Röportaj

Prof. Dr. Timur Dadabayev: “Japonya-Orta Asya İlişkileri, Birbirini Tamamlayan Güçlü Yönlere Sahiptir.”

Japonya’nın Orta Asya’ya yaklaşımı son 20 yılda köklü bir dönüşüm geçirmiştir.
Önümüzdeki on yılda yapay zekâ ve dijital yönetişimin Japonya-Orta Asya ilişkilerinin temel alanlarından biri hâline geleceğine inanıyorum.
Japonya-Orta Asya işbirliği, bölgenin çok ötesinde bir önem taşımaktadır.

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM), Japonya-Orta Asya ilişkilerinin gelişimini, en fazla potansiyel taşıyan işbirliği alanlarını ve yapay zekâ ile dijital yönetişimin bu süreçteki rolünü değerlendirmek üzere Tsukuba Üniversitesi’nden Uluslararası İlişkiler Profesörü Timur Dadabayev’den almış olduğu görüşleri dikkatlerinize sunmaktadır.

1. Japonya’nın Orta Asya’ya yönelik yaklaşımı, geleneksel kalkınma yardımları ve altyapı işbirliğinin ötesinde nasıl bir dönüşüm geçirmiştir?

Japonya’nın Orta Asya’ya yaklaşımı son 20 yılda köklü bir dönüşüm geçirmiştir. Japonya, Orta Asya’ya yönelik kalkınma yardımlarında C5+1 yaklaşımını benimseyen dünyadaki ilk ülke olmuştur. Kalkınma yardımları ve altyapı yatırımları ilişkilerin temel unsurları olmaya devam etse de artık bu ilişkinin ne kapsamını ne de stratejik mantığını tek başına açıklamaya yeterlidir.

Japonya-Orta Asya ilişkileri giderek kalkınma diplomasisinden bilgi diplomasisine yönelmektedir. Üniversiteler, araştırma kuruluşları, dijital teknolojiler, inovasyon ekosistemleri, politika diyaloğu ve insan kaynağının geliştirilmesi; yollar, enerji projeleri ve teknik yardımlar kadar önem kazanmıştır. Bu değişim, ülkelerin etkisinin artık yalnızca maddi kaynaklarla değil, bilginin üretilmesi, paylaşılması ve birlikte geliştirilmesi yoluyla da şekillendiği uluslararası ilişkilerdeki daha geniş dönüşümü yansıtmaktadır.

Bu dönüşümü anlayabilmek için geleneksek jeopolitik anlatıların ötesine geçmek gerekmektedir. Orta Asya hâlâ çoğu zaman büyük güç rekabeti çerçevesinde değerlendirilmekte ve bölge, dış aktörlerin stratejik çıkarlarını hayata geçirmeye çalıştığı bir alan olarak sunulmaktadır. Oysa bu yaklaşım, Orta Asya ülkelerinin kendi kararlarını alma ve sürece yön verme kapasitesini yeterince dikkate almamaktadır.

Uluslararası ilişkilere dekolonyal bir bakış, Orta Asya’ya uluslararası siyasetin pasif bir nesnesi yerine bölgesel ve küresel yönetişimin şekillenmesine katkıda bulunan etkin bir aktör olarak görmemizi sağlar. Bölge ülkeleri artık yalnızca dışarıdan gelen girişimlere karşılık vermek yerine işbirliğinin önceliklerini, kurumsal yapısını ve biçimlerini giderek daha fazla kendi kalkınma stratejileri doğrultusunda belirlemektedir.

Japonya-Orta Asya ilişkileri de bu değişen koşullara zamanla uyum sağlamıştır. Japonya, ilişkilerini jeopolitik rekabet ekseninde şekillendirmek yerine daha çok uzun vadeli kurumsal ortaklıklara, yükseköğretime, bilimsel işbirliğine, yönetişime ve inovasyona odaklanmıştır. Bu ilişkilerin temelinde kısa vadeli siyasi çıkarlar değil; güven, karşılıklı öğrenme ve ortak sorunlara birlikte çözüm üretme anlayışı bulunmaktadır.

Bu açıdan bakıldığında Japonya’nın Orta Asya’yla ilişkileri yalnızca bölgeye özgü bir dış politika girişimi olarak değerlendirilemez. Bu durum, uluslararası işbirliğinde yaşanan daha kapsamlı bir dönüşüme işaret etmektedir. Bu yeni düzende orta güçler; kurumlarına duyulan güven, uluslararası normların şekillenmesinde üstlendikleri rol ve uzun vadeli bilgi ortaklıkları sayesinde giderek daha fazla etki sahibi olmaktadır.

