Analiz

Ankara Zirvesi ve NATO 3.0:  İttifakın Dönüşümü ve Türkiye’nin Stratejik Rolü

Türkiye, NATO’nun güney kanadına ilişkin stratejik süreçlerde önemli bir yük paylaşım aktörü olarak dikkat çekmektedir.
Türkiye’nin bu zirvedeki önemini yapısal kılan unsurlardan biri, Ankara’nın otonom diplomatik kapasitesi ve “arabulucu/dengeleyici” olarak tanımlanan dış politika yaklaşımıdır.
Türkiye’nin bu süreçteki stratejik tercihleri ve pazarlık gücü, yeni dünya düzeninde Batı blokunun sınırlarını ve rakiplerine karşı kuracağı üstünlüğün derecesini doğrudan belirleyecektir.

Paylaş

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

Ankara’da 7-8 Temmuz’da düzenlenecek Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) Liderler Zirvesi, Soğuk Savaş sonrasında şekillenen güvenlik mimarisinin yeniden tanımlandığı ve küresel güç dengelerinin önemli ölçüde yeniden yapılandığı bir dönüm noktası olma potansiyeli taşımaktadır. Günümüz uluslararası sistemi, tek kutuplu düzenin göreli üstünlüğünü kaybettiği, buna karşılık çok kutuplu rekabetin ve bloklar arası stratejik mücadelenin giderek kurumsallaştığı bir geçiş sürecinden geçmektedir. Bu bağlamda zirve, yalnızca NATO’nun geleceğine ilişkin kararların alınacağı diplomatik bir platform olmanın ötesinde, uluslararası güvenlik mimarisinin yeniden şekillendiği tarihsel bir kırılma anına işaret etmektedir.

Bu dönüşümün daha iyi anlaşılabilmesi için NATO’nun tarihsel gelişim sürecine bakmak gerekmektedir. İttifakın kuruluşundan günümüze uzanan evrimi üç temel dönemde incelenebilir.

NATO 1.0 (1949-1991) Soğuk Savaş NATO’su: İttifak, 1949 yılında Sovyet tehdidine karşı kolektif savunma amacıyla kurulmuştur. Temel rakibin Varşova Paktı olduğu bu dönemde Sovyetler Birliği’nin çevrelenmesi, nükleer caydırıcılık, Avrupa’nın savunulması ve Washington Antlaşması’nın 5. Maddesi temelinde şekillenen kolektif savunma anlayışı ön plana çıkmıştır.

NATO 2.0 (1991-2022) Soğuk Savaş Sonrası Dönem: Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ittifak, klasik kolektif savunma misyonunun ötesine geçerek kriz yönetimi, barışı destekleme operasyonları, terörizmle mücadele, Balkan müdahaleleri, Afganistan Operasyonu, ortaklık programları ve Doğu Avrupa genişlemesi gibi yeni görev alanlarına yönelmiştir. Böylece NATO’nun faaliyet alanı ilk kez Avrupa coğrafyasının dışına taşmıştır.

NATO 3.0 (2022-Günümüz) Çok Katmanlı Güvenlik Yönetişimi: Resmî bir NATO doktrini olmaktan ziyade analitik bir kavramsallaştırma niteliği taşıyan bu dönem, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında belirginleşen yapısal dönüşümü ifade etmektedir. Temelleri 2022 Madrid Stratejik Konsepti ile atılan, 2023 Vilnius ve 2024 Washington zirveleriyle derinleşen bu süreçte Rusya “en önemli ve doğrudan tehdit”, Çin ise ilk kez “sistemik meydan okuma” olarak tanımlanmıştır. Aynı dönemde hibrit savaş, siber güvenlik, yapay zekâ, uzay güvenliği, dezenformasyonla mücadele, kritik altyapıların korunması, enerji ve tedarik zinciri güvenliği, savunma sanayii kapasitesinin geliştirilmesi ve Hint-Pasifik ortaklarıyla işbirliği, NATO’nun güvenlik gündeminin ayrılmaz unsurları haline gelmiştir. Böylece NATO, yalnızca askeri bir ittifak değil, teknoloji, ekonomi, enerji ve kritik altyapıları da kapsayan çok katmanlı bir güvenlik organizasyonuna dönüşmektedir.

