Birleşik Krallık Hükümeti Başbakanı Keir Starmer’in istifası sonrası yeni lider arayışının başladığı İşçi Partisi’nde halihazırda bu görev için tek aday olan Andy Burnham’ın temmuz ayında göreve gelmesi beklenmektedir. Diğer potansiyel aday Wes Streeting’in Burnham lehine yarıştan çekilmesi ve desteğini açıklaması sonrası İngiltere’de bir sürpriz olmazsa yeni başbakan Burnham olacaktır. Daha önceki İşçi Partisi hükümetlerinde Sağlık ve Kültür Bakanlığı gibi üst düzey kabine görevlerinde bulunan ve partinin sol-merkez dengesinde uzun yıllardır liderlik iddiasını sürdüren Burnham, başbakan olması halinde ekonomik sorunlar, hayat pahalılığı, kamu hizmetleri ve göç meselesi gibi ülkenin önemli gündem maddeleriyle yüzleşmek durumunda kalacaktır.
Burnham liderliğindeki yeni hükümetin iç politikadaki öncelikli sınavı, halkta derin bir bıkkınlık yaratan sosyo-ekonomik sorunlar olacaktır. Birleşik Krallık, uzun süredir devam eden stagflasyonist (durgunluk içinde enflasyon) eğilimler, yüksek hayat pahalılığı ve reel ücretlerin erimesi gibi ekonomik zorluklarla boğuşmaktadır. Bunun yanı sıra Ulusal Sağlık Sistemi başta olmak üzere kamu hizmetlerindeki yapısal çöküş ve bütçe açıkları, yeni başbakanın yüzleşmek zorunda kalacağı en büyük kriz alanlarıdır.
Hem Muhafazakâr hem de İşçi Partisi tabanında en hassas kırılma noktalarından birini oluşturan düzensiz göç ve sığınmacı meselesi, kamuoyunun hükümete olan güvenini test eden temel parametre olmaya devam etmektedir. Burnham, bir yandan ekonomik büyümeyi sağlayacak reformlar ararken, diğer yandan göç yönetiminde seçmeni tatmin edecek dengeli bir strateji geliştirmek zorunda kalabilir.
Yeni başbakan, dış politikada da küresel jeopolitik fay hatlarının hareketlendiği, oldukça kaygan bir zeminle karşı karşıya kalacaktır. Bu zorlukların merkezinde, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Avrupa ve Çin arasında giderek derinleşen güç rekabetinin yönetilmesi yer almaktadır. Birleşik Krallık, transatlantik ittifaka olan geleneksel bağlılığı ile Avrupa kıtasındaki ekonomik ve coğrafi gerçeklikleri arasında hassas bir denge gütmek durumunda kalacaktır.
Rusya-Ukrayna Savaşı ve küresel güvenlik tehditlerinin tırmanmasıyla birlikte Birleşik Krallık’ın Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisine nasıl ve ne ölçüde entegre olacağı sorusu da kritik bir gündem maddesidir. Brexit sonrası kıtadan jeopolitik olarak uzaklaşan Londra’nın, Avrupa savunma doktrinlerinde yeniden daha aktif ve kurucu bir rol üstlenmesi, yeni hükümetin önündeki en büyük zorluklardan biri olacaktır.
Birleşik Krallık’ın mevcut tablosunu anlamak için yakın siyasi tarihe bakmak elzemdir. 2010-2024 yılları arasındaki muhafazakâr parti hükümetlerinde beş farklı başbakan görev yaparken; son iki yıldır iktidarda olan İşçi Partisi hükümeti de başbakan değişikliğine gitmektedir. 2016-2019 yıllarındaki tartışmalı Brexit sürecinden sonra Muhafazakâr Parti hükümeti dönemlerinde Theresa May, Boris Johnson, Liz Truss, Rishi Sunak ve son olarak İşçi Partisi hükümeti döneminde Keir Starmer’in istifasına tanıklık eden Birleşik Krallık hem iç hem dış politikada istikrarlı bir çizgi takip etmekte zorlanmıştır. Bu süre zarfında hiçbir hükümet, Britanya’nın ekonomik durgunluğunu tersine çevirememiş, göç meselesinde kamuoyunun desteğini alamamış veyahut dış politikada önemli değişiklikler yapamamıştır.[i]
Seleflerinin siyasi mirası incelendiğinde, Starmer döneminin de tıpkı öncekiler gibi büyük ölçüde kriz yönetimi ve zorlu dış politika başlıklarıyla (bölgesel çatışmalar, ticaret savaşları, uluslararası ittifakların korunması) harcandığı görülmektedir. Dolayısıyla yeni başbakanın da hem ülkenin ekonomik ve toplumsal sorunlarıyla hem de hızla değişen küresel-bölgesel dengeler ve zorluklarla eş zamanlı mücadele etmesi gerekecektir.
