Avrupa Parlamentosu’nun 1974 Kıbrıs Harekâtı’nın Kıbrıslı kadınlar ve kız çocukları üzerindeki sosyo-psikolojik etkilerine odaklanan kararı, tarihsel gerçeklikten kopuk, tek taraflı ve siyasi saiklerle inşa edilmiş bir metindir. Kararda Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) mensuplarına yönelik cinsel şiddet ve insan hakları ihlali iddialarına yer verilmesi, nesnel ve hukuki dayanaklardan yoksun olup TSK’nın uluslararası alandaki meşruiyetini hedef alan asılsız suçlamalar niteliğindedir. Bu karar ile AP, 1974 öncesinde Kıbrıs Türk toplumunun maruz kaldığı sistematik saldırıları ve katliam eylemlerini göz ardı ederek Kıbrıs Sorunu’nu Türkler üzerinden asimetrik bir biçimde sorunsallaştırmaktadır.
Kararın NATO’nun Ankara Zirvesi sonrasında kabul edilmiş olması, özellikle zirvede Avrupa güvenliği bağlamında Türkiye’nin stratejik rolü, bölgesel istikrara katkıları ve ittifak içerisindeki yükümlülüklerinin tartışıldığı bir döneme denk gelmesi bakımından dikkat çekicidir. Bu zamanlama, Avrupa kurumlarının ve bölgesel aktörlerin Türkiye’ye yönelik diplomatik bir baskı ve çevreleme stratejisine işaret etmektedir. Kararın zamanlaması ile muhtevası, Türkiye’nin bölgesel etkinliğinin arttığı bir konjonktürde Ankara’ya karşı bir kaldıraç unsuru işlevi görmektedir. Özellikle Doğu Akdeniz’deki çok aktörlü jeopolitik rekabet, enerji kaynakları üzerindeki mücadele ve bölgesel güç dengeleri çerçevesinde bu yaklaşım, Türkiye’nin uluslararası pozisyonunu sınırlandırmaya yönelik daha geniş kapsamlı stratejik hesapların bir parçası niteliğindedir. Dolayısıyla Avrupa Parlamentosu’nun söz konusu kararı, uluslararası hukuk ve insan hakları hukuku bakımından dayanaksız olması ve meselenin tarihsel bütünlüğünü göz ardı etmesi nedeniyle Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) tarafından reddedilmektedir.
Kıbrıs Sorunu’nun tarihsel arka planına bakıldığında; Yunanistan ile Kıbrıs Rum siyasi ve dini elitlerinin yapısal bir hedef olarak benimsediği ENOSİS (adayı Yunanistan’a bağlama) politikasının bulunduğu görülmektedir. Başka bir ifadeyle adanın jeopolitik geleceğini tek taraflı olarak tayin etmeyi amaçlayan bu pan-Helenist vizyon, iki toplumun siyasal ve sosyolojik olarak radikal bir biçimde ayrışmasının temel faturasını oluşturmuştur. Bu sürecin en somut kırılma noktalarından biri, 1950’li yılların başında Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi’nin hamiliğinde gerçekleştirilen plebisittir.[i] Adadaki Türk nüfusun iradesini bütünüyle yok sayan ve uluslararası hukuk açısından hiçbir meşruiyeti bulunmayan bu sözde halk oylamasında, Rum toplumunun ezici bir çoğunluğunun ENOSİS yönünde oy kullandığı ilan edilmiştir.
Oysaki bu gelişme, Kıbrıs Türk toplumu açısından yalnızca bir idari değişiklik değil, doğrudan kendi varoluşsal güvenliğine, siyasal statüsüne ve fiziki bekasına yönelik bir tehdit niteliği taşımıştır. Nitekim ENOSİS’in hayata geçirilmesi senaryosu, Kıbrıs Türklerinin adanın kurucu ortağı olma vasfını bütünüyle yitirmesi, siyasi eşitlik ilkesinin ortadan kalkması ve Türk toplumunun kendi topraklarında azınlık statüsüne indirgenerek tasfiye edilmesi endişesini haklı olarak doğurmuştur. Bu tehdit algısı karşısında Türk toplumu da bir savunma refleksi geliştirerek adanın ikiye bölünmesini öngören “Taksim” tezini savunmaya başlamıştır. Böylece adadaki kutuplaşma, çift taraflı bir jeopolitik mücadeleye dönüşmüştür.
