Analiz

Amerikan İstikrarsızlığı ve Çin’in Pragmatik Yükselişi

ABD, küresel bir çekim merkezi olmaktan çıkarak yalnızca müttefikleri için bir “güvenlik tedarikçisi” statüsüne gerilemiştir.
ABD’nin öngörülemez dış politikası küresel güvenini zedelerken; Çin, pragmatik yaklaşımıyla uluslararası sistemde rıza inşasını hızla devralmaktadır.
Fikirsel üstünlüğünü kaybetmeye başlayan bir hegemon, salt askeri kapasiteyle sistemik liderliğini uzun süre devam ettiremeyecektir.

Paylaş

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

Uluslararası ilişkiler disiplininde hegemonya, yalnızca askeri veya ekonomik kapasitelerin niceliksel üstünlüğüyle değil, egemen gücün küresel sistemde ürettiği rızanın genişliğiyle ölçülmektedir. Pew Araştırma Merkezi’nin 36 ülkeyi kapsayan ve 2002 yılından bu yana yürütülen uzun erimli veri setinin en güncel bulguları, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Amerikan merkezli tek kutuplu dünya düzeninin fikirsel zemininde derin bir kırılma yaşandığına işaret etmektedir.

Çin’in küresel ölçekte Amerika Birleşik Devletleri’nden (ABD) daha olumlu bir imaja sahip olmaya başlaması, salt bir popülarite yarışının ötesinde uluslararası sistemin yapısal dönüşümünü simgeleyen kritik bir eşiktir. Tarihsel süreçte Amerikan hegemonyası, liberal demokratik değerler ve kurumsal öngörülebilirlik üzerine inşa edilmişken; mevcut istatistikler, Washington’un bu yapısal avantajlarını hızla yitirdiğini göstermektedir. Bu paradigma değişimi, Küresel Güney ile merkez ülkeler arasındaki algısal uçurumun derinleşmesiyle doğrudan ilintilidir.[i]

Joseph Nye’ın uluslararası politika literatürüne kazandırdığı “yumuşak güç” kavramı bağlamında değerlendirildiğinde, ABD’nin tarihsel cazibesinin temel dayanağını dış politikasındaki normatif söylemler oluşturmuştur. Fakat açıklanan son veriler, bu normatif söylemlerin pratikteki karşılığının küresel kamuoyu tarafından giderek daha fazla sorgulandığını kanıtlamaktadır. Araştırmaya katılan 36 ülkenin 25’inde Çin lehine bir algı üstünlüğünün saptanması, Amerikan yumuşak gücünün aşınma hızının ivme kazandığını teyit eder niteliktedir. 2008 yılındaki George W. Bush yönetiminin son dönemleri ve 2017 yılındaki Donald Trump yönetiminin ilk evrelerinde gözlemlenen dalgalanmalar dahi Çin’in Amerika’yı bu denli net bir biçimde geride bıraktığı bir tablo yaratmamıştı. İspanya, İtalya, Yunanistan gibi geleneksel Avrupa ekseni ülkelerinde dahi Çin’e yönelik pozitif ivmenin artması, transatlantik ittifakının toplumsal tabanında da çatlaklar oluştuğunun göstergesidir.[ii]

Dış politika yapım süreçlerindeki istikrarsızlık, küresel aktörlerin güvenilirliğini zedeleyen en temel faktördür. Carnegie China akademisyenlerinden Chong Ja Ian’ın da isabetle vurguladığı üzere, Amerikan politikalarındaki aşırı dalgalanmalar, askeri güç kullanımı tehditleri ve bu durumun doğurduğu ekonomik tahribatlar, küresel aktörleri tedirgin etmektedir. Ankete konu olan dönem zarfında ABD’nin Grönland’ı ilhak etmeye yönelik radikal söylemleri, Venezuela liderliğine yönelik müdahaleci tutumu ve İran’la yaşanan sıcak çatışma riskleri, Washington’un “öngörülemez” bir aktör profiline evrildiğini kanıtlamaktadır. Uluslararası devletler topluluğu, özellikle de orta ölçekli güçler, stratejik planlamalarını yapabilmek adına öngörülebilir bir uluslararası sisteme ihtiyaç duyarlar. Amerikan dış politikasının kurumsal akıldan ziyade reaktif ve popülist dürtülerle şekillenmesi, hegemonik güven katsayısını minimize etmiştir.[iii]

