Analiz

ABD-İran Anlaşması: Antlaşma mı, Ahtapot Stratejisi-Taktiği mi?

• Anlaşma, Ahtapot Stratejisi’nin kollarından yalnızca birini oluşturmaktadır.
• İran’ın nükleer silah üretmeyeceğine dair verdiği taahhüt, sorunun kökten çözülmesinden ziyade sürekli müzakere edilebilir bir alanın oluşturulduğunu göstermektedir.
• Anlaşma, İran’ın güç kapasitesini artırmasına imkân tanıyan bir normalleşme sürecinden ziyade bu kapasitenin kontrollü biçimde sınırlandırıldığı bir yönetim aracına dönüşmektedir.

Paylaş

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

ABD ile İran arasında zaman zaman gündeme gelen uzlaşma, müzakere süreçleri ve son dönemdeki Mutabakat Zaptı, ilk bakışta savaşın sona erdirilmesi, diplomatik normalleşme ve ekonomik yeniden entegrasyon gibi klasik barış süreçlerinin unsurlarını içeren bir antlaşma girişimidir. Ancak uluslararası ilişkilerde devletlerin davranışlarını yalnızca görünürdeki diplomatik süreçler üzerinden analiz etmek, çoğu zaman eksik ve yanıltıcı sonuçlara yol açabilmektedir. Nitekim realist perspektif, devletlerin dış politika tercihlerini güç, güvenlik ve çıkar ekseninde açıklarken, büyük güçlerin rakip aktörlere yönelik anlaşmaları çoğu zaman nihai bir uzlaşma hedefinden ziyade daha geniş kapsamlı stratejik amaçlara ulaşmak için kullandıklarını ileri sürmektedir.

Bu çerçevede Washington açısından temel mesele, İran’la kalıcı ve kapsamlı bir barış tesis etmekten çok, İran’ın bölgesel ve küresel ölçekteki stratejik kapasitesini denetim altında tutmak ve hareket alanını sınırlandırmaktır. Dolayısıyla ABD-İran arasındaki uzlaşma girişimlerini geleneksel anlamda bir antlaşma olarak görmek yeterli değildir. Aksine bu süreçler, Washington’un uzun yıllardır sürdürdüğü çok boyutlu baskı, çevreleme ve güç yönetimi politikasının diplomatik araçlarla desteklenen bir uzantısı niteliği taşımaktadır. Bu bağlamda Ahtapot Stratejisi (veya Ahtapot Taktiği) kavramı, ABD’nin İran’a yönelik politikalarının yalnızca askerî ve ekonomik unsurlardan ibaret olmadığını, aynı zamanda diplomatik, teknolojik, istihbarî ve bölgesel güç dengelerini kapsayan çok katmanlı bir stratejik yaklaşım üzerine inşa edildiğini ortaya koymaktadır. Böylece söz konusu mutabakat ve müzakere süreçleri, görünürde diplomatik uzlaşmayı teşvik eden araçlar olarak öne çıkarken; gerçekte İran’ın bölgesel nüfuzunu ve stratejik kapasitesini sınırlandırmayı amaçlayan daha kapsamlı bir jeopolitik mühendisliğin unsurları hâline gelmektedir.

Ahtapot Stratejisi, bir devletin rakibini tek bir cepheden değil, ekonomik, siyasi, diplomatik, askerî, teknolojik ve psikolojik araçları aynı anda kullanarak kuşatmasını ifade eden bir yaklaşımdır. Bir ahtapotun çok sayıda koluyla avını sararak hareket kabiliyetini sınırlandırmasına benzer şekilde, hedef ülke farklı alanlarda eş zamanlı baskı altında tutulur. Bu stratejide amaç, doğrudan savaş yoluyla rakibi ortadan kaldırmak değil, aksine onu sürekli baskı altında tutarak hareket alanını daraltmak ve belirlenen sınırlar içerisinde davranmaya zorlamaktır. Nitekim günümüzde büyük güçlerin maliyetli doğrudan savaşlardan kaçınmaları ve hibrit yöntemlere yönelmeleri, bu tür stratejilerin önemini daha da artırmıştır.