Nitekim 1955 yılında kurulan EOKA örgütü, ENOSİS hedefini silahlı eylemlerle hayata geçirmek amacıyla organize olmuştur. Her ne kadar örgütün ilk hedefi İngiliz sömürge yönetimi olsa da zaman içerisinde bu strateji, ENOSİS karşıtı olarak görülen Kıbrıs Türk toplumuna yönelik bir şiddet sürecine dönüşmüştür. Örgütün 1955-1959 yılları arasındaki faaliyetleri kapsamında gerçekleştirilen bombalı saldırılar, sabotajlar ve suikastlar sonucunda yüzlerce kişi hayatını kaybetmiştir. Özellikle 1957 ve 1958 yıllarında tırmanan çatışmalar sırasında Kıbrıs Türk sivilleri doğrudan hedef alınmış; bazı yerleşim alanlarında ciddi can kayıpları yaşanmış ve güvenlik kaygıları nedeniyle zorunlu göçler/yer değiştirmeler meydana gelmiştir. Dönem boyu yaşanan bu şiddet olayları, Kıbrıs Türk toplumundaki varoluşsal güvenlik algısını pekiştirmiş ve iki toplum arasındaki karşılıklı güvensizliği derinleştirmiştir.
Bu süreç içerisinde adada tırmanan bu çatışmaları sonlandırmak ve kalıcı bir statü belirlemek amacıyla garantör devletlerin de katılımıyla yoğun diplomatik görüşmeler yürütülmüştür. Yürütülen bu görüşmeler ve varılan uzlaşı sonucunda, 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, Türk ve Rum toplumlarının siyasi ortaklığı esasına dayanan konsosyonel bir anayasal düzen üzerine inşa edilmiştir. Bu nev-i şahsına münhasır model kapsamında yürütme erki, Rum bir Cumhurbaşkanı ile dış politika, savunma ve güvenlik gibi hayati konularda mutlak veto yetkisine sahip Türk bir Cumhurbaşkanı Yardımcısı arasında paylaşılmıştır. Devlet kadroları, parlamento ve bürokraside nüfus oranından bağımsız olarak %70 Rum ve %30 Türk dengesi gözetilirken, silahlı kuvvetlerde bu oran %60’a %40 olarak belirlenmiştir. Ayrıca vergilendirme gibi kritik yasalarda meclisteki her iki toplumun milletvekillerinin ayrı ayrı salt çoğunluğu aranmıştır.
Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık ise imzalanan Garanti Antlaşması kapsamında, adanın başka bir devletle birleşmesini (ENOSİS) veya bölünmesini (Taksim) kesin olarak yasaklayan bir sistemle, adanın anayasal düzeninin ve güvenliğinin korunmasından sorumlu garantör devletler olarak belirlenmiştir.[ii] Ancak çatışmaları sonlandırmak adına kurulan bu ortaklık modeli, geçmişin güvensizlik mirası ve kararların kilitlenmesine yol açan bu hassas yapısal dengeler nedeniyle kısa sürede ciddi siyasi krizlerle karşılaşmıştır. 1963 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Makarios’un tam da bu veto ve ayrı çoğunluk haklarını kısıtlamaya yönelik anayasal değişiklik önerileri sonrasında başlayan tartışmalar, adadaki kırılgan dengeleri tamamen bozarak yeniden toplumlararası çatışmaya dönüşmüştür. Türk tarafı, söz konusu değişikliklerin iki toplumlu ortaklık yapısını ve kendi haklarını ortadan kaldıracağını savunurken, Rum tarafı ise bu kilitlenmeleri gerekçe göstererek devlet işleyişinin kolaylaştırılması gerektiğini ileri sürmüştür.
