Meksika Dışişleri Bakanı Roberto Velasco ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Dışişleri Bakanı Marco Rubio arasında Washington’da gerçekleştirilen görüşme, son dönemde ciddi siyasi gerilimlere sahne olan Meksika–ABD ilişkilerinde yeni bir normalleşme arayışına işaret etmektedir.[i] Ancak söz konusu görüşmenin iki ülke arasında kapsamlı bir siyasi yakınlaşmadan ziyade, karşılıklı bağımlılığın zorunlu kıldığı kontrollü ve pragmatik bir diyalog sürecini temsil ettiği değerlendirilmektedir. Göç, uyuşturucu kaçakçılığı, organize suç, sınır güvenliği ve ekonomik ilişkiler gibi konular iki ülkenin birbirinden bağımsız hareket etmesini güçleştirmekte; buna karşılık egemenlik, ABD’nin Meksika iç siyasetine yönelik müdahaleleri ve Meksika vatandaşlarının ABD’deki durumları ikili ilişkilerin temel gerilim alanlarını oluşturmaktadır.
Velasco–Rubio görüşmesinin en dikkat çekici özelliklerinden biri, aynı toplantının iki hükümet tarafından farklı biçimlerde çerçevelenmesidir. Meksika Dışişleri Bakanlığı, güvenlik alanında elde edilen ilerlemeleri ve özellikle uyuşturucu, silah kaçakçılığı ve ulusötesi organize suçla mücadeleyi ön plana çıkarmaktadır. ABD tarafı ise mevcut işbirliğini tamamlanmış veya yeterli bir başarı olarak değerlendirmek yerine Meksika’dan daha fazla önlem talep etmektedir. Rubio’nun düzensiz göçün sona erdirilmesi, fentanil ve diğer yasa dışı maddelerin ABD’ye girişinin engellenmesi ve kartellerin silahsızlandırılması yönündeki talepleri, Washington’un ilişkileri sonuçlardan ziyade Meksika’nın yerine getirmesi gereken yükümlülükler üzerinden değerlendirmekte olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla iki taraf aynı güvenlik gündemini paylaşmasına rağmen bu gündemin nasıl tanımlanacağı konusunda önemli bir söylemsel farklılaşma yaşamaktadır.
Bu farklılaşma, iki ülke arasındaki asimetrik ilişkinin de bir yansımasını oluşturmaktadır. ABD yönetimi güvenlik ve göç alanlarında Meksika’dan sürekli olarak daha fazla önlem talep edebilmekte, Meksika yönetimi ise Washington’la işbirliğini sürdürürken bunun tek taraflı bir bağımlılık ilişkisine dönüşmesini engellemeye çalışmaktadır. Claudia Sheinbaum yönetiminin “işbirliği fakat tabiiyet olmaksızın işbirliği” yaklaşımını sürekli vurgulaması bu nedenle önem taşımaktadır.[ii] Meksika açısından temel mesele ABD’yle güvenlik işbirliğinin gerekli olup olmadığı değil, bu işbirliğinin hangi siyasi ve hukuki sınırlar içerisinde gerçekleştirileceği olmaktadır.
Göç konusu bu asimetrinin en görünür alanlarından birini oluşturmaktadır. Meksika–ABD sınırındaki düzensiz geçişlerin tarihsel olarak düşük seviyelere gerilemiş olmasına rağmen Trump yönetiminin Meksika üzerindeki göç baskısını sürdürmesi dikkat çekmektedir. Bu durum göçün yalnızca sınır yönetimine ilişkin teknik bir mesele olmadığını, aynı zamanda Washington tarafından Meksika üzerinde siyasi baskı oluşturabilecek bir dış politika aracı olarak kullanılmakta olduğunu göstermektedir. Meksika’nın kendi sınırlarında güvenlik önlemlerini artırması ve göç hareketlerini kontrol altına almak amacıyla önemli kaynaklar kullanması, Washington açısından Meksika’yı ABD göç politikasının dış sınır yöneticilerinden biri hâline getirmektedir.
Bununla birlikte göç meselesi Meksika açısından yalnızca ülkeye gelen veya ülke üzerinden ABD’ye ulaşmaya çalışan göçmenlerden ibaret olmamaktadır. ABD’de yaşayan Meksika vatandaşlarının hukuki statüsü ve göçmenlik uygulamaları sırasında karşılaştıkları muamele de ikili ilişkilerin önemli unsurlarından birini meydana getirmektedir. ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Birimi (ICE) operasyonları, göçmen gözaltı merkezlerindeki koşullar ve Meksika vatandaşlarının yaşamlarını kaybetmesi, Sheinbaum hükümeti üzerindeki iç siyasi baskıyı artırmaktadır. Bu nedenle Meksika hükümeti bir taraftan ABD’nin düzensiz göçün sınırlandırılması yönündeki taleplerine cevap vermekte, diğer taraftan ABD’deki Meksika vatandaşlarının haklarını korumaya yönelik diplomatik ve hukuki girişimlerde bulunmaktadır. Böylece göç, iki ülke arasında eş zamanlı olarak hem bir işbirliği alanı hem de insan hakları ve egemenlik tartışmasının kaynağı hâline gelmektedir.