Bu çerçevede ABD’nin İran politikasına bakıldığında, söz konusu yaklaşımın birçok unsurunu açık biçimde görmek mümkündür. Washington yönetimi bir yandan İran’ın nükleer faaliyetlerini sınırlandırmak amacıyla müzakere masasına otururken, diğer yandan ağır ekonomik yaptırımları sürdürmektedir. Ayrıca Washington yönetimi İran’ın bölgesel nüfuzunu sınırlamaya çalışmakta, Körfez’deki askerî varlığını korumakta ve İsrail ile Arap müttefikleri üzerinden Tahran üzerinde sürekli bir baskı mekanizması oluşturmaktadır. Eğer amaç yalnızca nükleer programın kontrol altına alınması olsaydı, anlaşma sonrasında ilişkilerin normalleşmesi ve yaptırımların büyük ölçüde kaldırılması beklenirdi. Ancak uygulamada bunun tam tersi bir durum gözlemlenmektedir. Zira diplomatik görüşmeler devam ederken ekonomik baskılar sürdürülmekte, İran’ın bölgesel etkinliğini azaltmaya yönelik girişimler eş zamanlı olarak devam etmekte ve askerî caydırıcılık mekanizmaları korunmaktadır. Dolayısıyla bu durum, yapılan anlaşmaların tek başına bir uzlaşı belgesi olmaktan ziyade daha geniş kapsamlı bir stratejinin araçlarından biri niteliği taşıdığını göstermektedir.

Ahtapot Stratejisinin diplomatik düzlemdeki en belirgin yansıması, baskı araçlarının çok merkezli ve çok katmanlı bir yapı içerisinde eş zamanlı olarak devreye sokulmasına karşılık, müzakere süreçlerinin daha dar, kontrollü ve merkezileşmiş bir kanal üzerinden yürütülmesidir. Savaş ve çatışma süreçleri fiilen ABD-İsrail koordinasyonu ile yürütülmesine rağmen, barış ve müzakere sürecinin yalnızca ABD-İran ekseninde kurgulanması uluslararası ilişkilerde asimetrik müzakere yapısının tipik bir örneğini oluşturmaktadır. Bu yapı, İsrail’i operasyonel düzeyde aktif bir savaş aktörü olarak konumlandırırken diplomatik düzlemde görünmez kılmakta ve ABD’yi ise hem askeri blokun lideri hem de diplomatik tek temsilci haline getirmektedir. Böylece İran, çok aktörlü bir baskı sistemine karşı tek bir muhatap üzerinden pazarlık yapmaya zorlanmaktadır. İsrail, Mutabakat Zaptı metninde doğrudan yer almamasına rağmen sürecin merkezinde dolaylı bir belirleyici, yani bir stratejik arka plan aktörü olarak konumlanmaktadır. İran’ın nükleer silah üretmeyeceğine dair taahhüdü, bölgesel çatışmaların sona erdirilmesi ve vekil aktörlerin etkisizleştirilmesine yönelik hükümler, doğrudan İsrail’in güvenlik mimarisini güçlendiren sonuçlar üretmektedir. Bu durum, ABD’nin Ortadoğu stratejisinde İsrail’i diplomatik bir taraf olmaktan ziyade temel bir güvenlik referans noktası olarak konumlandırdığını göstermektedir.

Ahtapot stratejisinin temel mantığı gereği, hedef devlet yalnızca merkezden değil, çevresindeki tüm alanlardan kuşatılmaktadır. Özellikle son yıllarda ABD’nin İran’ı çevreleme politikası yalnızca İran topraklarıyla sınırlı kalmamış, Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen gibi ülkelerde İran’ın desteklediği aktörlere yönelik baskılar artırılmış, Körfez Ülkeleriyle geliştirilen güvenlik işbirlikleri güçlendirilmiş ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonlarına açık veya örtülü destek sağlanmıştır. Böylece İran’ın yalnızca ekonomik kapasitesi değil, aynı zamanda bölgesel nüfuzu da doğrudan hedef alınmıştır. Bu nedenle İran’ın karşı karşıya kaldığı süreç, tek boyutlu bir çatışma hattı yerine çok aktörlü, çok araçlı ve çok katmanlı unsurların eş zamanlı olarak devreye sokulduğu kapsamlı bir çevreleme stratejisi niteliği taşımaktadır. Anlaşma metni de İran’ın yalnızca bir çatışma aktörü olarak değil, kontrollü biçimde yeniden yapılandırılması gereken bir devlet olarak ele alındığını göstermektedir. Deniz ablukasının kaldırılması, yaptırımların aşamalı olarak gevşetilmesi ve ekonomik fonların koşullu serbest bırakılması, İran’a tam egemenlik alanı değil, sınırlandırılmış bir hareket sahası tanımaktadır. Bu yaklaşım, klasik anlamda bir barış düzeni değil, kontrollü normalleşme ve yönetilen gevşeme stratejisidir. Başka bir ifadeyle İran’ın uluslararası sisteme tam entegrasyonu değil, davranışlarının sürekli denetlendiği bir bağımlılık düzeni hedeflenmektedir.