Çin’in bu ideasyonel boşluğu doldurma stratejisinin merkezinde ise “içişlerine karışmama” fikirsel doktrini yer almaktadır. Pew verilerine göre, ankete katılanların %75’i ABD’nin diğer ülkelerin içişlerine yüksek veya azımsanmayacak ölçüde müdahale ettiğine inanırken, Çin için bu oran %45 bandında kalmıştır. Bu istatistiksel fark, uluslararası ilişkilerde Vestfalya egemenlik anlayışının özellikle orta gelirli ülkeler açısından ne denli yaşamsal bir öneme sahip olduğunu özetlemektedir. Liberal müdahalecilik adı altında gerçekleştirilen rejim değişikliği operasyonları veya ekonomik yaptırım tehditleri, gelişmekte olan ülkelerde Amerikan karşıtlığını besleyen ana damar haline gelmiştir. Pekin yönetimi ise muhataplarıyla ticari ve diplomatik ilişkilerini tamamen rasyonel-işlemsel bir zeminde yürüterek daha “güvenli” bir partner profili çizmeyi başarmıştır.[iv]

Küresel algı haritasındaki ekonomik katmanlaşma, araştırmanın en çarpıcı sosyolojik bulgularından birini oluşturmaktadır. Refah düzeyi yüksek, gelişmiş merkez ülkelerde Çin’e yönelik negatif algı baskınlığını korurken; orta gelirli ve gelişmekte olan ülkelerde Çin’in lehine güçlü bir pozitif rüzgar esmektedir. Gelişmiş demokrasiler Çin’in teknolojik ve ekonomik yükselişini mevcut statükoya ve liberal dünya düzenine yönelik ontolojik bir tehdit olarak kodlamaktadır. Gelişmekte olan ülkeler ise Kuşak ve Yol Girişimi (KYG) gibi devasa altyapı projeleri üzerinden Çin’i bir kalkınma modeli, bir altyapı finansörü ve Batılı finansal kurumlara (IMF, Dünya Bankası) karşı hayati bir ortak olarak okumaktadır. Bu yapısal dikotomi içerisinde Singapur istisnası, pragmatik dış politikanın kusursuz bir örneğidir. Ankete katılan en yüksek kişi başına düşen milli gelire sahip ülke olmasına rağmen Singapur’un Çin’e yönelik yüksek pozitif yaklaşımı, coğrafi determinizmin ve etno-kültürel bağların, ekonomik statüden bağımsız olarak stratejik yönelimi belirleyebileceğini kanıtlar.

Jeopolitik fay hatlarının en yoğun hissedildiği Asya-Pasifik bölgesi, Çin imajının hem zirve hem de dip noktalarını bünyesinde barındırmaktadır. Pakistan kamuoyunda Çin lehine oluşan %90’lık devasa onay oranı ile Japonya’daki %11’lik marjinal kabul düzeyi, uluslararası ittifaklar teorisinin “tehdit dengesi” konseptiyle doğrudan açıklanabilir. Pakistan açısından Çin, Hindistan kaynaklı varoluşsal güvenlik kaygılarını dengeleyen yegane stratejik güvence ve ekonomik kalkınma partneridir. Japonya ekseninden bakıldığında ise Çin; tarihsel husumetlerin, Doğu Çin Denizi’ndeki doğrudan toprak anlaşmazlıklarının ve bölgesel hegemonya mücadelesinin bir numaralı failidir. Bu keskin kutuplaşma, Çin’in küresel çapta homojen bir yumuşak güç üretemediğini, ülkelere göre spesifik stratejik okumaların belirleyici olduğunu ispatlamaktadır.