Siyasi düzlemde yaşanan bu tıkanma ve tırmanan gerilim, kısa sürede sahada sıcak bir çatışmaya dönüşmüş ve 21 Aralık 1963 tarihinde başlayan, Kıbrıs Türk tarihinde “Kanlı Noel” olarak anılan olaylar, adadaki güvenlik krizinin en trajik dönüm noktalarından biri olmuştur. EOKA örgütü çatısı altındaki Rum çetelerinin gerçekleştirdiği bu organize saldırılara Kıbrıs Türk mahalleleri ve köyleri maruz kalmış ve 364 Kıbrıs Türkü hayatını kaybettiği bu süreçte yüzlerce kişi kaybolmuş ve binlerce Kıbrıs Türkü varoluşsal bir tehdit karşısında güvenlik gerekçesiyle yaşadığı bölgeleri terk ederek göç etmek zorunda kalmıştır. Özellikle 24 Aralık 1963 gecesi, Lefkoşa’daki Kumsal bölgesinde yaşanan saldırı, bu dönemin en sembolik ve acı verici olaylarından biri olarak hafızalara kazınmıştır. O dönem Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı’nda görevli olan Tabip Binbaşı Nihat İlhan’ın eve giren Rumlar tarafından küvette kurşuna dizilen eşi Mürüvvet ile çocukları Murat, Hakan ve Kutsi’nin vahşice katledilmesi, tüm bu çatışma sürecinin ve yaşanan trajedinin sembolü haline gelmiştir.
Savunmasız sivillerin, özellikle de kadın ve çocukların doğrudan hedef alınması Kıbrıs Türk toplumunun kolektif hafızasında derin bir travma oluştururken, katliamın gerçekleştiği bu tek katlı ev ilerleyen dönemde yaşananları unutturmamak adına Barbarlık Müzesi’ne dönüştürülmüştür.[iii] Benzer şekilde Ayvasıl bölgesinde yaşanan katliam sonrasında Türk kökenli sivillerin toplu mezarlarda bulunması da toplumlararası şiddetin ve etnik temizlik girişimlerinin ulaştığı boyutu gözler önüne sermiştir.
Sahada yaşanan kanlı saldırıların ve kitlesel göç hareketlerinin doğrudan bir sonucu olarak, 1963 sonrası dönemde Kıbrıs Türk toplumu yalnızca fiziksel tehditlerle değil, aynı zamanda sistematik bir siyasi ve ekonomik izolasyonla da karşı karşıya kalmıştır. Kıbrıslı Türk temsilcilerin anayasal hakları çiğnenerek Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devlet yapısından ve kurumlarından tamamen dışlanması, Türk toplumunun adanın %3’lük bölümüne tekabül eden dar gettolara ve kendi güvenlik bölgelerine sığınmaya zorlanması[iv] ile temel ihtiyaç maddelerine erişimde yaşanan ciddi ambargolar, 1960 ortaklık devletinin fiilen çöktüğünü ve Rum yönetimi tarafından gasp edildiğini açıkça göstermiştir. Adadaki bu insani trajedinin ve güvenlik krizinin uluslararası boyuta ulaşması üzerine Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Mart 1964 tarihinde adaya Barış Gücü sevk etme kararı alması da statünün artık tek taraflı olarak sürdürülemez hale geldiğini göstermiştir.
BM Barış Gücü’nün adadaki varlığına ve diplomatik girişimlere rağmen Rum tarafının ENOSİS idealini silah zoruyla gerçekleştirme arayışları durdurulamamış ve 1967 yılında yaşanan Geçitkale ve Boğaziçi olayları, Kıbrıs Türk toplumunun varoluşsal güvenlik sorununun ve maruz kaldığı tehditlerin sona ermediğini net bir şekilde göstermiştir. General Grivas komutasındaki Rum Ulusal Muhafız Ordusu ve EOKA unsurları tarafından doğrudan Türk köylerinin hedef alındığı bu ağır kuşatma ve saldırılarda, pek çok Kıbrıs Türkü vahşice katledilmiş, onlarca sivil yaralanmıştır.[v] Savunmasız köylülerin ve esir alınan yaralıların infaz edilmesiyle tırmanan bu katliam karşısında Türkiye, 1960 Garanti Antlaşması’nın kendisine verdiği yetki ve askerî müdahale kararlılığıyla bu gelişmelere çok sert bir tepki göstermiştir. Adaya yönelik topyekûn bir çıkarma harekâtı başlatacağını ilan ederek Rum-Yunan ikilisine kesin bir ültimatom veren Türkiye, Kıbrıs Türk toplumunun güvenliğinin korunması zorunluluğunu uluslararası alanda en üst düzeyde ve geri dönülemez bir biçimde gündeme getirmiştir.
