Günümüz uluslararası ilişkileri, mevcut güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir “geçiş döneminden” geçmektedir. Bu süreçte yeni küresel güçler ortaya çıkmakta ve belirsizlikler artmaktadır. Dolayısıyla küresel ve bölgesel güç dağılımında, deyimi yerindeyse, “taşlar henüz yerine oturmamıştır.”
Soğuk Savaş döneminde Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (NATO) “caydırıcılığı”, Avrupa ülkeleri için “düşük maliyetlerle yüksek güvenlik garantileri” sağlamıştı. Fakat özellikle Çin’in hızla yükselmesi; Hindistan, Türkiye, Brezilya ve Rusya gibi ülkelerin orta ölçekli bölgesel güçler haline gelmesi, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) hem Rusya hem de Çin karşısında zayıflamasını beraberinde getirmiştir. Bu durum, NATO’nun eski caydırıcılığının sonunu hazırlamıştır.
Küresel ısınma, iklim değişikliği, göç, gıda güvenliği, siber saldırılar, enerji güvenliği, silahlanma yarışı ve cinsiyetsizleştirme projeleri küresel güvenliği her geçen gün daha fazla tehdit etmektedir. Ticaret koridorları enerji rezervleri ve lojistik merkezleri üzerinde yaşanan bölgesel ve küresel çatışmalar önümüzdeki yıllarda köklü radikal birçok değişim ve dönüşümleri beraberinde getirecektir. Bu radikal değişim ve dönüşüm olasılıkları ise:
- ABD’nin çöküşü ve 50 eyalete bölünebileceği,
- NATO’nun dağılabileceği,
- Avrupa Birliği’nin (AB) dağılabileceği,
- Küresel ekonomik krizin hızla artacağı ve aşılamamasın oldukça güç olacağı,
- Yaklaşık 17 milyon kilometrekare yüz ölçüme sahip, 140 milyon nüfusu olan ve önemli bir kısmının Türk ve Müslüman olduğu Rusya’nın dağılabileceği,
- Tukidides Tuzağı’na düşecek olan ABD ve Çin’in birbirleriyle savaşacağı,
- Olası Çin ve ABD savaşı sonrasında taraflar, birbirlerinin gücünü törpüleyecek olduğundan dolayı aradan yeni bir gücün sıyrılarak yükselebileceği,
- Dünyadaki terör ve terörizm hareketlerinin yaygınlaşacağı,
- Nükleer savaş riskinin artacağı,
- Yeni bir ideolojinin ortaya çıkabileceği,
- İnsan hayatını tamamen değiştirecek yeni teknolojilerin ortaya çıkabileceği,
- Petrol ve doğalgaz yerine geçecek yeni bir enerji kaynağının bulunabileceği olasılıklarıdır.
Küresel Güvenlik Riskleri ve Değişen Dengeler
NATO üyeleri, Soğuk Savaş dönemindeki “alışılmış konfor ile günümüzde yükselen güvenlik riskleri” arasında sıkışmış durumdadır. Özellikle AB üyeleri başta olmak üzere, Türkiye hariç tüm NATO ülkeleri Soğuk Savaş döneminde “düşük savunma harcamalarıyla lüks bir yaşam” sürdürmüşlerdir. Artan Rusya tehdidi ve Çin’in uluslararası sistem içinde yükselen gücü karşısında güvenlik riskleri daha da büyümektedir. Bu risklere önlem almak için NATO üyelerinin savunma harcamalarını artırması ve kemer sıkması gerekmektedir. Bu durum, özellikle AB halkları arasında büyük tepkilere, rahatsızlıklara yol açmaktadır.
NATO üyeleri arasında finansal yük paylaşımı konusunda büyük bir güvensizlik yaşanmaktadır. Üyelerin katkı paylarını %5 artırması istense de aşağıdaki sorular akılları kurcalamaktadır:
- Sadece para vermekle güvenlik sağlanacak mı?
- Toplanan paralar gerçekten savunmaya mı harcanacak?
- Yoksa geçmişte olduğu gibi bu kaynağın büyük bir kısmı tek taraflı olarak ABD savunma sanayisi için mi kullanılacak?