2. Japonya’nın Orta Asya’yla giderek güçlenen diplomatik ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce hangi işbirliği alanları en çok potansiyele sahiptir?

Japonya-Orta Asya ilişkileri, “Orta Asya+Japonya” diyaloğunun ilk yıllarına kıyasla bugün çok daha kapsamlı ve çok boyutlu bir niteliğe sahiptir. Japonya artık ilişkilerini ağırlıklı olarak resmî kalkınma yardımları üzerinden yürütmek yerine yükseköğretim, bilimsel işbirliği, inovasyon, yönetişim, dijital dönüşüm ve toplumlar arası etkileşim gibi farklı alanları da dış politika araçları arasına dâhil etmiştir.

Bu dönüşüm, diplomasinin kendisinde yaşanan daha geniş değişimi de yansıtmaktadır. Geleneksel diplomasi anlayışında bir ülkenin diplomatik etkisi çoğu zaman üst düzey zirveler, stratejik mesajlar ve jeopolitik rekabet gibi görünürlüğü yüksek unsurlarla ilişkilendirilir. Ancak stratejik sessizlik üzerine yaptığım çalışmalar farklı bir bakış açısı sunmaktadır. Bir ülkenin diplomatik etkisi çoğu zaman tutarlı bir yaklaşım benimsemesi, kurumlarına duyulan güven, gerektiğinde ölçülü davranması ve zaman içinde güvenin pekişmesiyle ortaya çıkar. Bu diplomasi biçimleri kamuoyunda daha az dikkat çekse de çoğu zaman daha kalıcı ortaklıkların kurulmasını sağlamaktadır.

Japonya’nın Orta Asya’daki angajmanı bu dinamiği açık biçimde ortaya koymaktadır. Japonya, açık jeopolitik mesajlara başvurmak yerine; eğitim alanındaki işbirliğine, idari reformlara, ortak araştırmalara, sağlık hizmetlerine, afet yönetimine, inovasyona ve kurumsal kapasitenin geliştirilmesine düzenli yatırım yapmıştır. Bu tür girişimler uluslararası basında çoğu zaman ön plana çıkmasa da Japonya’nın bölge genelindeki güvenilirliğini önemli ölçüde güçlendirmiştir.

Geleceğe baktığımda, işbirliği açısından özellikle yüksek potansiyel taşıyan birkaç alan görüyorum. Bunlardan ilki ortak üniversiteler, ortak araştırma projeleri, akademik hareketlilik ve inovasyon ağları aracılığıyla yükseköğretim ve bilimsel işbirliğinin geliştirilmesidir. İkinci alan, ileri teknolojiler ve araştırma faaliyetlerinin ticarileştirilmesi gibi konularda kamu kurumlarını, üniversiteleri, özel sektörü ve girişimcileri bir araya getiren inovasyon ekosistemlerinin geliştirilmesidir. Üçüncü olarak bölgesel bağlantısallık artık dijital bağlantısallığı da kapsamalıdır. Siber güvenlik, güvenilir dijital altyapı, dijital kamu hizmetleri ve ülkelerin dijital düzenlemeleri arasındaki uyum, fiziksel altyapı kadar önemli hâle gelmektedir. Son olarak, yönetişim de giderek işbirliğinin temel alanlarından biri hâline gelmektedir. Kamu yönetimi, düzenleme ve denetleme kapasitesi, dijital yönetişim ve uluslararası normların oluşturulması, Japonya’nın gelecekte Orta Asya ile ilişkilerini şekillendiren başlıca unsurlar olacaktır.

Daha geniş bir çerçeveden bakıldığında Japonya-Orta Asya ilişkileri, uluslararası işbirliğinin 21. yüzyılda nasıl değiştiğini gösteren önemli ve somut bir örnek olarak öne çıkmaktadır. Bu ilişkiler, kalıcı etkinin giderek yalnızca jeopolitik rekabetten değil, güçlü kurumlardan, bilgi üretiminden ve güvene dayalı ortaklıklardan kaynaklandığını ortaya koymaktadır.

3. Sizce yapay zekâ ve dijital yönetişim alanlarındaki işbirliği, Japonya-Orta Asya ilişkilerinin temel işbirliği alanlarından biri hâline gelebilir mi?

Önümüzdeki on yılda yapay zekâ ve dijital yönetişimin Japonya-Orta Asya ilişkilerinin temel alanlarından biri hâline geleceğine inanıyorum. Bunun nedeni yalnızca yapay zekânın teknolojik bir devrim yaratması değil, aynı zamanda hızla uluslararası yönetişimin yeni alanlarından birine dönüşmesidir. Yapay zekâ; ekonomik rekabet gücünü, eğitimi, kamu yönetimini, sağlık hizmetlerini, ulusal güvenlikten diplomasiye kadar pek çok alanı giderek daha fazla şekillendirmektedir. Bu nedenle yapay zekâ sistemlerinin ne ölçüde açık, denetlenebilir ve güvenilir olduğu, hangi etik ilkelere dayanacağı ve nasıl düzenleneceği, uluslararası siyasetin giderek daha önemli meseleleri hâline gelmektedir.