İttifakın bu yeni döneminde NATO, sadece sınır hatlarını koruyan savunmacı bir yapıdan ziyade, küresel ölçekte hibrit, siber, ekonomik ve konvansiyonel tehditlerin tamamını göğüslemeyi hedefleyen yeni bir caydırıcılık doktrinine geçiş yapmaktadır. Ukrayna eksenindeki uzun soluklu yıpratma savaşı, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’daki nükleer/konvansiyonel tırmanış senaryoları ve Asya-Pasifik’te Tayvan Boğazı üzerinden okunan gerilim hatları artık birbirinden yalıtılmış bölgesel krizler değildir. Aksine bu krizler, revizyonist aktörlerin küresel statükoyu sarsmak için eşgüdümlü yürüttüğü tek bir jeopolitik cephenin farklı yüzleridir. İttifakın bugün karşı karşıya kaldığı en büyük meydan okuma da tam olarak bu bütüncül yapıdan kaynaklanmaktadır. Zira konvansiyonel mühimmat üretimindeki endüstriyel darboğazlar, kritik deniz altı enerji ve internet altyapılarına yönelik sabotajlar ve yapay zekâ destekli siber saldırılar, üye ülkelerin askeri kapasitelerinin ötesinde, topyekûn bir toplumsal ve endüstriyel seferberliği zorunlu kılmaktadır.

Bu devasa ve karmaşık küresel resim içinde, uluslararası ilişkiler teorileri ve reelpolitik gerçekler, hegemonik güçlerin reflekslerini anlamak açısından net bir çerçeve sunmaktadır. Dönemsel krizler veya Orta Doğu gibi bölgelerdeki vekil savaşları nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) küresel hegemonyasının en güçlü meşruiyet ve askeri güç çarpanı olan NATO’yu feda etmesi, zayıflatması veya stratejik bir ortak uğruna dağıtması hiçbir rasyonel devlet aklıyla bağdaşmaz. Hegemonyanın Maliyeti teorisinin de açıkça ortaya koyduğu üzere, bir süper gücün küresel liderliğini sürdürmesi; ABD dolarının rezerv para statüsünün korunması, küresel deniz ticaret yollarının güvenliğinin sağlanması ve uluslararası finansal mimarinin kontrolü, ancak ve ancak NATO gibi geniş tabanlı, kurumsallaşmış ittifak ağlarının varlığıyla mümkündür.

ABD’nin bu ittifaktan geri çekilmesi ya da yapıyı içeriden sabote edecek adımlar atması, küresel jeopolitik boşluklar doğuracak ve bu boşluklar Avrupa sahnesinde Rusya, Asya-Pasifik sahnesinde ise Çin tarafından hızla doldurulacaktır. Hiçbir hegemonik güç, küresel liderlik tahtını rakiplerine altın tepside sunacak kadar irrasyonel bir maliyeti üstlenmez. Bu nedenle küresel sistemde ittifakların dağılması senaryosu yerine, mevcut ittifakların yeni dünya düzenine göre evrilmesi ve tahkim edilmesi eğilimi kaçınılmaz hale gelmektedir.

Bu doğrultuda önümüzdeki süreçte küresel sistemi ve Ankara Zirvesi’nin muhtemel çıktılarını şekillendiren iki temel stratejik eğilim öne çıkmaktadır. Bunlardan ilki, ABD’nin küresel stratejisinde giderek belirginleşen ağırlık merkezinin Hint-Pasifik bölgesine kaymasıdır. Bu kayma, Çin’in yükselişine karşı dengeleme stratejisinin bir parçası olarak değerlendirilmekte ve aynı zamanda ABD’nin Orta Doğu’daki askeri varlığını daha çok enerji güvenliği, deniz ticaret yollarının korunması ve bölgesel istikrarın asgari düzeyde sürdürülmesi ekseninde yeniden yapılandırmasını beraberinde getirmektedir. Bu süreçte Avrupa kıtasında ise konvansiyonel savunma kapasitesinin güçlendirilmesi ve güvenlik yükünün daha fazla ölçüde Avrupalı müttefikler tarafından üstlenilmesi yönünde bir eğilim ortaya çıkmakta, bu durum “Avrupalılaşmış NATO” modelini daha görünür hale getirmektedir. Söz konusu dönüşüm, transatlantik güvenlik mimarisinde sorumluluk paylaşımının yeniden tanımlandığı ve yük dağılımının kademeli olarak yeniden dengelendiği bir sürece işaret etmektedir.

İkinci temel eğilim ise NATO’nun güvenlik perspektifinin coğrafi sınırlarını aşarak küresel ölçekte genişlemesidir. Bu bağlamda Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi Hint-Pasifik ortaklarıyla geliştirilen işbirliği mekanizmaları yalnızca siyasi diyalog düzeyinde kalmamakta, aynı zamanda savunma teknolojileri, siber güvenlik, kritik altyapıların korunması ve ortak askeri tatbikatlar gibi alanlarda giderek kurumsallaşan bir yapıya dönüşmektedir. Bu genişleme, Rusya, Çin, Kuzey Kore ve İran gibi aktörlerin farklı düzlemlerde oluşturduğu revizyonist eğilimlere karşı, Batı merkezli güvenlik mimarisinin küresel ölçekte daha bütüncül ve çok katmanlı bir caydırıcılık yapısı inşa etme çabası içinde olduğunu göstermektedir.

