Peru’da 7 Haziran 2026 tarihinde gerçekleştirilen devlet başkanlığı seçimlerinin ardından sağ görüşlü Keiko Fujimori’nin oyların %50,135’ini alarak devlet başkanı seçilmesi, yalnızca Peru’nun iç siyaseti açısından değil, Latin Amerika’daki ideolojik dengeler bakımından da önemli bir gelişme olarak değerlendirilmektedir. Sol görüşlü rakibi Roberto Sanchez’in %49,865 oranında oy aldığı seçim, yaklaşık 50 bin oy farkıyla sonuçlanmış olup Peru’nun son yıllarda yaşadığı siyasi kutuplaşmanın devam ettiğini ortaya koymaktadır. Seçim sonuçlarına yönelik itirazların gündeme gelmesi ise yeni yönetimin göreve sınırlı bir toplumsal meşruiyet desteğiyle başlayacağını göstermektedir.[i]
Keiko Fujimori’nin zaferi, son yıllarda Latin Amerika’da gözlemlenen sağ siyasal hareketlerin güç kazanması eğiliminin yeni bir halkasını oluşturmaktadır. Kolombiya’da Abelardo de la Espriella’nın seçimleri kazanması ve Ekvador’da Daniel Noboa ile El Salvador’da Nayib Bukele’nin güvenlik merkezli yönetim anlayışlarının bölgesel ölçekte dikkat çekmesi, Latin Amerika siyasetinde güvenlik, ekonomik istikrar ve kamu düzeni ekseninde şekillenen yeni bir siyasi atmosferin oluştuğunu göstermektedir. Bu çerçevede Peru’nun da benzer bir çizgiye yönelmesi, bölgesel güç dengeleri üzerinde etkili olabilecek gelişmelerden biri olarak değerlendirilmektedir.
Fujimori’nin seçim kampanyasının temelini organize suçla mücadele, düzensiz göçün sınırlandırılması ve özel sektör yatırımlarının teşvik edilmesi oluşturmaktadır. Özellikle son yıllarda Peru’da artan gasp ve organize suç olayları, kamuoyunda güvenlik taleplerini ön plana çıkarmış; bu durum da Fujimori’nin sert güvenlik politikalarına yönelik toplumsal desteği artırmıştır. Bununla birlikte seçim sürecinde babası Alberto Fujimori’nin mirasına yaptığı göndermeler, Peru toplumundaki tarihsel kutuplaşmayı yeniden gündeme taşımıştır. Alberto Fujimori’nin Peru tarafından “terör örgütü” olarak tanınan Sendero Luminoso’yla mücadelede elde ettiği başarılar kadar insan hakları ihlalleri nedeniyle aldığı mahkûmiyet kararı da Peru siyasetindeki en tartışmalı konular arasında yer almaya devam etmektedir.
Yeni yönetimin ekonomi politikalarının da önceki sol hükümetlerden belirgin şekilde farklılaşması beklenmektedir. Fujimori, seçim kampanyası boyunca özel sektör yatırımlarını artırmayı, yabancı sermayeyi teşvik etmeyi ve ekonomik büyümeyi hızlandırmayı vaat etmiştir. Dünyanın en önemli bakır üreticilerinden biri olan Peru’nun kritik maden rezervleri dikkate alındığında, bu yaklaşımın özellikle uluslararası yatırımcılar açısından olumlu karşılanması muhtemeldir. Küresel ölçekte enerji dönüşümü ve yüksek teknoloji sektörlerinde bakır talebinin artması, Peru’nun jeoekonomik önemini daha da artırmaktadır. Dolayısıyla yeni yönetimin yatırım dostu politikalarının ülkenin ekonomik görünümünü güçlendirme potansiyeli bulunmaktadır.
Keiko Fujimori’nin göreve başlamasıyla birlikte Peru’nun dış politika önceliklerinde de belirli değişikliklerin yaşanması beklenmektedir. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’yle (ABD) ilişkilerin önceki döneme kıyasla daha yakın bir çerçevede ilerlemesi olası görünmektedir. Washington yönetimi uzun süredir Latin Amerika’da organize suç, yasa dışı madde kaçakçılığı ve düzensiz göç gibi güvenlik sorunlarını öncelikli gündem maddeleri arasında değerlendirmektedir. Fujimori’nin organize suç örgütlerine yönelik sert müdahale söylemi ile düzensiz göçmenler konusunda benimsediği katı yaklaşım, ABD’nin bölgesel güvenlik politikalarıyla önemli ölçüde örtüşmektedir.
Donald Trump yönetiminin ikinci döneminde Latin Amerika’ya yönelik güvenlik odaklı yaklaşımını yeniden güçlendirmesi, Peru ile ABD arasındaki işbirliğinin yeni alanlara taşınmasına zemin hazırlayabilir. Özellikle yasa dışı madde ticaretiyle mücadele, sınır güvenliği, istihbarat paylaşımı ve organize suç örgütlerine karşı ortak operasyonlar gibi konuların ikili ilişkilerde daha fazla önem kazanması beklenmektedir. Bunun yanında ABD açısından Peru yalnızca güvenlik bakımından değil, kritik minerallerin tedarik güvenliği açısından da stratejik bir ortak konumundadır. Küresel ölçekte Çin’le yaşanan rekabet dikkate alındığında, Washington yönetiminin Peru’daki yatırım ortamının güçlendirilmesini desteklemesi sürpriz olmayacaktır.