Japonya, özellikle Hiroşima Yapay Zekâ Süreci gibi girişimler aracılığıyla uluslararası yapay zekâ yönetişiminin geliştirilmesine öncülük eden ülkelerden biri hâline gelmiştir. Yenilikçiliği sorumlulukla dengelemeyi amaçlayan yönetim çerçevelerini desteklemesi, yapay zekâ yönetişiminin yalnızca teknolojik değil, aynı zamanda diplomatik bir mesele olduğunu da ortaya koymaktadır. Bu durum, dijital dönüşüm çalışmalarını hızla sürdüren Orta Asya ülkeleriyle işbirliği açısından önemli fırsatlar yaratmaktadır.

Ancak işbirliği teknoloji transferinin çok ötesine geçmelidir. Kalıcı yapay zekâ ortaklıklarının kurulması, ortak araştırmaların, eğitim ve akademik değişim programlarının, kurumlar arası bilgi ve deneyim paylaşımının, düzenlemelere ilişkin diyaloğun ve ortak kapasite geliştirme çalışmalarının desteklenmesini gerektirir. Bu bakımdan yapay zekâ alanındaki işbirliği, ülkelerin yalnızca teknoloji alışverişinde bulunmakla kalmayıp bilgiyi de birlikte ürettiği önemli bir bilgi diplomasisi alanıdır.

Öte yandan yapay zekâ yönetişimi, yapay zekâ egemenliği meselesini de giderek daha fazla gündeme getirmektedir. Kamu kurumları, üniversiteler, şirketler ve bireyler yapay zekâ sistemlerine daha bağımlı hâle gelmektedir. Bu nedenle ülkeler, kritik verilerin nerede saklandığını, bunlara erişimin kimlerin denetiminde olduğunu ve hangi hukuk düzenine tabi olduklarını dikkate almak zorundadır. Ayrıca bu verilerin güvenliğinin, bütünlüğünün ve uzun vadeli korunmasının nasıl sağlanacağı da önem taşımaktadır.

Yapay zekâ egemenliği, teknolojik izolasyon ya da dijital korumacılık olarak değerlendirilmemelidir. Aksine bu kavram, toplumların verileri, dijital altyapıları, yönetişim çerçeveleri ve güvenilir uluslararası ortaklıkları konusunda bilgiye dayalı ve bağımsız kararlar alabilme kapasitesini ifade etmektedir.

Farklı kültürleri anlayabilen yapay zekâ sistemlerinin geliştirilmesi de aynı ölçüde önemlidir. Yapay zekâ hiçbir zaman kültürel açıdan bütünüyle tarafsız değildir. Büyük dil modelleri, eğitildikleri verilerde yer alan dilleri, tarihsel deneyimleri, toplumsal normları ve kültürel anlayışları kaçınılmaz olarak yansıtır. Yapay zekânın farklı toplumlara gerçekten hizmet edebilmesi için yalnızca yerel dilleri işleyebilmesi yeterli değildir. Aynı zamanda kültürel bağlamı, tarihsel hafızayı, hukuk sistemleri, eğitim yöntemleri ve toplumsal değerleri de kavrayabilmesi gerekir. Kültürel bağlamı kavrama yeteneği, yapay zekânın yalnızca sözcükleri çevirmekle kalmayıp anlamı da doğru biçimde yorumlamasını sağlar. Bu yetenek, giderek dijitalleşen dünyada dil çeşitliliğinin ve kültürel mirasın korunmasında katkıda bulunur.

Dekolonyal uluslararası ilişkiler bakımından bu durum, bilgi üretimine kimlerin dâhil edildiğine ilişkin daha kapsamlı bir soruyu gündeme getirmektedir: Geleceğin yapay zekâ sistemlerini şekillendiren bilginin üretilmesine kimler katkıda bulunacak? Küresel dijital altyapıları hangi toplumların dillerini, tarihsel deneyimlerini ve toplumsal değerlerini yansıtmaktadır?

Bu nedenle yapay zekâ yönetişimi, yalnızca teknoloji geliştirildikten sonra onu düzenlemeyi değil, bu teknolojilerin temelini oluşturan bilginin üretimine daha geniş kesimlerin katılımını sağlamayı amaçlamalıdır.