Bu çerçevede Ankara Zirvesi, söz konusu iki stratejik eğilimin kesişim noktasında yer almaktadır. Zirve, bir yandan transatlantik ittifak içinde artan yük paylaşımı tartışmalarının nasıl yönetileceğini gündeme getirirken, diğer yandan NATO’nun küresel ölçekte genişleyen güvenlik vizyonunun kurumsal sınırlarının ne ölçüde tanımlanabileceğine dair kritik bir test niteliği taşımaktadır. Bu bağlamda zirve, ekonomik kapasite, savunma sanayi üretimi ve askeri hazırlık düzeyinin daha entegre bir şekilde ele alınmasını gerektiren bir dönemde, Batı blokunun kolektif stratejik iradesinin ve kurumsal uyum kapasitesinin sınandığı önemli bir diplomatik ve stratejik platform olarak öne çıkmaktadır.

Ankara’da düzenlenecek olan zirve, Türkiye’nin küresel jeopolitik denklemdeki konumunu bölgesel bir aktör olmanın ötesine taşıyarak, yeni uluslararası düzenin şekillenmesinde önemli bir sistemik dengeleyici rolünü daha görünür hale getirmektedir. İttifakın “NATO 3.0” doktrinine geçiş yaptığı ve revizyonist eksene karşı küresel bir cephe tahkim ettiği bu kırılma anında Türkiye, coğrafi, askeri ve diplomatik kapasitesiyle bu yeni mimarinin tam merkezinde yer almaktadır. Ayrıca Ukrayna’daki yıpratma savaşı, Karadeniz’in güvenliği ve tahıl koridoru jeopolitiği düşünüldüğünde Türkiye, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden doğan hukuksal çerçeve ve stratejik konumuyla ittifakın kuzey kanadının istikrarında belirleyici aktörlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Aynı zamanda Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’daki nükleer ve konvansiyonel gerilim hatları, enerji güvenliği ve göç yönetimi bağlamında Türkiye, NATO’nun güney kanadına ilişkin stratejik süreçlerde önemli bir yük paylaşım aktörü olarak dikkat çekmektedir. Dolayısıyla Türkiye’siz NATO’nun ne Avrupa savunmasını ne de Orta Doğu ve Akdeniz stratejilerini rasyonel bir zemine oturtması mümkün görünmemektedir.

Türkiye’nin bu zirvedeki önemini yapısal kılan unsurlardan biri, Ankara’nın otonom diplomatik kapasitesi ve “arabulucu/dengeleyici” olarak tanımlanan dış politika yaklaşımıdır. Batı blokunun topyekûn bir ekonomik ve askeri seferberliğe giriştiği, kutuplaşmanın keskinleştiği bir dönemde Türkiye, hem NATO’nun en büyük ikinci askeri gücü olarak ittifaka sadık bir müttefik profili çizmekte hem de Rusya, Çin ve Orta Doğu aktörleriyle rasyonel, çok boyutlu ve pragmatik ilişkiler yürütebilen nadir aktörlerden biri olarak bilinmektedir. Bu durum, Ankara’yı küresel krizlerin çözümünde ve tıkanan diplomatik kanalların açılmasında vazgeçilmez bir müzakere merkezi haline getirmektedir. Ayrıca zirvenin bizzat Ankara’da toplanıyor oluşu, ittifakın Asya-Pasifik’e açılma ve küresel cephe inşa etme stratejisinde, Doğu ile Batı’nın coğrafi ve stratejik kesişim noktası olan Türkiye’nin onayına ve stratejik ortaklığına ne denli ihtiyaç olduğunun en somut ilanıdır.

Son olarak, NATO’nun karşı karşıya olduğu konvansiyonel mühimmat üretim kapasitesindeki sınırlılıklar ve endüstriyel seferberlik ihtiyacı dikkate alındığında, Türkiye’nin son yıllarda kayda değer bir gelişim gösteren savunma sanayii kapasitesi, ittifak açısından önemli bir katkı unsuru olarak değerlendirilmektedir. İnsansız teknolojiler, mühimmat üretimi, askeri lojistik ve savunma altyapısı konularında Türkiye’nin sunduğu yerli ve hızlı üretim imkanları, “Avrupalılaşmış NATO” modelinde kıtanın askeri yükünü paylaşabilecek en hazır ve operasyonel güçlerden biri olduğunu göstermektedir. Başka bir ifadeyle Türkiye, Ankara Zirvesi’nde sadece ev sahibi bir ülke değil, transatlantik ittifakın küresel hedefleri ile sahadaki jeopolitik gerçeklikler arasındaki boşluğu doldurabilecek, yeni küresel caydırıcılık duvarının hem mimarı hem de en kritik taşıyıcısı konumundadır. Dolayısıyla Türkiye’nin bu süreçteki stratejik tercihleri ve pazarlık gücü, yeni dünya düzeninde Batı blokunun sınırlarını ve rakiplerine karşı kuracağı üstünlüğün derecesini doğrudan belirleyecektir.

