Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun (BMGK) transatlantik köle ticareti sırasında Afrikalıların köleleştirilmesini “insanlığa karşı işlenmiş en ağır suç” olarak tanıyan kararı, yalnızca tarihsel bir tespit olmanın ötesinde, uluslararası normatif düzenin dönüşümüne işaret eden önemli bir gelişme olarak değerlendirilmektedir.[i] BMGK tarafından kabul edilen bu karar, hukuken bağlayıcı olmamakla birlikte küresel kolektif hafızanın yeniden şekillendirilmesi ve “onarım adaleti” söyleminin güçlenmesi açısından dikkat çekici bir sembolik ağırlık taşımaktadır. Özellikle Afrika Birliği ve Karayipler Topluluğu tarafından desteklenen bu girişim, uzun süredir gündemde olan tazminat taleplerinin uluslararası alanda daha görünür hale gelmesine katkı sunmaktadır.
Söz konusu kararın merkezinde yer alan temel mesele, tarihsel bir suçun günümüzde nasıl tanımlanacağı ve bu tanımın güncel uluslararası hukuk ve siyaset üzerindeki etkilerinin ne olacağıdır. 1500-1800 yılları arasında yaklaşık 12-15 milyon Afrikalının zorla yerinden edilmesi ve milyonlarcasının hayatını kaybetmesi, yalnızca bir ekonomik sömürü sistemi değil, aynı zamanda sistematik bir insanlık suçu olarak yeniden çerçevelendirilmektedir.[ii] Bu bağlamda karar, köleliğin yalnızca geçmişte kalmış bir olgu olmadığını; günümüzde devam eden ırksal eşitsizlikler, ekonomik geri kalmışlık ve sosyal dışlanma biçimleri üzerinden etkilerini sürdürmekte olduğunu vurgulamaktadır.
Bu kararın önemli bir boyutu, “hafıza siyaseti”nin uluslararası ilişkilerde giderek daha belirleyici hale gelmekte olmasıdır. Özellikle Gana’nın öncülüğünde gündeme getirilen bu girişim, tarihsel travmaların uluslararası platformlarda tanınması ve bu travmaların kolektif bir yüzleşme sürecine dönüştürülmesi gerektiğini savunmaktadır. Gana Devlet Başkanı John Mahama’nın ifade ettiği üzere, bu karar yalnızca geçmişin kayda geçirilmesini değil, aynı zamanda unutmanın önüne geçilmesini hedeflemektedir.[iii] Bu durum, uluslararası toplumun tarihsel adaletsizliklerle yüzleşme kapasitesinin arttığını göstermektedir.
Ancak kararın kabul süreci ve oylama sonuçları, uluslararası sistemde bu tür normatif girişimlere yönelik ciddi görüş ayrılıklarının devam ettiğini ortaya koymaktadır. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İsrail ve Arjantin’in karara karşı oy kullanması; Birleşik Krallık ve Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin çekimser kalması, tazminat ve tarihsel sorumluluk konularının halen tartışmalı olduğunu göstermektedir. Bu ülkelerin temel argümanı, geçmişteki eylemlerin o dönemin uluslararası hukuk normlarına göre değerlendirilmesi gerektiği ve bugünkü nesillerin bu eylemlerden sorumlu tutulamayacağı yönündedir.
Bu noktada uluslararası hukuk ile etik-politik sorumluluk arasındaki gerilim belirginleşmektedir. Hukuki açıdan bakıldığında, kölelik ve sömürgecilik döneminde birçok uygulamanın o dönemde uluslararası hukuk tarafından açıkça yasaklanmamış olması, günümüzde tazminat taleplerinin meşruiyetini tartışmalı hale getirmektedir. Ancak etik ve siyasal perspektiften değerlendirildiğinde, bu tür tarihsel adaletsizliklerin sonuçlarının günümüzde hâlâ hissediliyor olması, bir tür “tarihsel sorumluluk” anlayışını gündeme getirmektedir. Bu durum, klasik uluslararası hukuk anlayışının ötesine geçen daha geniş bir adalet anlayışının gelişmekte olduğunu göstermektedir.