Soğuk Savaş döneminde NATO üyeleri için düşük maliyetlerle yüksek güvenlik garantileri sağlanabiliyordu. Günümüzde ise yüksek harcamalarla bile kesin bir güvenlik garantisi elde etmek mümkün değildir. Ayrıca Donald Trump’ın Grönland ve Kanada’yı ABD topraklarına katmak istediğine dair söylemler, tüm NATO üyeleri arasında ciddi bir güvensizlik yaratmaktadır.
NATO İçindeki Çatışan Çıkarlar
NATO’da çözüm bekleyen birçok soru işareti vardır. Bunların başında, ABD’nin Avrupa’ya gerçekten güvenlik garantisi vermek isteyip istemediği gelmektedir. Rusya-Ukrayna Savaşı’na bakıldığında Ukrayna’nın düştüğü durum ortadadır. Üstelik bir NATO üyesi olan ABD’nin diğer bir üye olan Danimarka’ya ait Grönland adasını işgal etmek istemesi veya Kanada’yı kendi 51. eyaleti olarak görmesi ittifakın ruhuyla çelişmektedir. NATO İttifakı’nın kurumsal kimliğinin ve kolektif savunma anlayışının temeli, Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesinde bulanan, deyimi yerindeyse “birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için” ilkesi oluşturmaktadır.
ABD’nin NATO’dan temel talebi, yükselen Çin’i durdurmak ve tüm gücüyle bu bölgeye yönelmektir. İsrail’in itirazlarına rağmen ABD ile İran arasında imzalanan son mutabakat zaptı dikkat çekicidir. Bu hamle, ABD’nin Avrupa’yı savunmaktan vazgeçtiği gibi İsrail’i koruma önceliğini de geri plana ittiğini göstermektedir. Washington, NATO’yu Pekin’e karşı yanında görmek istemektedir. Buna karşın AB ve İngiltere’nin talebi, ittifakın tamamen Rusya’ya odaklanmasıdır. AB ülkeleri, Ukrayna’nın durumuna bakarak NATO’nun kendilerini Rusya karşısında yeterince savunmayacağına inanmaktadır.
Türkiye’nin NATO’dan beklentisi ise çok farklıdır. Ankara; Doğu Akdeniz’de Fransa, İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Hindistan’ın yayılmacı politikalarına karşı ittifakın desteğini aramaktadır.
Ancak durum oldukça karmaşıktır. Trump, 14-15 Mayıs 2026 tarihinde Çin’e gittiğinde ABD’nin İran karşısında “kağıttan kaplan” olduğu görüldüğü için oradan “yenik” olarak ayrılmıştır. Benzer şekilde Trump, 7-8 Temmuz 2026 tarihinde Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi’ne de siyasi olarak zayıflamış ve yenik bir lider olarak gelecektir.
Doğu Akdeniz’deki Tehditler ve Türkiye’nin Konumu
NATO İttifakı içerisinde dayanışma ruhu ciddi şekilde yara almıştır. NATO üyesi olan Fransa, bir diğer üye olan Türkiye’ye karşı GKRY’de askeri üs kurmaktadır. NATO üyesi olan Fransa ve Yunanistan; NATO üyesi Türkiye’ye karşı, NATO üyesi olmayan İsrail, GKRY ve Hindistan ile birlikte Doğu Akdeniz ve Adalar Denizi’nde askeri bir blok oluşturmaya çalışmaktadır.
Ayrıca NATO üyeleri, Türkiye’yi PKK-PYD-YPG terör saldırılarına karşı desteklememiş, aksine birçok üye bu terör örgütlerine arka çıkmıştır. Diğer yandan Yunanistan, 1923 Lozan ve 1947 Paris Antlaşmaları gereği silahtan arındırılması gereken Adalar Denizi’ni hızla silahlandırmaya devam etmektedir.
Bugün GKRY’de ABD, İngiltere, İsrail ve Fransa’nın askeri üsleri bulunmaktadır. Dolayısıyla Türkiye, Doğu Akdeniz’de her geçen gün daha köklü güvenlik riskleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu durum başta Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) güvenliğini tehdit etmekle kalmayıp aynı zamanda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığı haklarına doğrudan zarar vermektedir. Kısaca NATO üyelerinden Fransa ve Yunanistan’ın Türkiye’ye yönelik hamleleri, NATO’nun dayanışma ruhuyla çelişmektedir. Bu çelişki NATO’yu her geçen gün zayıflatmaktadır.