Japonya ve Orta Asya, bu sorunların çözümünde birbirini tamamlayan güçlü yönlere sahiptir. Japonya; teknolojik uzmanlığı, güvenilir yönetişim anlayışı ve uluslararası normların şekillendirilmesine yönelik geniş deneyimiyle katkı sunmaktadır. Orta Asya ülkeleri ise geniş dil çeşitliliği, kendilerine özgü tarihsel deneyimleri ve hızla gelişen dijital ekosistemleriyle öne çıkmaktadır. Çok dilli, farklı kültürleri anlayabilen ve güvenilir yapay zekâ sistemlerinin ortaklaşa geliştirilmesi, ikili işbirliğini güçlendirirken daha kapsayıcı bir küresel dijital düzenin oluşmasına da katkıda bulunacaktır.

Son olarak yapay zekâ yönetişiminin, uluslararası ilişkilerde yaşanan daha geniş kapsamlı bir dönüşümü yansıttığına inanıyorum. Artık temel mesele yalnızca en ileri teknolojileri kimin geliştirdiği değil, bu teknolojilerin hangi kurumsal, etik, kültürel ve değer temelli çerçeveler doğrultusunda yönetileceğini belirlenmesine kimlerin katıldığıdır. Bu nedenle Japonya-Orta Asya işbirliği, bölgenin çok ötesinde bir önem taşımaktadır. Söz konusu işbirliği, orta ölçekli güçler ile uluslararası sistemde ağırlığı giderek artan bölgelerin daha kapsayıcı, güvene dayalı, insan odaklı ve kültürel çeşitliliği gözeten bir uluslararası düzenin oluşmasına nasıl ortaklaşa katkı sunabileceğini göstermektedir.

Timur Dadabayev
Timur Dadabayev, Japonya’daki Tsukuba Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler Profesörü ve Japonya ve Avrasya Çalışmaları Özel Programı Direktörü olarak görev yapmaktadır. Araştırmaları; dekolonyal uluslararası ilişkiler, stratejik sessizlik ve sözsüz diplomasi (non-verbal diplomacy), bilgi diplomasisi, yükseköğretim politikaları ve Avrasya’daki bölgesel gelişmeler üzerinde yoğunlaşmaktadır. Son araştırmalarında, orta güçlerin ve Küresel Güney ülkelerinin kurumsal işbirliği, uluslararası normların şekillenmesine sundukları katkı ve faklı kültürel anlayışları gözeten yönetişim yaklaşımlarıyla uluslararası düzene nasıl katkıda bulunduklarını incelemektedir.
Banu YAKUBOVA
Banu YAKUBOVA
Banu Yakubova, Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü son sınıf öğrencisidir. Aynı üniversitede Sosyal Adalet ve Politika alanında yan dal eğitimine devam etmektedir. Lisans eğitimi kapsamında Erasmus+ Değişim Programı ile Fransa’da Sciences Po Lille’de bir dönem eğitim almıştır. Başlıca ilgi alanları; Orta Asya, dış politika analizi, güvenlik çalışmaları, uluslararası hukuk ve insan haklarıdır. Banu, ileri düzeyde İngilizce, Türkçe, Rusça ve Türkmence bilmekte olup Fransızca öğrenimine devam etmektedir.

Röportaj

Dr. Graham Ong-Webb: “Singapur’un Transit Ücretlere Muhalefeti, Diplomatik Olmaktan Çok Ekonomik Bir Nitelik Taşıyor.”

Ankara Kriz ve Siyasi Çalışmalar Merkezi (ANKASAM), Hürmüz Krizi’nin Malakka Boğazı üzerindeki etkilerini değerlendirmek...

Dr. Sankalp Gurjar: “Hindistan, ‘Lider Bir Güç’ ve ‘Net Güvenlik Sağlayıcısı’ Olmayı Hedeflemektedir.”

Ankara Kriz ve Siyasi Çalışmalar Merkezi (ANKASAM), Hindistan’ın dış politikasındaki son gelişmeleri değerlendirmek amacıyla,...

Dış Politika Analisti Natalia Hidalgo Martínez: “Stratejik Önemin Artması, Stratejik Bağımsızlık Anlamına Gelmez.”

Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM), Amerika Birleşik Devletleri (ABD)-Çin rekabetinin Latin Amerika...

MP-IDSA, Araştırma Analisti Simran Walia: “Stratejik Özerklik, Hindistan’ın Rekabet Eden Jeopolitik Çıkarları Dengelemesine Olanak Tanır.”

Ankara Kriz ve Siyasi Çalışmalar Merkezi (ANKASAM), Hindistan’ın dış politikasındaki son gelişmeleri değerlendirmek üzere...