Türkiye’nin 1967 yılındaki bu kararlı duruşu adada geçici bir ateşkes sağlasa da 1970’li yıllara gelindiğinde, EOKA-B’nin terör faaliyetleri ve adayı Yunanistan’a bağlama hedefinin Kıbrıs Rum liderliği içindeki radikal kanatça yeniden güç kazanması, adadaki istikrarsızlığı geri dönülemez bir biçimde artırmıştır. Bu tırmanışın bir sonucu olarak, 15 Temmuz 1974 tarihinde Yunanistan askerî cuntasının doğrudan desteklediği ve EOKA-B liderlerinden Nikos Sampson’un başını çektiği askerî darbe ile Makarios yönetimi devrilmiş; ENOSİS’i kan dökerek gerçekleştirmeye yönelik bu agresif süreç, on iki yıldır gettolarda hayatta kalma mücadelesi veren Kıbrıs Türk toplumunun varlığına yönelik topyekûn bir imha tehdidi oluşturmuştur. Adada beliren bu akut risk ve diplomatik yolların tükenmesi karşısında Türkiye, 1960 Garanti Antlaşması’nın açıkça ihlal edildiği gerekçesiyle 20 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs Barış Harekâtı’nı başlatmıştır. Barış operasyonu ile Türkiye’nin resmi ve hukuki temel amacı adanın tamamını kontrol altına almak değil, aksine darbeyle yıkılan anayasal düzeni yeniden tesis etmek ve Türk toplumunun can ve mal güvenliğini kalıcı olarak teminat altına almak olmuştur.
Nitekim harekâtın askeri ve insani bir zorunluluk olduğunu tescilleyen en ağır trajedilerden biri, bu süreçte Muratağa, Sandallar ve Atlılar köylerinde gerçekleştirilen kitlesel katliamlardır. EOKA-B militanları ve silahlı Rum unsurları tarafından kundaktaki bebeklerden 95 yaşındaki yaşlılara kadar 126 savunmasız Kıbrıs Türk sivilinin vahşice katledilmesi, tırmanan etnik şiddetin ulaştığı en acımasız boyutu gözler önüne sermiştir.[vi] Harekâtın ardından ortaya çıkarılan ve uluslararası basının da tanıklık ettiği toplu mezarlar, bu vahşetin Kıbrıs Türk toplumunun kolektif hafızasında neden silinmez ve derin bir travmaya dönüştüğünü açıkça göstermektedir. Savaş hukuku ve uluslararası insancıl hukuk bakımından en ağır savaş suçları kapsamında değerlendirilen bu kitlesel sivil katliamları, adadaki Türk varlığının ancak coğrafi ve fiziki bir güvence altında hayatta kalabileceğini dünyaya kanıtlayan en acı tarihi vesika olmuştur.
İşte Muratağa, Sandallar ve Atlılar gibi uluslararası hukuku ayaklar altına alan tüm bu tarihi gerçekler ve yaşanan kurumsal trajediler dikkate alındığında, Avrupa Parlamentosu’nun Kıbrıs kararlarına yönelik temel ve yapısal eleştirinin felsefi zemini net bir biçimde ortaya çıkmaktadır. AP’nin meseleyi neredeyse tamamen 1974 sonrası döneme hapseden kronolojik yaklaşımı, Kıbrıs Türk toplumunun 1955-1974 yılları arasında maruz kaldığı sistemli saldırıları, kitlesel katliamları, kayıpları ve dar gettolara sıkıştırılan zorunlu yer değiştirmeleri adeta yok saymaktadır. Oysa evrensel insan hakları ve uluslararası hukuk ilkeleri, doğası gereği tüm mağduriyetlerin zamandan ve etnik kimlikten bağımsız olarak aynı objektif ölçütlerle değerlendirilmesini zorunlu kılar. Bu bağlamda Avrupa Parlamentosu’nun söz konusu dengeden uzak tutumu, çatışmanın temel nedenlerini örtbas eden seçici ve yanıltıcı bir tarih anlatısı ile açık bir siyasi tarafgirlikten başka bir şey değildir.
Avrupa Birliği, kendisini küresel ölçekte insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin mutlak savunucusu olarak tanımlamaktadır. Ancak Kıbrıs örneği, bu normatif ilkelerin uygulanmasında jeopolitik ve siyasi faktörlerin nasıl belirleyici olduğunu net bir biçimde göstermektedir. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin 2004 yılında, adada kapsamlı bir siyasi çözüm sağlanmadan ve Annan Planı’nı reddetmesine rağmen AB’nin kendi katılım kriterlerini çiğneyerek birliğe tam üye kabul edilmesi, kurumun tarafsızlığını ve yapısal meşruiyetini kökten sakatlamıştır. Bu süreçte AB kurumlarının sergilediği tutum, objektif bir arabuluculuktan ziyade, tamamen Rum tarafının hukuka aykırı siyasi tezlerine eklemlenen tarafgir bir yaklaşımdır.