Bununla birlikte Peru’nun Çin’le geliştirdiği ekonomik ilişkilerin kısa vadede önemli ölçüde değişmesi beklenmemektedir. Çin, uzun yıllardır Peru’nun en büyük ticaret ortaklarından biri konumunda bulunmakta; özellikle madencilik sektöründeki yatırımlarıyla ülke ekonomisinde önemli bir paya sahip olmaktadır. Bu nedenle Fujimori yönetiminin ideolojik olarak ABD’ye daha yakın bir dış politika izlemesi muhtemel olsa da ekonomik çıkarlar doğrultusunda Çin’le pragmatik ilişkilerini sürdürmesi beklenmektedir. Dolayısıyla Peru’nun önümüzdeki dönemde iki büyük güç arasında denge politikası izlemeye çalışacağı değerlendirilmektedir.
Fujimori’nin seçim zaferi, Latin Amerika’daki ideolojik dönüşüm tartışmalarını da yeniden gündeme taşımaktadır. Son yıllarda Arjantin, Ekvador, El Salvador ve Kolombiya’da sağ veya merkez sağ liderlerin iktidara gelmesi, bölgede “Pembe Dalga” olarak adlandırılan sol hükümetler döneminin etkisinin azalmaya başladığı yönündeki değerlendirmeleri güçlendirmektedir. Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva ise hâlen bölgedeki en önemli sol liderlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Ancak yıl sonunda gerçekleştirilecek seçimlerde karşılaşacağı siyasi rekabet, Latin Amerika’daki ideolojik dengenin geleceği açısından belirleyici olabilecektir.
Bu gelişmeler, bölgesel örgütlerin geleceğini de etkileyebilecek niteliktedir. Güvenlik tehditlerinin ortak gündem maddesi hâline gelmesi, sağ hükümetler arasında daha yakın işbirliği mekanizmalarının oluşturulmasına katkı sağlayabilir. Özellikle organize suçla mücadele, uyuşturucu kaçakçılığı ve düzensiz göç gibi konuların bölgesel işbirliğinin temel eksenlerinden biri hâline gelmesi beklenmektedir. Buna karşılık Venezuela, Küba ve Nikaragua gibi sol yönetimlerle diplomatik ilişkilerde daha mesafeli bir yaklaşım benimsenmesi de olası görünmektedir.
Ancak yeni yönetimin karşı karşıya olduğu en önemli sorunlardan biri, Peru’daki kronik siyasi istikrarsızlıktır. Ülkenin son on yılda dokuz farklı devlet başkanı tarafından yönetilmiş olması, yürütme ile yasama organları arasındaki çatışmaların kurumsal bir sorun hâline geldiğini göstermektedir. Fujimori’nin seçimleri son derece dar bir farkla kazanmış olması da toplumsal uzlaşının sağlanmasını zorlaştırabilecek unsurlar arasında yer almaktadır. Bu nedenle yeni yönetimin ekonomik reformları ve güvenlik politikalarını başarıyla uygulayabilmesi, yalnızca seçim vaatlerine değil, aynı zamanda Kongre’yle kuracağı uzlaşı mekanizmalarına da bağlı olacaktır.
Sonuç olarak Keiko Fujimori’nin devlet başkanı seçilmesi, Peru siyasetinde olduğu kadar Latin Amerika’nın genel jeopolitik yönelimi açısından da dikkatle takip edilmesi gereken bir gelişme niteliği taşımaktadır. Güvenlik odaklı yönetim anlayışı, yatırım dostu ekonomi politikaları ve ABD’yle daha yakın ilişkiler kurma eğilimi, Peru’nun önümüzdeki dönemde bölgesel siyasette daha farklı bir konum üstlenmesine katkı sağlayabilir. Bununla birlikte Çin’le sürdürülen ekonomik bağımlılık, iç siyasi kutuplaşma ve kurumsal istikrarsızlık gibi faktörler, yeni yönetimin hareket alanını sınırlandırabilecek temel değişkenler olarak varlığını korumaktadır. Bu nedenle Fujimori döneminin başarısı yalnızca seçim vaatlerinin uygulanmasına değil, Peru’nun iç siyasi dengelerini yönetebilme kapasitesi ile küresel güç rekabeti içerisinde denge kurabilme becerisine de bağlı olacaktır.
[i] Phillips, Aleks. ”Keiko Fujimori Declared Winner of Peru’s Presidential Election Weeks After Vote”, BBC News, https://www.bbc.com/news/articles/cr5jpvv06e1o, (Erişim Tarihi: 12.07.2026).