Sheinbaum yönetiminin bu baskılara verdiği cevap ise doğrudan çatışmadan ziyade “stratejik sınırlandırma” olarak tanımlanabilecek bir yaklaşım sergilemektedir. Meksika yönetimi Trump yönetimiyle ilişkileri koparmamakta, güvenlik ve göç konularında işbirliğini devam ettirmekte, ancak Washington’un Meksika topraklarında veya iç siyasetinde tek taraflı hareket etmesine karşı egemenlik söylemini güçlendirmektedir. Velasco’nun Rubio’yla görüşmesinin ardından “egemenliğe ve toprak bütünlüğüne saygı”, “ortak sorumluluk”, “karşılıklı güven” ve özellikle “subordinasyon olmaksızın işbirliği” ilkelerini vurgulaması bu stratejiyi açık biçimde ortaya koymaktadır.[iii]
Bu yaklaşım, Meksika’nın ABD’yle olan yapısal bağımlılığını tamamen ortadan kaldırmayı amaçlamamaktadır. Coğrafi yakınlık, ticaret, sınır güvenliği, göç, enerji, üretim zincirleri ve milyonlarca Meksikalının ABD’de yaşaması iki ülke arasında son derece yoğun bir karşılıklı bağımlılık meydana getirmektedir. Dolayısıyla Meksika’nın Washington’la sert ve sürekli bir diplomatik çatışmaya girmesi ekonomik ve siyasi açıdan yüksek maliyetler yaratabilmektedir. Buna karşılık ABD’nin de Meksika’nın aktif desteği olmaksızın sınır güvenliği, düzensiz göç, uyuşturucu kaçakçılığı ve organize suç gibi sorunları tek taraflı biçimde çözmesi mümkün görünmemektedir. Bu karşılıklı ihtiyaç ilişkisi, siyasi krizlere rağmen diplomatik kanalların yeniden açılmasını zorunlu kılmaktadır.
Sheinbaum’un aralık ayında Miami’de gerçekleştirilecek G20 Zirvesi’ne davet edilmesi de kontrollü normalleşmenin üst düzey siyasi diyaloğa taşınabileceğini göstermektedir. Sheinbaum ile Trump arasındaki telefon diplomasisinin yoğunluğuna rağmen yüz yüze görüşmelerin sınırlı kalması, iki lider arasındaki ilişkinin henüz tam anlamıyla kurumsallaşmadığını göstermektedir. G20 Zirvesi bu nedenle yalnızca çok taraflı bir toplantı değil, iki ülke arasındaki siyasi ilişkinin yönünü belirleyebilecek yeni bir diplomatik temas zemini oluşturabilmektedir.
Sonuç olarak Velasco–Rubio görüşmesi Meksika ile ABD arasında ortaya çıkan sorunların çözüldüğünü değil, iki ülkenin bu sorunlara rağmen ilişkileri yönetilebilir bir düzeyde tutmaya çalıştığını göstermektedir. Ortaya çıkan tablo klasik anlamda bir “diplomatik çözülme”den ziyade kontrollü normalleşme olarak nitelendirilmektedir. Washington güvenlik, fentanil ve göç konularında Meksika üzerindeki baskısını sürdürmekte; Meksika ise işbirliğini reddetmeden egemenlik, karşılıklılık ve subordinasyonun reddi ilkelerini öne çıkarmaktadır. Bu nedenle ilişkinin temel karakterini ne tam bir ittifak ne de açık bir çatışma oluşturmaktadır.
Önümüzdeki dönemde Meksika–ABD ilişkilerinin seyrini belirleyecek temel unsur, iki ülkenin güvenlik alanındaki zorunlu işbirliğini egemenlik tartışmalarından ne ölçüde ayrıştırabileceği olmaktadır. Trump yönetiminin Meksikalı siyasi aktörlere yönelik yaptırım, vize iptali veya tek taraflı güvenlik girişimlerini artırması hâlinde yeni krizlerin ortaya çıkması muhtemel görünmektedir. Buna karşılık teknoloji, yarı iletkenler, yapay zekâ ve tedarik zincirleri gibi alanlarda kurumsal işbirliğinin derinleşmesi, ilişkinin yalnızca göç ve uyuşturucu ekseninde tanımlanmasını engelleyebilmektedir. Dolayısıyla Velasco–Rubio görüşmesi, sorunların ortadan kalktığı bir dönemin başlangıcından ziyade, karşılıklı bağımlılığın iki ülkeyi krizler içerisinde dahi müzakereye zorladığı yeni bir pragmatik diplomasi biçiminin göstergesi olmaktadır.
[i] Guillén, Beatriz. “México y Estados Unidos avanzan en el deshielo con una reunión entre Roberto Velasco y Marco Rubio.” El País, https://elpais.com/mexico/2026-08-26/mexico-y-estados-unidos-avanzan-en-el-deshielo-con-una-reunion-entre-roberto-velasco-y-marco-rubio.html, (Erişim Tarihi: 30.08.2026).
[ii] Aynı yer.
[iii] Aynı yer.
