31 Ağustos-1 Eylül 2026 tarihlerinde Kırgızistan’ın Bişkek kentinde düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesinde konuşan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, çok kutuplu bir dünya düzeninin adaleti teşvik edeceğini söylemiş ve bölgeselleşmenin önemine vurgu yapmıştır.[i] Guterres’in vermiş olduğu mesajlardan şu çıkarımlarda bulunmak mümkündür: mevcut uluslararası sistem, 1945 yılının jeopolitik şartlarına sıkışıp kalmıştır ve çok kutuplu bir düzenin inşasında bölgesel kurumların da reformu büyük önem arz etmektedir. Çok taraflılığın güçlendirilmesi ancak ve ancak kurumsal bölgeselciliğin yaygınlaşması ve mevcut yapıların çağın gereksinimlerine (jeopolitik şartlarına) göre yeniden dizayn edilmesiyle mümkün olabilir.
1945 sonrası düzende Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyetler Birliği hegemonik aktörler olarak öne çıkarken, 1993 sonrasında Avrupa Birliği’nin ve 2013 yılından itibarense Çin’in sistemik yükselişine tanıklık edilmeye başlanmıştır. Özellikle Türkiye ile Rusya arasında 16 Kasım 2001 tarihinde akdedilen Avrasya’da İşbirliği Eylem Planı, çok kutuplu bir dünya ve post-hegemonik düzenin inşasında bir mihenk taşı olmuştur. Bu plan, Soğuk Savaş sonrası dönemde Doğu-Batı dengesinin ve bölgesel sahiplenme anlayışının yeniden inşasında kritik bir dönüm noktasını ifade etmektedir. Bu, aynı zamanda Avrasya coğrafyasındaki bölgesel aktörlerin dış müdahalelerden bağımsız, kendi güvenlik ve ekonomik dinamiklerini oluşturma iradesini yansıtmıştır.
21. yüzyılın ilk çeyreği, Amerikan hegemonyasının gerek askeri gerek ekonomik gerekse normatif açıdan göreli bir yıpranma sürecine girmesine tanıklık etmiştir. Çin’in üretim odaklı ekonomik gücü ve Rusya’nın askeri-jeopolitik hamleleri, Washington’ın tek taraflı kararlar alma yeteneğini sınırlandırmıştır. Bu süreçte ortaya çıkan otorite boşluğu, Batı dışındaki gelişmekte olan aktörlerin (Küresel Güney) uluslararası siyasette daha fazla söz hakkı talep etmesini beraberinde getirmiştir. Küresel Güney, artık edilgen bir coğrafya değil; Rusya ve Çin gibi Avrasyalı aktörlerin sunduğu yeni platformları kullanarak kurumsal bölgeselleşmeyi teşvik eden aktif bir blok haline gelmiştir. Batı dışı gelişmekte olan ülkeler, özellikle Rusya ve Çin gibi Avrasyalı büyük güçler, kurumsal bölgeselleşme yolunda önemli adımlar atmaktadırlar.
Batı menşeli Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu gibi kurumlara olan bağımlılığı kırmak, çok taraflılığı güçlendirmek ve post-hegemonik bir düzen inşa etmek için büyük bir yol kat eden Küresel Güney ülkeleri, ŞİÖ ve BRICS gibi örgütler aracılığıyla dolar dışı ticareti, yerel para birimleriyle finansmanı ve işbirliğini güçlendirmeye çalışmaktadırlar. Gelişmekte olan ülkelerin ŞİÖ ve BRICS gibi platformlara olan ilgisi, mevcut küresel finans ve güvenlik mimarisindeki “adaletsizlik” algısından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla kurumsal bölgeselleşme, mevcut küresel sisteme bir alternatif yaratmaktan ziyade sistemin daha dengeli ve adil işlemesini sağlayan “yeni birçok taraflılık” modeli sunmaktadır. Bu model, belirli bir coğrafyadaki aktörlerin (genellikle devletlerin veya ulus-altı birimlerin) işbirliğini resmî anlaşmalar, ortak kurallar, normlar ve kalıcı kurumsal yapılar üzerinden yürütmesini ifade eden bir yaklaşım olarak özetlenebilir.
Son dönemde Avrasya’da kurumsal bölgeselciliğe katkıda bulunabilecek çok önemli gelişmeler yaşanmıştır. Bu bağlamda temmuz ayının sonlarında Suudi Arabistan ve Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 14 ülke, çokuluslu bir Deniz Savunma Koalisyonu’nun kurulduğunu duyurmuşlardır. Batılı güçlerin, Rusya’nın, Çin’in ve İran’ın yer almadığı bu girişimin amacı, bölgesel aktörlerin güç paylaşımı yoluyla Kızıldeniz, Babülmendep Boğazı ve Aden Körfezi’nin güvenliğini kendi başlarına sağlamayabilmeleridir. Bu adım, bölge ülkelerinin deniz güvenliğinde dış aktörlere olan bağımlılığını azaltma ve stratejik özerklik elde etme iradesini açıkça ortaya koymaktadır.
Bu gelişmeyi hemen takiben ağustos ayının başında Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Savunma Anlaşması, İslam dünyasının önde gelen jeopolitik ve askeri kapasitelerini tek bir stratejik eksende buluşturan tarihî bir dönüm noktası olmuştur. Güvenlik ve diplomasi alanındaki bu konsolidasyon, Avrasya’nın güney kuşağında küresel sistemle entegre ama hegemonik odaklardan bağımsız yeni bir güç merkezinin doğuşuna işaret etmiştir.
Bu süreçle eş zamanlı şekilde Güney Kafkasya-Hazar-Orta Asya hattında bir bütünleşmenin yaşandığı gözlerden kaçmamıştır. Bu süreçte; Özbekistan-Kırgızistan Müttefiklik İlişkileri Antlaşması, Azerbaycan-Özbekistan Ebedî Dostluk Anlaşması ve ŞİÖ Bişkek Zirvesi’yle pekiştirilen bu süreç, “Hazar Bütünleşmesi” ya da “Avrasya Dayanışması” olarak da adlandırılabilir. Tüm bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde; Orta Doğu’daki deniz güvenliği işbirliklerinden Orta Asya’daki ikili ve çok taraflı müttefiklik mimarilerine kadar uzanan bu yeni bölgeselcilik dalgası, küresel siyasette post-hegemonik düzenin inşasında bölgesel aktörlerin artık sadece edilgen izleyiciler değil, ana kural koyucular hâline geldiğini kanıtlamaktadır.
Dış güçlerin vesayetinden arındırılmış bu yeni bölgeselcilik dalgası, Avrasya aktörlerinin kendi güvenlik, lojistik ve politik kaderlerini tayin etme iradesinin birer göstergesidir. Sonuç olarak, Hazar’ın iki yakasını birleştiren bu çok katmanlı işbirliği mimarisi, tek kutuplu küresel sistemin çözüldüğü günümüzde, yerel dinamiklere dayalı post-hegemonik yeni bir dünya düzeninin en güçlü habercisidir.
[i] “BM Genel Sekreteri, Şanghay İşbirliği Örgütü (SCO) zirvesinde küresel yönetişimin reformu çağrısında bulundu.”, Vietnam VN, https://www.vietnam.vn/tr/tong-thu-ky-lhq-keu-goi-doi-moi-quan-tri-toan-cau-tai-hoi-nghi-thuong-dinh-sco, (Erişim Tarihi: 05.09.2026).