Liderlik profilleri ile devlet imajı arasındaki asimetri, siyaset bilimi perspektifinden analize muhtaç derin bir çelişki sunmaktadır. Araştırma, hem Amerikan Başkanı Donald Trump’a hem de Çin Lideri Şi Cinping’e yönelik küresel güvenin %50 bandının oldukça altında seyrettiğini ortaya koymaktadır. Ancak Şi Cinping’e duyulan göreceli güvenin Trump’tan yüksek olması, bireysel karizmadan ziyade kurumsal öngörülebilirlik algısının bir sonucudur. Çin bağlamında kamuoyu algısı ikiye bölünmüş durumdadır: Bir yanda, artan otoriterleşme, azınlıklara yönelik insan hakları ihlalleri ve revizyonist söylemler doğrudan Şi Cinping’in şahsıyla özdeşleştirilerek negatif puanlanmaktadır. Diğer yanda, yapay zeka, 5G, uzay araştırmaları gibi teknolojik atılımlar ve devasa altyapı ihracatları Çin devletinin “sistemik başarısı” olarak kodlanmaktadır. Gelişmekte olan dünya, Çin’in sunduğu ekonomik ve teknolojik pragmatizmi ödüllendirmekte; bireysel liderlik handikaplarını devletin genel vizyonundan ayrıştırmaktadır.

Washington’un lehine olan mevcut istisnalar, uluslararası sistemin anarşik yapısından beslenen geleneksel güvenlik ikilemleriyle doğrudan bağlantılıdır. Sadece altı ülkenin (Polonya, Filipinler, Güney Kore, Hindistan, Japonya ve İsrail) Amerika’yı Çin’e tercih etmesi, tesadüfi bir istatistik değildir. Bu altı ülkenin ortak paydası, varoluşsal güvenliklerini Amerikan nükleer ve konvansiyonel caydırıcılık şemsiyesine endekslemiş olmalarıdır. Polonya için Rusya; Filipinler ve Japonya için Çin; İsrail içinse bölgesel tehdit algıları, bu ülkelerin Amerikan gücüne duyduğu bağımlılığı rasyonalize etmektedir. Bu durum, ABD’nin küresel cazibesinin artık ideolojik bir model olmaktan çıkıp yalnızca katı bir “güvenlik tedarikçisi” statüsüne indirgendiğinin en somut kanıtıdır.

Sonuç olarak, Pew Araştırma Merkezi’nin ortaya koyduğu bu tarihsel veri seti, 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde küresel siyasetin kalıcı bir “çok kutupluluğa” doğru evrildiğini tescil etmektedir. Amerikan dış politikasının yaşadığı eksen kaymaları, müdahaleci pratiklerin yarattığı yorgunluk ve karar alma mekanizmalarındaki radikal sistemin geri kalanı için katlanılması zor bir belirsizlik ortamı doğurmuştur. Fikirsel üstünlüğünü kaybetmeye başlayan bir hegemonyanın, salt askeri kapasiteyle sistemik liderliğini uzun süre devam ettiremeyeceği uluslararası ilişkiler tarihinin en temel varsayımlarından biridir. Önümüzdeki on yılların temel çatışma dinamiği, Pekin’in pragmatik imajını ne kadar sürdürülebilir kılacağı ve Washington’un yitirdiği kurumsal öngörülebilirliği yeniden inşa edip edemeyeceği ekseninde şekillenecektir.


[i] “More people around the world now favour China over the US, Pew study suggests”, BBC, https://www.bbc.com/news/articles/cd959q11g54o, (Erişim Tarihi: 15.07.2026).

[ii] Aynı yer.

[iii] Aynı yer.

[iv] Aynı yer.

Zeynep Çağla ERİN
Zeynep Çağla ERİN
Zeynep Çağla Erin, 2020 yılında Yalova Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden “Feminist Perspective of Turkish Modernization” başlıklı bitirme teziyle ve 2020 yılında da İstanbul Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Sosyoloji bölümünden mezun olmuştur. 2023 yılında Yalova Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim dalında “Güney Kore’nin Dış Politika Kimliği: Küreselleşme, Milliyetçilik ve Kültürel Kamu Diplomasisi Üzerine Eleştirel Yaklaşımlar” başlıklı yüksek lisans tezini tamamlayarak mezun olmuştur. Şu an Kocaeli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Anabilim dalında doktora eğitimine devam etmektedir. ANKASAM Asya & Pasifik Uzmanı olan Erin’in başlıca ilgi alanları; Asya-Pasifik, Uluslararası İlişkiler’de Eleştirel Teoriler ve Kamu Diplomasisi’dir. Erin iyi derecede İngilizce ve başlangıç seviyesi Korece bilmektedir.

Benzer İçerikler