Özetle Ankara’da düzenlenecek NATO Liderler Zirvesi, ittifakın Soğuk Savaş sonrası dönüşüm sürecinde kritik bir eşik niteliği taşımakta ve NATO’nun 1.0’dan 3.0’a uzanan evrimi çerçevesinde güvenlik anlayışının yalnızca askeri kapasiteye değil, aynı zamanda hibrit tehditler, teknolojik rekabet ve küresel jeopolitik rekabetin bütüncül dinamiklerine dayandığını ortaya koymaktadır. Bu bağlamda Ukrayna Savaşı, Asya-Pasifik’te derinleşen güç rekabeti ve Orta Doğu’daki istikrarsızlıklar, birbirinden bağımsız bölgesel krizler olmaktan çıkarak küresel ölçekte bütünleşmiş bir stratejik rekabet alanına dönüşmektedir. Söz konusu dönüşüm, NATO’nun klasik savunma ittifakı kimliğinin ötesine geçerek ekonomik dayanıklılık, teknolojik kapasite ve endüstriyel seferberliği de içeren çok katmanlı bir güvenlik örgütüne evrilmesini zorunlu kılmaktadır.

ABD’nin stratejik önceliklerini Hint-Pasifik’e kaydırması ve Avrupa’nın savunma yükünün yeniden dengelenmesi ise ittifak içi sorumluluk paylaşımını daha kritik hale getirmektedir. Bu çerçevede Türkiye, jeostratejik konumu, askeri kapasitesi, diplomatik esnekliği ve gelişen savunma sanayii ile NATO’nun dönüşüm sürecinde yapısal bir denge unsuru olarak öne çıkmaktadır. Özellikle Türkiye, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Orta Doğu’dan Avrupa güvenliğine uzanan geniş bir coğrafyada üstlendiği roller aracılığıyla yalnızca bir müttefik değil, aynı zamanda ittifakın yeni mimarisinde belirleyici aktörlerden biri haline gelmektedir.

Kısacası Ankara Zirvesi, NATO’nun gelecekteki stratejik yönelimlerinin şekilleneceği bir platform olmanın ötesinde, küresel güç dengelerinin yeniden yapılandığı bu geçiş döneminde uluslararası güvenlik mimarisinin hangi doğrultuda evrileceğini belirleyen kritik bir dönüm noktasıdır. Türkiye’nin bu süreçteki konumu hem ittifak içi dengeyi hem de küresel güvenlik mimarisinin genel yönelimini etkileme potansiyeline göstermektedir.

Prof. Dr. Murat ERCAN
Prof. Dr. Murat ERCAN
1980 Aksaray doğumlu Prof. Dr. Murat Ercan, 1998-2004 yılları arasında Viyana Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünden lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamlayarak mezun oldu. 2004 yılında aynı üniversitede Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalında doktora eğitimine kabul edilen Ercan, 2006 yılında doktora eğitimini tamamlayarak 2008 yılında Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent Doktor olarak göreve başlamıştır. 2014 yılında Uluslararası İlişkiler-Avrupa Birliği alanından Doçent ve 2019 yılında Profesörlük unvanı alan Ercan, aynı yıl Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümüne geçiş yapmıştır. 2008 yılından itibaren Prof. Dr. Ercan, bölüm başkanlığı, Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdür Yardımcılığı ve Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü gibi görevlerde bulunmuştur. 2008 yılından itibaren Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesinde uzmanlık alanıyla ilgili lisans, yüksek lisans ve doktora seviyesinde dersler vermiştir. Ercan’ın verdiği dersler şu şeklide sıralanabilir: Avrupa Birliği, Türkiye-AB İlişkileri, Türk Dış Politikası, Uluslararası İlişkiler, Uluslararası Örgütler, Uluslararası Güncel Sorunlar, Devletler Hukuku, Küresel Siyaset ve Güvenlik ve Türkiye ve Türk Dünyası İlişkileri, Akademik kariyeri boyunca Uluslararası İlişkiler alanında Avrupa Birliği, Avrupa Birliği ve Türkiye ile İlişkileri, Türk Dış Politikası ve Bölgesel Politikalar alanında çok sayıda makale, kitap ve proje çalışması gerçekleştiren Prof. Ercan, ulusal ve uluslararası kongre ve seminerler düzenlemiş ve bu organizasyonlarda düzenleme kurulu başkanlığını yürütmüştür. Hâlihazırda Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Prof. Dr. Murat Ercan, evli ve iki çocuk babasıdır.

Benzer İçerikler