Kararın bir diğer önemli boyutu, tazminat meselesinin yalnızca finansal bir konu olarak değil, çok boyutlu bir adalet talebi olarak ele alınmakta olmasıdır. Gana Dışişleri Bakanı’nın vurguladığı üzere, talep edilen şey yalnızca para transferi değil; eğitim fonları, kültürel restorasyon, kapasite geliştirme ve tarihsel eşitsizliklerin giderilmesine yönelik yapısal destek mekanizmalarıdır.[iv] Bu yaklaşım, tazminat tartışmalarını daha kapsayıcı bir çerçeveye taşımakta ve “kalkınma adaleti” ile “tarihsel adalet” kavramlarını bir araya getirmektedir.
Kararın kültürel mirasın iadesine yönelik çağrısı, sömürgecilik sonrası dönemde giderek güçlenen bir başka tartışma alanına işaret etmektedir. Afrika’dan ve diğer sömürge bölgelerinden alınan kültürel eserlerin iadesi, yalnızca mülkiyet meselesi değil; aynı zamanda kimlik, hafıza ve tarihsel onarım meselesi olarak ele alınmaktadır. Bu bağlamda karar, Batı müzelerinde bulunan eserlerin iadesine yönelik uluslararası baskıyı artırma potansiyeli taşımaktadır.
Bu gelişmenin uluslararası sistemdeki güç dengeleriyle ilişkisi de göz ardı edilmemelidir. Küresel Güney ülkelerinin giderek daha koordineli bir şekilde hareket etmesi ve ortak talepler etrafında birleşmesi, uluslararası norm üretiminde yeni bir dinamiğin ortaya çıkmakta olduğunu göstermektedir. Özellikle Afrika ve Karayip ülkelerinin ortak söylemi, tarihsel olarak marjinalize edilmiş aktörlerin küresel yönetişimde daha fazla söz sahibi olma arayışının bir yansıması olarak değerlendirilmektedir.
Bu çerçevede söz konusu karar, yalnızca geçmişte yaşanan bir trajedinin tanınmasıyla sınırlı kalmamakta; aynı zamanda uluslararası sistemin normatif yapısında derin bir sorgulama sürecini de beraberinde getirmektedir. Özellikle tarihsel adalet, kolektif hafıza ve yapısal eşitsizlikler arasındaki ilişkinin yeniden değerlendirilmesi gerekliliği daha görünür hale gelmektedir. Bu durum, devletlerin yalnızca hukuki sorumlulukları üzerinden değil, aynı zamanda ahlaki ve politik yükümlülükleri üzerinden de değerlendirilmeye başlanmakta olduğunu göstermektedir. Ayrıca bu karar, uluslararası toplumun geçmişle yüzleşme kapasitesinin artmakta olduğunu ve bu yüzleşmenin yeni işbirliği mekanizmalarıyla çatışma alanlarını eş zamanlı olarak üretmekte olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla bu gelişme, küresel adalet arayışının daha kapsamlı ve çok katmanlı bir biçimde tartışılmasına zemin hazırlamakta ve gelecekte benzer taleplerin daha güçlü bir şekilde dile getirilmesine olanak tanımaktadır.
Sonuç olarak BMGK’nın bu kararı, hukuki bağlayıcılığı sınırlı olsa da uluslararası ilişkilerde normatif dönüşümün önemli bir göstergesi olarak öne çıkmaktadır. Karar, tarihsel adaletsizliklerin tanınması, kolektif hafızanın güçlendirilmesi ve küresel ölçekte daha adil bir düzen arayışının kurumsal bir ifadesi olarak değerlendirilmektedir. Bununla birlikte tazminat ve sorumluluk konularındaki görüş ayrılıkları, bu sürecin önümüzdeki dönemde de tartışmalı olmaya devam edeceğini göstermektedir. Nihayetinde bu karar, uluslararası toplumun geçmişle yüzleşme kapasitesinin arttığını ve bu yüzleşmenin yeni politik ve hukuki tartışmaları beraberinde getirmekte olduğunu ortaya koymaktadır.
[i] Chibelushi, Wedaeli, and Thomas Naadi. “UN Votes to Recognise Enslavement of Africans as ‘Gravest Crime against Humanity’”, BBC News, https://www.bbc.com/news/articles/cvg06q36052o, (Erişim Tarihi: 29.03.2026).
[ii] Aynı yer.
[iii] Aynı yer.
[iv] Aynı yer.
