ABD açısından yalnızca askeri değil; aynı zamanda ekonomik ve siyasi bir araç olarak kullanılmasıdır.
ABD, NATO sayesinde:
- Savunma sanayisini finanse etmiştir,
- Avrupa üzerindeki güvenlik etkisini sürdürerek, Avrupa ülkelerini kendi yörüngesinde tutmaya çalışmıştır,
- Küresel müdahale kapasitesini koruyarak hegemonyasını arttırmıştır.
Her ne kadar ABD Başkanı Donald Trump, “NATO karşıtı” söylemlerde bulunsa da yukarıdaki nedenlerden dolayı bu ittifakın kısa vadede tamamen tasfiye edilmesi Amerikan çıkarları açısından gerçekçi görünmemektedir.
Türkiye açısından bakıldığında ise NATO üyeliği çok değerli görülmekte ve stratejik bir anlam taşımaktadır. Bu bağlamda Türkiye’nin NATO içinde bulunması;
- Veto hakkını kullanabilmesi,
- Doğu Akdeniz’de özellikle İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) gibi aktörlere karşı denge kurabilmesi,
- Rusya karşısındaki jeopolitik ağırlığını koruması bakımlarından önemlidir.
Türkiye açısından “NATO içinde kalmak, dışında kalmaktan daha rasyonel” bir güvenlik yaklaşımı olarak değerlendirilmektedir.
Türkiye’nin Yükselen Jeopolitik Önemi
Türkiye, Doğu ile Batı arasındaki en kritik jeopolitik köprülerden biridir. Türk Devletleri Teşkilatı (TDT), Zengezur Koridoru ve Kalkınma Yolu Projesi gibi girişimler, Ankara’nın yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte stratejik ağırlığını artırmaktadır.
2020 Karabağ Zaferi sonrasında Türkiye’nin Türk dünyası üzerindeki nüfuzu belirgin bir şekilde artmıştır. Türk dünyası coğrafyası Rusya, Çin, Hindistan, Avrupa ve Türkiye açısından enerji rezervleri, ticaret koridorları ve lojistik merkezlerinin güvenliği bakımından kritik öneme sahiptir.
Türkiye’nin siyasal, ekonomik ve askeri alanlardaki yükselişini yalnızca bölgesel bir gelişme olarak değerlendirmek doğru olmayacaktır. Bu çok boyutlu ilerleme, yeni uluslararası düzenin şekillenmesinde etkili olan jeopolitik ve jeostratejik bir dönüşüm sürecine işaret etmektedir.
ABD İç Dinamiklerindeki İsrail Çatışması
ABD iç siyasetinde ve kamuoyunda İsrail meselesi giderek daha tartışmalı hale gelmektedir. ABD’deki yükselen maliyetler, uzun savaşlar ve İsrail merkezli krizlerin ABD’ye yük oluşturduğu yönündeki değerlendirmeler ABD’de her geçen gün artmaktadır. Bu nedenle Washington’da iki farklı çatışmanın ortaya çıktığı görülmektedir. Bunlardan:
- Birincisi küresel yayılmacılığı ve müdahaleciliği savunan İsrail merkezli çatışma,
- İkincisi ise ABD’nin iç sorunlarına odaklanmasını savunan ulusalcı çatışmadır.
ABD’deki bu iki kanat arasındaki çatışma ve mevcut köklü sorunlar, ilerleyen yıllarda ülkenin içe kapanmasına ve zayıflayarak kendi iç krizleriyle daha yoğun biçimde mücadele etmesine sebebiyet verebilir.
Sonuç
İran Savaşı, yalnızca İran’ın savaşı değildir. Bu savaş;
- Çin ile ABD arasındaki küresel rekabetin,
- Rusya ile Batı arasındaki güç mücadelesinin,
- Başta Japonya ve Almanya olmak üzere birçok ülkenin silahlanma yarışının
- Enerji rezervleri, ticaret güzergahları ve lojistik merkezlerinin,
- Nadir toprak elementleri ve kritik minerallerin,
- Dolar merkezli sistem ile alternatif ekonomik bloklar arasındaki çatışmasının,
- Kurulacak yeni dünya düzeninde başat güç arayışlarının Orta Doğu’daki yansımasıdır.
Bugün dünya, tek kutuplu Amerikan düzeninden çok kutuplu yeni bir sisteme geçiş sancıları yaşamaktadır. BRICS, ŞİÖ, TDT, KYG, enerji koridorları, enerji rezervleri kritik mineraller ve lojistik merkezleri bu dönüşümün temel dinamiklerini oluşturmaktadır.
Türkiye, bu süreçte jeopolitik konumundan dolayı stratejik düğümün merkezindedir. Türkiye’nin Doğu-Batı ve Kuzey-Güney yönünde enerji geçiş hatları üzerinde yer alması, Ankara’ya önemli bir jeopolitik avantaj sağlamaktadır.
Savunma sanayinde son yıllarda kaydedilen kapasite artışları, Türkiye’nin bölgesel ve küresel nüfuzunu güçlendirmektedir. Bu gelişmeler, Türkiye’nin askeri ve teknolojik bağımsızlık düzeyini de artırmaktadır.
Türkiye, Orta Doğu ve Afrika ülkeleriyle kurulan ilişkileri çeşitlenmektedir. Türk dünyası ile geliştirilen siyasi ve ekonomik bağlar bu süreci desteklemektedir. Bu çerçevede Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda oluşabilecek yeni uluslararası sistemde etkin ve belirleyici aktörlerden biri olma potansiyeli giderek güçlenmektedir.