Ekonomik boyut, bu stratejinin en kritik bileşenlerinden birini oluşturmaktadır. İran’ın petrol gelirlerinin azaltılması, uluslararası finans sistemine erişiminin sınırlandırılması ve yabancı yatırımların engellenmesi, Tahran’ın ekonomik kapasitesini zayıflatmayı amaçlayan çok katmanlı bir baskı mekanizmasına işaret etmektedir. Ancak ekonomik yaptırımlar tek başına yeterli görülmemektedir. Bu araçlar diplomatik izolasyon ve güvenlik baskılarıyla eş zamanlı olarak desteklenmektedir. Bu bağlamda yüzeyde İran’ın ekonomik toparlanmasını hedefliyor gibi görünen 300 milyar dolarlık yeniden inşa ve kalkınma paketi, gerçekte ülkenin Batı merkezli finansal mimariye daha derin biçimde eklemlenmesini amaçlayan bir araç niteliği taşımaktadır. Böylece ekonomik kalkınma, bağımsızlık üreten bir süreç olmaktan çıkarak bağımlılık üreten bir yeniden yapılandırma mekanizmasına dönüşmektedir. Böylece ekonomik araçlar, doğrudan müdahale yerine dolaylı yönlendirme üzerinden işleyen bir siyasi etki alanı yaratmaktadır.

İran’ın nükleer programı etrafında yürütülen müzakereler ve getirilen düzenlemeler de benzer bir stratejik mantık taşımaktadır. Bu çerçevede müzakereler, İran’ın uluslararası sisteme tam anlamıyla entegre edilmesini değil, belirli sınırlar içerisinde tutulmasını amaçlayan bir mekanizmaya dönüşmektedir. İran’ın nükleer silah üretmeyeceğine dair verdiği taahhüt, sorunun kökten çözülmesinden ziyade sürekli müzakere edilebilir bir alanın oluşturulduğunu göstermektedir. Teknik ayrıntıların ve uranyum zenginleştirme süreçlerinin nihai anlaşma çerçevesine bırakılması ise nükleer meselenin kapanmış bir dosya olmaktan ziyade, sürekli açık tutulan stratejik bir baskı aracına dönüştürüldüğünü ortaya koymaktadır. Bu durum, güvenlik sorunlarının çözülmekten çok yönetildiği bir uluslararası sistem anlayışına işaret etmektedir. Başka bir ifadeyle söz konusu anlaşma, İran’ın güç kapasitesini artırmasına imkân tanıyan bir normalleşme sürecinden ziyade bu kapasitenin kontrollü biçimde sınırlandırıldığı bir yönetim aracına dönüşmektedir. Dolayısıyla anlaşma, Ahtapot Stratejisi’nin kollarından yalnızca birini oluşturmaktadır. Bu bağlamda diplomasi, baskının alternatifi değil, onu tamamlayan bir unsur niteliği taşımaktadır.

Askeri düzlemde ise anlaşma arayışları, tarafların karşılıklı yıpranma ve tükenme noktasına ulaştığını göstermektedir. Savaşın başından bu yana yaşanan lojistik ve operasyonel yoğunluk, özellikle ABD ve İsrail üzerinde ciddi bir askeri ve finansal yük oluşturmuştur. İsrail’in hava savunma sistemleri ile ABD’nin bölgedeki askeri unsurlarının füze ve mühimmat stoklarında meydana gelen belirgin azalma, cephede acil bir taktiksel ara boşluğa ve ikmal sürecine ihtiyaç duyulduğunu ortaya koymaktadır. Bu askeri yıpranmışlığa, küresel ekonomiyi sarsan stratejik bir kriz de eşlik etmektedir. Süreç içerisinde Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, küresel enerji koridorunu tıkamış ve dünya genelinde petrol fiyatlarının hızla tırmanmasına yol açmıştır.

Enerji maliyetlerindeki bu fahiş artış, hem iç pazarda enflasyonist baskılarla boğuşan hem de küresel ekonomik istikrarı korumak zorunda olan Washington yönetimi üzerinde muazzam bir siyasi ve ekonomik baskı mekanizması üretmiştir. ABD ve İsrail’in bölgesel askeri kapasitesinin sürdürülebilirliği ile İran’ın asimetrik yanıt kapasitesi ve vekil ağlarının yarattığı maliyetler yan yana geldiğinde, çatışmanın her iki taraf için de belirli bir doygunluk seviyesine ulaştığı görülmektedir. Bu bağlamda taraflar arasında beliren mevcut durumun korunması ilkesi, köklü bir barış iradesinden ziyade bir yandan mühimmat stoklarını yenilemek, diğer yandan da petrol krizinin yarattığı ekonomik tahribatı hafifletmek amacıyla devreye sokulan çok boyutlu bir duraklama ve nefes alma mekanizması niteliğindedir.