Andy Burnham’ın dış politikadaki en birincil ve zorlu sınavı, Washington’daki Trump yönetiminin öngörülemez nitelikteki Avrupa, Orta Doğu ve Çin stratejileri karşısında Birleşik Krallık’ın nasıl bir pozisyon alacağını netleştirmek olacaktır. Trump’ın transatlantik güvenliğin temel taşı olan NATO’dan ayrılma imaları ve Avrupalı müttefiklerine yönelik sert tehditleri, Londra’nın geleneksel güvenlik doktrini üzerinde muazzam bir baskı yaratmaktadır. Londra’da son on yıllık periyotta göreve gelen her başbakan ve hükümet, bir yandan savunmaya daha fazla bütçe ayırma baskısı altında kalmış, diğer yandan ekonomik sorunların üstesinden gelmek için çabalamıştır.
Böylesi bir konjonktürde Keir Starmer’ın en somut ve stratejik dış politika başarısı, Brexit sonrası kopan bağları onararak resmi bir AB-Birleşik Krallık savunma entegrasyonunu hayata geçirmek olmuştur. 19 Mayıs 2025 tarihinde Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasında imzalanan tarihi anlaşma; ortak asimetrik tehditler, deniz güvenliğinin tesisi ve Ukrayna’ya yönelik askeri-lojistik desteğin sürdürülebilirliği konularında kurumsal işbirliğini artırmak amacıyla “Birleşik Krallık-AB Güvenlik ve Savunma Ortaklığı”nı kurmuştur. Böylece Starmer döneminde “Birleşik Krallık’ın Avrupa güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olduğu” görüşü net şekilde ortaya konmuştur.
Muhafazakâr Parti’nin son döneminden İşçi Partisi’ne uzanan süreçte Birleşik Krallık’ın Çin politikası da iniş çıkışlı seyretmiştir. Çin’in Birleşik Krallık tarafından bir “tehdit” olarak mı, yoksa “sistemik bir meydan okuma” olarak mı nitelendirileceği, son yıllarda Londra hükümetlerinin cevap bulması gereken en önemli sorulardan biri haline dönüşmüştür. Liz Truss, Çin’i Birleşik Krallık’ın ulusal güvenliğine yönelik net bir “tehdit” olarak tanımlama eğilimindeyken; Rishi Sunak, bu söylemi “tehdit” yerine “sistemik meydan okuma” olarak yumuşatmıştır. Ekonomik ilişkileri tamamen koparmadan ulusal güvenliği koruma odaklı, daha dengeli ama reaktif bir çizgi seçmiştir. Keir Starmer’ın iktidara gelişiyle birlikte Londra, sloganik ve dönemsel yaklaşımları reddederek Pekin ile ilişkileri daha rasyonel ve kurumsal bir zemine oturtma arayışına girmiştir. Bu doğrultuda Keir Starmer, Çin’le hem işbirliği hem mücadele temelinde prensipli bir politika geliştirmeye çalışmıştır.
Küresel düzeyde farklı coğrafyalara yayılan krizler, Trump yönetiminin transatlantik ittifakta yarattığı öngörülemeyen çatlaklar ve Londra’nın kendi içindeki sık başbakan değişimleri, dış politikada uzun vadeli, istikrarlı ve sürdürülebilir büyük stratejiler inşa edilmesini zorlaştırmaktadır. Yeni dönemde Andy Burnham’ın devralacağı Çin mirası, bu yapısal belirsizliklerin ve stratejik yön arayışının tam merkezinde yer alacaktır.
[i] “Andy Burnham-a potential candidate for the UK Prime Minister”, Vietnam.vn, https://www.vietnam.vn/tr/andy-burnham-ung-vien-thu-tuong-anh-tiem-nang, (Erişim Tarihi: 26.06.2026).