AB ve Avrupa Parlamentosu’nun sergilediği bu tarafgirlik, küresel krizlerdeki seçici ahlaki tutumuyla birleştiğinde tam bir kurumsal tutarsızlığa ve çifte standarda dönüşmektedir. Bugün İsrail’in Filistin’de, özellikle Gazze’de ve tüm Orta Doğu’da yürüttüğü kitlesel katliamları ve açık soykırım eylemlerini hukuki normlar çerçevesinde “soykırım” veya “savaş suçu” olarak nitelendirmeye dahi cesaret edemeyen, İsrail ile olan ticari ve stratejik ortaklık antlaşmalarını askıya almaktan veya somut ambargolar uygulamaktan imtina eden AB bürokrasisi, söz konusu Türkiye ve adada barışı tesis eden Türk askeri olduğunda hızla kınama ve yaptırım kararları üretebilmektedir. Bu derin eylemsizliğin ve sessizliğin arkasında, Avrupa başkentlerinde ve birlik kurumlarında kök salmış olan Siyonist lobinin karar alma mekanizmaları üzerindeki doğrudan etkisi ve ağırlığı yatmaktadır. Avrupa ülkelerinin finansal, siyasi ve kurumsal ağlarla kendisini hissettiren bu lobinin kontrolünde ve baskısı altında hareket etmesi, kıtanın kendi inşa ettiği evrensel hukuk normlarını İsrail söz konusu olduğunda tamamen askıya almasıyla sonuçlanmaktadır.
Nitekim bu kurumsal acziyet ve samimiyetsizlik, özellikle NATO’nun Ankara Zirvesi sonrasında çok daha çarpıcı bir jeopolitik çelişki olarak tescillenmiştir. Kıtanın güvenliği, savunma mimarisi ve stratejik geleceğiyle ilgili hayati konularda somut kararlar üretmekte zorlanan, krizler karşısında güvenlik ve savunma politikaları tamamen kilitlenen Avrupalı müttefiklerin, hemen bu stratejik zafiyetlerin tartışıldığı Ankara Zirvesi’nin akabinde, Avrupa’nın ve ittifakın güneydoğu kanadını tek başına sırtlayan Türkiye’ye ve Türk askerine yönelik bu haksız kararı açıklaması tam bir ironidir. Binlerce sivilin katledilmesine göz yuman bu kurumsal felç hali ve müttefiklik ruhuyla bağdaşmayan bu hamleler, AB ve AP’nin evrensel değerleri savunma iddiasının arkasındaki derin samimiyetsizliği, seçici hafızayı ve jeopolitik taraftarlığı açıkça ifşa etmektedir.
[i] Kıralp, Şefki,” Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Etnik Uyuşmazlık ve Türkiye’nin Kıbrıs Politikası: Anayasa Krizi, Şiddet ve Uluslararası Siyaset (1960-1963)”, Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Dergisi, Yıl.19 Sayı 37, 2023, s.634
[ii] Baytal, Yaşar,” Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kuruluşu, Türklerin Ada’daki Durumu ve Rum Tedhiş Faaliyetlerinin Sonuçları”, Avrasya Uluslararası Araştırmalar Dergisi, 11 (35), 2023, s. 954.
[iii] Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyet Enformasyon Dairesi Dışişleri Bakanlığı, “Rum çetesi, Tabip Binbaşı Nihat İlhan’ın Kıbrıs’ta eşi ve 3 çocuğunu katletmişti!”, https://pio.mfa.gov.ct.tr/rum-cetesi-tabip-binbasi-nihat-ilhanin-kibrista-esi-ve-3-cocugunu-katletmisti/, (Erişim Tarihi: 12.07.2026).
[iv] T.C. Dışişleri Bakanlığı,” Kıbrıs Meselesinin Tarihçesi, BM Müzakerelerinin Başlangıcı”, https://www.mfa.gov.tr/kibris-meselesinin-tarihcesi_-bm-muzakerelerinin-baslangici.tr.mfa, (Erişim Tarihi: 12.07.2026).
[v] Eme, Akın Faruk,” 1958-1974 Yılları Arasında Kıbrıs’ta Yerel Basında Rum Mezalim”, Adnan Menderes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, 2014, s. 19.