Öte yandan bu sürece yalnızca askerî ve ekonomik dinamikler değil, ABD üzerinde artan uluslararası diplomatik baskılar da eşlik etmektedir. Özellikle Avrupa Birliği ülkelerinin nükleer müzakerelerin yeniden canlandırılması ve yaptırım rejiminin gevşetilmesi yönündeki talepleri, Küresel Güney ülkelerinin tek taraflı yaptırımlara yönelik eleştirileri, Birleşmiş Milletler çerçevesinde diplomatik çözüm çağrıları ve enerji güvenliğine ilişkin küresel kaygılar, Washington’un politika manevra alanını daraltan başlıca unsurlar arasında yer almaktadır.

Sonuç olarak ABD-İran ilişkilerinde ortaya çıkan anlaşma ve mutabakat girişimlerini yalnızca diplomatik bir uzlaşı belgesi veya bağımsız bir barış projesi olarak değerlendirmek yetersiz kalmaktadır. Süreç bütünüyle incelendiğinde, ekonomik yaptırımlar, bölgesel çevreleme politikaları, askeri caydırıcılık, finansal eklemlenme ve diplomatik baskılar gibi çok sayıda unsurun es zamanlı olarak kullanıldığı görülmektedir. Bu durum anlaşmanın, bağımsız bir barış projesinden ziyade daha geniş kapsamlı bir stratejik kuşatma politikasının parçası olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla ABD-İran ilişkilerinin mevcut seyrinde belirleyici olan unsur antlaşmanın kendisinden çok, onu çevreleyen ve destekleyen çok katmanlı diplomatik ve jeopolitik baskı ağlarıdır. Anlaşma, bu stratejinin yalnızca hukuki ve görünen yüzünü oluştururken, asıl amaç İran’ın ekonomik, siyasi ve jeopolitik hareket alanını sınırlandırarak onu yönetilebilir bir güç seviyesinde tutmaktır. Bu nedenle mevcut süreç, klasik bir diplomatik uzlaşıdan çok, modern büyük güç rekabetinin diplomasi, ekonomi ve güvenlik araçlarıyla eş zamanlı yürütüldüğü çok boyutlu ve çok kollu bir çevreleme stratejisini ortaya çıkartmaktadır.

Prof. Dr. Murat ERCAN
Prof. Dr. Murat ERCAN
1980 Aksaray doğumlu Prof. Dr. Murat Ercan, 1998-2004 yılları arasında Viyana Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünden lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamlayarak mezun oldu. 2004 yılında aynı üniversitede Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalında doktora eğitimine kabul edilen Ercan, 2006 yılında doktora eğitimini tamamlayarak 2008 yılında Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent Doktor olarak göreve başlamıştır. 2014 yılında Uluslararası İlişkiler-Avrupa Birliği alanından Doçent ve 2019 yılında Profesörlük unvanı alan Ercan, aynı yıl Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümüne geçiş yapmıştır. 2008 yılından itibaren Prof. Dr. Ercan, bölüm başkanlığı, Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdür Yardımcılığı ve Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü gibi görevlerde bulunmuştur. 2008 yılından itibaren Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesinde uzmanlık alanıyla ilgili lisans, yüksek lisans ve doktora seviyesinde dersler vermiştir. Ercan’ın verdiği dersler şu şeklide sıralanabilir: Avrupa Birliği, Türkiye-AB İlişkileri, Türk Dış Politikası, Uluslararası İlişkiler, Uluslararası Örgütler, Uluslararası Güncel Sorunlar, Devletler Hukuku, Küresel Siyaset ve Güvenlik ve Türkiye ve Türk Dünyası İlişkileri, Akademik kariyeri boyunca Uluslararası İlişkiler alanında Avrupa Birliği, Avrupa Birliği ve Türkiye ile İlişkileri, Türk Dış Politikası ve Bölgesel Politikalar alanında çok sayıda makale, kitap ve proje çalışması gerçekleştiren Prof. Ercan, ulusal ve uluslararası kongre ve seminerler düzenlemiş ve bu organizasyonlarda düzenleme kurulu başkanlığını yürütmüştür. Hâlihazırda Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Prof. Dr. Murat Ercan, evli ve iki çocuk babasıdır.

Benzer İçerikler